Mitolojik bir canavar: Türkiye’de devlet putu

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Devletin var olma nedeni nedir? Neden devlet var? Devlet nedir? Türkiye’de devlet bir puttur. Tapınılan bir güçtür. Gazabından korkulan, sağı-solu belli olmayan, yerine göre kendi hukukunu bile tanımayabilen bir ejderha, bir Leviathan, devlet! Devletin var olma nedenini unuttu Türkiye. Belki de hiç bilmiyordu zaten. Devletin işlevi, gerekçesi, lüzumu gibi konular, fazla kuramsal kaçar. Eskiler nazariye der; Türklerin arası teorik olanla iyi değildir. Soruyu da, soru soranı da sevmez Türk halkı. Alışık da değildir ayrıca. Pratiğe yönelik bir siyasal kültürün izlerini sürmek mümkün mü? Çünkü devletin arkeolojisini yapmadan, olan devletin yapı sökümüne girişmeden, eleştirel bir devlet okuması olmaksızın, devletin zulmü bitmez, bitmeyecek, bitmiyor.

Türkiye devleti, çağcıl diğer devletlerle bir arada var olduğundan, başka örneklerle kıyaslama yapmaksızın anlaşılamaz. Bir devletin iyi mi kötü mü olduğunu ancak diğer devletlerle karşılaştırarak anlayabiliriz. Türkiye Cumhuriyeti, resmi tarihinde deklare edildiği üzere, “muasır medeniyete yetişmek” için bir araç olarak tasarlandı. Devrimci bir devlettir – demokrasiyle arası hiç iyi olmadı. Demokrasi derken seçimleri kast etmiyorum. Esasında daha önemlisi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi ikincil olarak gözüken, ama aslında birincil önemde olan özelliklere atıfta bulunuyorum.

Devlet, yaşatması gereken değil, yaşatılması gereken bir kurum oldu, modern Türkiye tarihinde hep. Osmanlı İmparatorluğu’nun nasyonalizme kayışından itibaren, esasında inşa edilmiş bir şey olan “millet” soyut kategorisine amade bir makine olarak tasarlandı. Türk aydını, devlet konusunda bir türlü aydınlanamadı. Devletlerinin başarısız olması ve küçülüp sonra da yok olması, ciddi bir psikolojik travmaya yol açtığından, Türk devletinin ana çabası, varlığını sürdürmekten ibareti. Bu uğurda bireylerin varlıklarının millete (esasında onun vücut bulduğu devlete) armağan etmeleri, daha çok küçük yaşlardan itibaren okullarda çocuklara endoktrine edildi. Devlet bir din, hayır, hatta bir Tanrı oldu. Devlet, Tanrının ve dinin ta kendisi olarak monoteist bir siyasal birimi vücuda getirdi. Bir tür kült tek Tanrı, bir tür mutlak monoteist politik birim yaratıldı. O devletin kurucularına ibadet edilircesine bağlılık, bu dinsel anlatıdan kaynaklanıyor. O devletin kurucusuna “ölmedin, ölemezsin!” sloganlı şarkı besteleyen kafa, işte bu ideolojik zeminim patolojisinden kaynaklanıyor.

Oysa her şey farklı seyredebilirdi. Zira devletlerin doğuşunda, özellikle de imparatorluk mazisine sahip halkların tarihin önemsiz sayfalarına gerilerken kapıldıkları kompleksli dönemlerde, bu tür anomaliler ve patolojik, hatta habis siyasi tezahürler meydana gelebilir. Türkiye, 1950’lede çok partili yaşama geçerken, Soğuk Savaş ortamında, Batı İttifakı içerisinde, Avrupa sürecinde, onlarca altın fırsat yakaladı. Demokratikleşebilirdi, demokratikleşemedi. İnsan haklarını genişletebilirdi, eline yüzüne bulaştırdı. Eşitliği ve yaşam standartlarını yükseltebilirdi, çakıldı.

Azınlık haklarını hukuk devletinde ademi merkeziyetçilik ve rasyonel politikalarla devletin genetiğine zerk edebilirdi, aşırılığın içinde kendine aşık bir şekilde sefilleşmeyi seçti. Her şeyin daha iyiye doğru gelişimi yerine, devlet kültünü ve ona kulluk eden, ona tapan, kendini ona adayan bir toplumu tercih etti. Devlet yaşasın! Biz ona feda olalım! Mantık buydu! Dolayısıyla, dünya dönüşürken, Türkiye kendi tarihi sandığı gerçek dışı, idealize edilmiş, aradan cımbızlanarak manipüle edilmiş bir kurguya kaydı.

Bugün bu devlet, Kuzey Suriye’deki Tel Rıfat yerleşimlerine topçu ateşiyle saldırdı. Saldırıda, bir okulun yanına düşen top mermisi, sekiz yavrucağın hayatına mal oldu! Sekiz küçücük can! Bu bölgeye 170,000 civarında sivil, Afrin’e TSK tarafından yapılan “operasyon” sonrası kaçmak durumunda kalmıştı. Bu her şeyini kaybeden insanlar, şimdi de çocuklarını kaybediyorlar. Sekiz çocuk, üç yetişkin, toplam 11 insan, bir anda ne olduğunu bile anlamadan yok oldular! Bu insanlar, kutsanan ve tanrısallaştırılan bir devletin kurbanları. O tanrısal irade, istediğini makbul vatandaş, istediğini terörist ilan ediveriyor. Roboski’de de olan bu değil miydi? Cizre’de ve Sur’da bu reflekslerle hareket edilmedi mi? Kürtlerin yaşadıkları yerde olan “teröristler”, oradaki binlerce sivilin olup olmadığına bakmadan, “ne gerekiyorsa yapılarak” devletiniz tarafından “etkisiz hale getiriliyorlar”. Yani, bir yerleşim yerine sivil varmış yokmuş umurlarında olmaksızın saldırıyorlar. Orada hayatını kaybeden veya yaralanan siviller, zayiat kabul ediliyor. Rasyonalize edilerek, “olur böyle şeyler” deniliyor! Tanrı ve din olarak kabul edilen bir devlet, kendisi için gerekli gördüğü her şeyi yapıyor.

KANSERLİ AHMET’E PASAPORT VERMEYEN DEVLET

Kanserli gariban çocukcağız Ahmet’e ve annesine pasaport vermeyerek, çocuğun Almanya’da tedavi olmasına engel olan faşist kafa da, kuzey Suriye’de çocukları öldüren kafa da, bu devlet işte! Başka örnekleri saymıyorum bile artık. İş çocuklara geldi dayandı! Ama efsunlanmış bir toplum, hala kitle psikolojisi altında, derin hipnozda, bu Tanrı-din kültü olan paçoz bir devlete ibadetle meşgul! Devlet nedir? İşlevi nedir devletin? Devlet neden var! Sormayın böyle şeyleri. Vatandaşın kurban olduğu, mitleştirilen, dokunulmazlık addedilen, ilahlaştırılan devlet ve tabi bir de onun yöneticileri! Bu Leviathan, mitolojik bir canavar. Bir devlet putu! Zulümden güç devşiriyor. Acıyı korkuya, korkuyu itaate havale ediyor. Bir ceberut Tanrı gibi, kimin kurtuluşa ereceğini, kimin cehenneme gideceğini hiçbir kurala ve kaideye bağlamaya niyeti olmaksızın, keyfi hükmünü devam ettiriyor. Bugünün mağrurları yarın mağdur olsa da, dünün mağdurları yarın mağrur olmanın hayalini kursa da, sistem bir. Kanserli Ahmetçik, Suriye Kürdü zavallı bebecikler, Meriç’te can veren minicik bedenler, aynı Leviathan için verilen kurbanlar. Devşirilmek üzere annelerinden kopartılan çocukların gözyaşları da, İstanbul köle pazarında sayılan farklı milletler ve dinlerden genç kızların ahı da, Ermenilerin sızlayan kemikleri de, etnik temizliğe tabi tutulan Anadolu Rumları, Süryaniler, Dersim Alevileri, Yahudiler de, ülkeden sürülen veya hapislerde süründürülen 1980 öncesi sol da, asimile edilen ve sosyal soykırıma uğratılan Kürtler de, bu devletin kurbanları!

Bugün aynı devlet, gemi azıya almış, artık içeride ve dışarıda zulmü sistematikleştirmiş durumda. Oluşturulan kült, devleti bir bedensel varlık yaptı. Onu kontrol edenler, işte bu sahte Tanrının arkasına gizleniyor, onun üzerinden güç ve zenginlik devşiriyor. Çürümenin ve yozlaşmanın kökleri bu tanrılaştırılan devlete dayanıyor. Oluşturulan puta tapınma ritüeli, puta sunulan adaklardan pay alma sefaletiyle bütünleşmiş durumda. Yaşamı ve yaşatmayı değil, ölümü ve öldürmeyi kutsayan bir devlete dönüştürdüler Türkiye’yi. Dolaptaki iskeletlerden utanmayan, bilakis onlarla gurur duyan bir vahşilik, bugün ana akım haline gelmiş durumda.

Bunca acının birikmesi, kötülüklerin yapanın yanına kar kaldığı hukuksuzluk, mağdurların dertlerini anlatacak makam bulamaması, çaresizlik, yılgınlık, açlık, sefalet, bu devletin hipnotize edebilme gücüyle orantılı bir biçimde devam eder. Ama bir yere kadar! O yere çok yakın olduğumuzu hissediyorum. Bu tür devletlerin ömrü çok uzun sürmüyor. Bu dönem bir yıkılışa gebe!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin