Memleket tutkusu

YORUM | Dr. REŞİT HAYLAMAZ

Hicret sonrasında Ashâb-ı Kirâm (radıyallahu anhüm) hastalanmıştı. Zira havası, suyu ve kısmen de olsa iklimi itibariyle farklı bir beldeye gelmişlerdi!

Üstelik Medîneleşen Yesrib, o güne kadar bulaşıcı hastalıklarıyla bilinip tanınan bir beldeydi; salgın ve ölümcül bir hummâ vardı!

Bundan yedi yıl sonra yaşanacak olan Kaza Umresi’nde Mekkeliler, Yesrib hummasına mübtelâ oldukları gerekçesiyle Ashâb’ın bitkin olduğu şâyiasını çıkarınca Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), sağ omuzlarını açmalarını, ibadet hali olan tavafta dik durmalarını ve adımlarını da sertleştirip “remel” yapmalarını isteyecek ve böylelikle hakikat-i halin, denilenler gibi olmadığını fiilen göstermiş olacaktı.

O gün, Allah Resûlü’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) başka neredeyse herkes hastaydı!

O kadar ki Ashâb, halsizlikten namazlarını bile oturarak kılmaya başlamışlardı ki bu tabloyu gören Habîb-i Kibriyâ Hazretleri, “Şunu iyi bilin ki oturarak namaz kılan kimse, ayakta kılanın aldığı sevabın yarısını alır!” buyuracaktı.

Dahası vardı; “Medîne’nin sıkıntı ve zorluklarına sabreden ümmetime, Kıyâmet gününde şefaatçi ve sâlih amellerinin de şâhidi olurum!” diyordu Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem).

Sahâbe farkı bu ya, bu ikazdan sonra onlar, kendilerini zorlamış ve namazlarında da kıyâma durmuş, en zor zamanlarını bile sevap yarışına girerek taçlandırmışlardı!

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Ancak, herkesin direnci aynı değildi; cinnet geçirmişçesine huzura gelen birisi:

“Yâ Muhammed!” diyordu, yüksek perdeden. “Benim bey’atımı kaldır ve geçersiz kıl!”

Hiç olmayacak şeydi; Allah’a kulluk yanında O’nun en sevgili kuluna “ümmet” olma imtiyazını da elinin tersiyle itercesine bir tavırdı bu ve “Hayır! Yapamam” buyurdu, Fahr-i Rusül (sallallahu aleyhi ve sellem).

Ancak adam ısrar ediyordu.

Yine cevâb-ı sevâp yoktu.

Üçüncü defa da istediği cevabı alamayan adam öfkelenmiş ve arkasını dönüp gitmişti!

Şefkat Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem), uzun uzadıya baktı ardından. Hiç kimsenin kaybetmemesi için çırpınıp duran duru vicdana bu anlamsız tavır girân gelmişti; vuslatta yaşanan hicranı acı acı seyrederken dudaklarından şunlar döküldü:

“Şüphesiz ki Medîne, ateşin gümüşteki kir ve pası temizlediği gibi kendi kir ve pasını temizler!”

İşte bu günlerde, kendisi de hasta olduğu halde Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ), babası Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) ile birlikte Hazreti Bilâl ve Âmir İbn-i Füheyre’yi (radıyallahu anhümâ) ziyarete gitmişti.

Asırların şekillendirip toplumun dem ve damarına musallat ettiği dünkü kast sisteminden eser kalmamıştı; bedelini ödeyerek kölelikten kurtardığı iki siyahî ile aynı odacığı paylaşıyordu Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), ateşler içinde ve kıvrım kıvrım!

Genel görüntü her şeyi anlatıyor olsa da “selâm”dan sonra, “Ey babacığım!” diye seslendi ve sordu:

“Nasılsın, kendini nasıl hissediyorsun?”

“Ailesinin ‘hayırlı sabahlar’ temennisiyle güne yeni başlayan herkese ölüm, aslında ayakkabısının bağından daha yakındır!” diyordu Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh).

Belli ki ziyaretine gelen kızı Âişe’yi (radıyallahu anhâ) ne görmüş ne de duymuştu!

Hummalar içinde, ıstırapla iki büklüm kendi dünyasını yaşıyordu!

Ancak, her şeye rağmen dışa yansıyan bir Hazreti Ebû Bekir farkı vardı; şuurunun yerinde olmadığı zamanlarda bile kitabın ortasından konuşuyor ve zîşuura, şuurlu bir “duruş” dersi veriyordu!

“Babam” dedi, Âişe Validemiz. “Vallahi, ne dediğinin bile farkında değil!”

Sonra, babasının azatlısı ve hicret yoldaşı Âmir İbn-i Füheyre’ye döndü ve aynı soruyu ona da sordu:

“Kendini nasıl hissediyorsun ey Âmir, nasılsın?”

O da kendinde değildi:

“Ölmeden önce ölümü tattım!” diyor ve ilave ediyordu:

“Korksan ne, ölüm ki zaten başın üzerindedir!

Ne yaparsın ki postunu deldirmemek için boynuzuyla kendini savunan boğa gibi herkes, cehdini kullanır ve kendi gücüyle mücadele verir!”

Zorluklar karşısında yılmayan bir azmin, mü’mince duruşuydu bu ki Hazreti Âmir (radıyallahu anh), bundan dört yıl sonra ve henüz kırk yaşında iken yine aynı azmi gösterecek, hakikati tebliğ için çıktığı Bi’r-i Maûne yolunda tuzağa düşürüldüğünde yine ölüme, aynı tevekkül ve bir bayram neşvesi içinde yürüyecektir!

Demek ki esas olan, rüzgâr ne cihetten eserse essin, duruşu değiştirmemektir!

Yeryüzünü şenlendiren yıldızlardı ya, hangisine baksan hakikatin ete-kemiğe bürünmüş berraklığı aksediyordu!

Şaşkınlığını yine gizleyemedi Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ):

“Vallahi!” dedi. “Âmir de kendinde değil; ne dediğini bilmiyor!”

Yan tarafta ateşler içinde kıvranan Hazreti Bilâl’e döndü ve ona da sordu:

“Nasılsın ey Bilâl, kendini nasıl hissediyorsun?”

Şiddetli ateşin etkisiyle o da sayıklıyordu:

“Acaba bir gün, etrafımda izhir ve celîl otları olduğu halde, Mekke vadilerinin birisinde geceleyebilir miyim?

Gün döner de bir gün Mecenne pınarına varıp suyundan içebilir miyim?

Şâme ve Tafîl dağlarını acep, bir daha görmek nasip olur mu?”

Hüzün dolu bir manzaraydı; Medîne humması yanında belli ki dağ-taşına sinmiş hatıraları olan bir beldeden ayrı kalmanın ateşi kavurmuştu yüreklerini!

Hiç vakit kaybetmeden gelip şâhidi olduğu manzarayı Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) anlattı, Annemiz (radıyallahu anhâ).

Duydukları karşısında Fahr-i Rusül Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) çok üzüldü; mübarek ellerini açtı ve önce, doğdukları, gelişip boy attıkları, emek verip mamur kıldıkları memleketlerinden bu insanları söküp atan baş aktörleri Allah’a havale etti:

“Allah’ım!” diyordu. “Utbe İbn-i Ebî Rebîa’yı, Şeybe İbn-i Ebî Rebîa’yı ve Ümeyye İbn-i Halef’i Sana havale ediyorum! Nasıl ki onlar bizi, memleketimizden çıkarıp bu vebalı yere gelmeye zorladılar ise Sen de onların hakkından gel!”

Bu, işin bir yanıydı; sonra da ümmeti için istemeye başladı:

“Allah’ım!” dedi. “Bize, en az Mekke’yi sevdirdiğin kadar, hatta daha fazlasıyla Medîne’yi de sevdir! Bu beldeyi sıhhat yurdu yap ve ölçü-tartılarına bereket ihsan et! Sonra da bu hastalığı al ve Cuhfe cihetine savuruver!”

O gece bir rüya gördü Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem); saçı-başı dağınık esmer bir kadın, Medîne’den çıkmış, Mehyea da denilen Cuhfe’ye doğru gidiyordu!

Sonuç da öyle oldu; o günden sonra hastalıklarından şifa bulan Ashâb-ı Kirâm, bir daha humma sıkıntısı yaşamadı ve hayatlarını, âfiyet içinde devam ettirdiler.

Gelelim bugünlere.

Hicret ettiği yerde sıkıntıya düşenin aklına, kurulu düzeni, düştüğü zaman elinden tutan yakınları ve hatıralarıyla birlikte memleket geliyor!

Öncelikle, o köprünün altından çok sular aktı; kabul etmek gerek ki memleket, senin bıraktığın memleket değil artık!

Çıktığın günden bu yana o, canı-kanı çekilmişçesine bir pörsüme yaşıyor!

Evet, hayırlı işlerin muzır manileri çok olur!

Şeytan ve nefis, bu işin hâdimleriyle çok uğraşır!

Canın yanmış, işin batmış olabilir; ancak hiçbiri, dünyanın sonu değil!

Nebevî duruş, aynı zamanda durmamız gerektiği yeri işaretliyor.

Ellerimizi açalım ve O’ndan, hicret diyarımızı bize de sevdirmesi, sıkıntılarımızı bertaraf etmesini isteyelim.

Bediüzzaman Hazretleri’nin dediği gibi vermek istemeseydi, istemeyi vermezdi.

Dün verdi; bugün de verecektir!

Ne diyordu Allah (celle celâlüh):

“Kim, Allah yolunda hicret ederse, dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur!”

Hem, dünyanın dört bir yanında gönüllere giden kapılar aralanmışken azıcık hasret, birazcık sıkıntı çekmişiz çok mu?

Zihinlerimizi zorlayalım; Zikir’den sonra Zebur’da da yazılan gerçek ne idi?

Yeryüzünün mirasını Allah (celle celâlüh), “sâlih” kullarına bıracaktı!

Ne büyük fırsat; cebren çıktığın yolda Allah (celle celâlüh) sana, yeryüzünün kapılarını aralıyor!

Öyleyse, tutkuya dönüşen memleketine ve koparıldığın vatanına bedel bahtına, “sath-ı arz”ın düştüğünü gör artık!

İşin ucunda, günümüzü güft ü gûy ile geçirip akıntının kenarına takılan çer-çöp gibi savrulmak da var, ruhumuzun heykelini nakış nakış yeryüzüne işlerken O’nun mirasını muhtaç gönüllere taşıyan bir “sâlih” olmak da!

Unutmayalım ki “Allah (celle celâlüh), yeryüzü mirasını şuna-buna değil, kulları arasında sâlih olanlara vadetmiştir.. yani Muhammedî ruhu, Kur’ânî ahlâkı temsil edenlere.. birlik ve beraberlik düşüncesiyle oturup kalkanlara.. yaşadığı çağın şuurunda olanlara.. ilim ve fenle mücehhez bulunanlara, her zaman dünya ve ukbâ muvazenesini iyi kurabilenlere.. hâsılı peygamberlik semasının yıldızları sayılan Sahâbe-i Kirâm Efendilerimiz ile aynı yörüngede hareket eden ruh ve mânâ üveyklerine vadetmiştir.”

İlelebet bir gece yok; sonu gelmeyen bir kış da olmamış!

Şüphesiz, bugünkü sular da durulacak bir gün!

Mekke, hâlâ bünyesinde kalanların veya gün doğumuyla birlikte hakikate uyanacakların omuzlarına emanet; hicret diyarını sen, medeniyetin beşiği bir Medîne’ye çevirmeye bak!

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin