Bediüzzaman Said Nursî, Nur Külliyatı’nda kâinatı ve varlıkları anlatırken mektup benzetmesine sıkça başvurur. Mektup, zarf ve mazruf ilişkisi üzerinden düşünülebilir: Zarf zâhire, mazruf bâtına benzer. Zâhir görünen şekil, bâtın ise içindeki mânadır. İnsan da dış görünüşüyle bir zarf, kalbi ve mânevî dünyasıyla bir mazruftur. Asıl olan, zarfta kalmayıp mazrufa ulaşmak, görünenden görünmeyene geçebilmektir.
ENGİN TENEKECİ | YORUM
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Nur Külliyatı’nda kavramları gelişigüzel değil, oldukça dikkatli ve bağlamına uygun bir şekilde kullanır. Bu kavramlardan biri de “mektup”tur. Üstad, özellikle kâinatı ve içindeki varlıkları anlatırken mektup benzetmesine birçok yerde başvurur. Bu benzetme zarf-mazruf, zâhir-bâtın kavramları açısından ele alındığında daha anlaşılır hâle gelir.
Mektup, basitçe zarf ve mazruf ilişkisi üzerinden düşünülebilir. Zarf, dışarıdan görünen kısımdır. Mazruf ise zarfın içinde bulunan ve asıl maksadı taşıyan mektuptur. Bu açıdan bakıldığında zarf zâhire, mazruf ise bâtına benzetilebilir. Zâhir, bir şeyin görünen şekli ve dış yüzüdür. Bâtın ise onun içinde bulunan mâna ve hakikattir. Dolayısıyla bir mektuba yalnızca zarfına bakarak yaklaşmak yeterli olmadığı gibi, varlıklara da yalnızca dış görünüşleriyle bakmak yeterli değildir. Asıl olan, görünen şekilden onun taşıdığı mânaya ulaşabilmektir.
Üstad Bediüzzaman, On Yedinci Söz’de yer alan Farsça münâcatında bu bakış açısını açık bir şekilde ortaya koyar. Ona göre Samed olan Yaratıcının her bir eseri, bir mektup gibi, onu yapan Sâni-i Zülcelâl’in isimlerini bildirir. Burada önemli olan, nakıştan mânaya geçebilmektir. İnsan bir sanat eserine baktığında yalnızca o eserin şekline, rengine ve maddesine takılıp kalmamalıdır. Eserden sanata, sanattan sanatkâra geçmelidir. Böylece varlık üzerinde görünen ilâhî isimlerden hareket ederek o isimlerin sahibini tanımaya çalışmalıdır. Bu yaklaşımda kozmos büyük bir mektup gibidir. Evrendeki tüm varlıklar, hadiseler ve düzen bu mektubun görünen tarafını meydana getirir. Fakat bütün bunların arkasında taşıdıkları bir mâna vardır. İşte zâhirden bâtına geçmek, görünen varlıklardan onların ifade ettiği hakikate ulaşmak demektir.
‘İnsan zarf, kalb ise mazruftur’
Fethullah Gülen Hocaefendi de bu hususa Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın isimli makalesinde ışık tutar. Ona göre (mealen) tekvînî (varlık sahasındaki) emirler bakımından bütün kâinatlar, Zâhir isminin dili, tercümanı, ışığı ve yansıdığı yer; Bâtın isminin ise nurlu görüntüsü, resmi, ruhu ve mânâsıdır. Buna göre kâinatın görünen yüzü Allah’ın (c.c.) Zâhir ismine işaret ederken, o görünen yüzün taşıdığı derin mâna ise Bâtın ismine işaret etmektedir.
Zâhir-bâtın ilişkisini insan üzerinden de görmek mümkündür. İnsan dış görünüşü, fizyolojik yönü itibarıyla bir zarf gibidir. Kalbi ve mânevî dünyası ise bu zarfın içindeki mazruf gibidir. Nitekim Hocaefendi yine aynı yerde, “Mülk itibarıyla insan zarf, kalb ise mazruftur.” ifadesiyle buna dikkat çeker. İnsan yalnızca bedenden ibaret değildir. Bedenin arkasında kalb, ruh, niyet, düşünce, iman ve mâna dünyası bulunmaktadır. Bu sebeple insanı yalnızca dış görünüşüne göre değerlendirmek, bir mektubun sadece zarfına bakıp içindeki yazıyı okumamaya benzer ki bu da insanı tek yönlü, eksik bir bir şekilde ele almak anlamına gelir.
Öte yandan İslâmî perspektifte zâhir ile bâtın birbirinden kopuk iki ayrı disiplin değildir. Aksine birbirini tamamlayan iki realite olarak ele alınır. Zâhiri ilimler (fıkıh, kelam, hatta fen ilimleri vb.) dinin açık hükümlerini, amelleri ve görünen tarafını; bâtın ise kalb hayatını, mânevî derinliği ve hakikatin iç yüzünü ifade eder. Ruh ilmi, ilm-i ledün ve mükâşefe gibi bâtınî (tasavvuf) disiplinler de Kur’ân ve Sünnet’ten bağımsız görülmez; aksine onların derin mânalarının kalbte duyulması ve anlaşılması şeklinde değerlendirilir. Bu sebeple zâhiri hükümleri terk ederek yalnızca bâtına yönelmek doğru olmadığı gibi, bâtınî derinliği tamamen göz ardı ederek yalnızca zâhirde kalmak da eksik kabul edilir.
İslam dünyasının tanınmış mutasavvıfı Kuşeyrî, Risale-i Kuşeyrî’de zarf-mazruf ilişkisini dinin temel kavramlarından zikir ile irtibatlandırarak daha derin boyutlara taşır. Zikri iki kısımda ele alır. Birincisi dilin zikri, ikincisi ise kalbin zikridir. Dil ile yapılan zikir zâhirî, kalble gerçekleştirilen zikir ise bâtınî yönü temsil eder. Ancak kemal, bunlardan yalnızca birinde kalmak değil, ikisini bir araya getirmektir. İnsan hem diliyle hem de kalbiyle zikrettiğinde zâhir ve bâtın arasında bir bütünlük meydana gelir.
Bu bakış açısı aynı zamanda, sebepler ile onların arkasındaki ilâhî tasarruf arasındaki ilişkide de görülür. Bediüzzaman Hazretlerine göre varlıklar ve hadiseler zâhirî sebepler, ilâhî kudretin tasarrufuna bir perde olmaktadır. İnsan ilk bakışta hadiseleri sebeplere bağlayabilir. Fakat sebeplerin arkasına geçtiğinde asıl kudret ve iradeyi görmeye başlar. Hakîm isminin bizlere göz kırptığını farkeder. Burada da yine denildiği gibi zâhirden bâtına doğru bir yolculuk söz konusudur. Zâhirde nedensellikler vardır; fakat insan o sebeplerde kalmayıp onun arkasındaki hakikati, hikmeti anlamaya çalışır. Kendi kendine, “Bu musibetin, hastalığın veya başıma gelen olayın bana bakan anlamı nedir?” diye sorar.
Bütün bunlardan hareketle mektup benzetmesi, zâhir ve bâtın ilişkisini anlamak için oldukça açıklayıcıdır. Kâinat bir mektup, varlıklar ise bu mektubun kelimeleri ve satırları gibidir. Varlıkların dışı, formları onların zâhirî tarafıdır. Bunlara yansıyan ilâhî isimler ve taşıdığı hakikatler ise bâtınî tarafıdır.
Bu nedenle tabiatı, yaşadıklarımızı doğru okumak, yalnızca görünen şeyleri görmek değildir. Görünenden görünmeyene, soyuttan somuta, nakıştan mânaya, eserden sanatkâra geçebilmektir. İnsanın ruhî yapısında, bir ağacın yeşerme kanununda Bâtın; bir çiçeğin, balığın, bitkinin ve insanın şeklinde ise Zâhir, Musavvir ve Cemîl isimlerinin hakikatlerine görür gibi inanmak, bu kudsî ve ilâhî isimlerin mânalarını okumaktır.
Zâhir ve bâtın birbirinin karşıtı değil, birbirini tamamlayan iki yüksek hakikattir. Zâhir, hakikatin görünen yüzü ve zarfı, bâtın ise o zarfın taşıdığı mâna ve mazruftur. İnsan için önemli olan zarfı yok saymak değil, zarfta kalmayıp mazrufa ulaşmaktır. Herkes kendi kabiliyet ve donanımına göre bu mektubu iç-dış dengesiyle okuması iman ve amelen derinleşmesine vesile olur. Yaratıcı’ya olan aşk ve iştiyakı köpürür. Varlık böylece yokluk ve karanlıktan çıkıp, her an zarfın içinden çıkarılıp yeni anlamlar içeren nurlu, anlamlı bir mektup formuna girer.
