Medrese-i Yusufiyede ‘İkiz Hidayet’

Yorum | Cemil Tokpınar

Ramazan Bayramının ikinci günüydü. Bir grup arkadaşımızla yaptığımız Risale ve Pırlanta dersinin sonunda sohbet ediyorduk. Harun Tokak Hocamız kendisine ulaşan bir WhatsApp mesajından bahsetti. Daha önce hapiste kalmış ve tahliye olmuş bir kardeşimizin yaşadığı bir bayram hatırasını okumak istediğini belirtti. Bir bayram hatırasının sınırlarını aşan, birkaç ayda gerçekleşen muhteşem “ikiz hidayet” öyküsüydü okudukları. Hem kendisi okurken ağlıyor, boğazına yumruklar düğümleniyor ve zaman zaman sesi kesiliyordu, hem de bizleri ağlatıyordu. Hikâye bitince Harun Hocamdan bana göndermesini istedim. Sonra paylaştım, tekrar ağlayarak bir bayramlaşma ziyaretinde okudum.

Sonra kaynağını merak ettim. Çünkü sormak istediklerim vardı. Maalesef sosyal medyada, özellikle WhatsApp paylaşımlarında çok sık yapılan bir yanlış var, çoğunlukla kaynağın paylaşılmaması. Daha sonra araştırmalarım neticesinde kaynağı buldum. Olayı yaşayan ve Twitter’da paylaşan Seyyah isimli kardeşimizle irtibat kurarak yazımda kullanmak istediğimi belirttim ve bazı sorular yönelttim. Seyyah’ın bana göndermiş olduğu düzeltmeler, açıklamalar ve yeni bilgilerle onun üslubuna sadık kalarak, onun ağzından bu güzel ve ibretli hatırayı istifadenize sunuyorum:

“Bir kaç ay önce iktidara ait afiş yırttığı ve bunu sosyal medyada paylaştığı için 25 yaşlarında iki genç getirilmişti koğuşumuza. İkizdi gençler. Omuzlarında jilet izleri ve kollarında garip şekiller içeren dövmeler vardı. Kendi anlattıklarına göre bu gençler daha önce de uyuşturucudan birkaç ay yatmışlardı. Anneleri onlar küçük yaştayken vefat etmiş, babaları da kendisini içkiye vermiş, çocukları hiç de umurunda değildi. Aile nedir bilmiyorlardı. Aile terbiyesinden uzak kalmışlar, otellerde ve farklı yerlerde birlikte çalışıp hayatın zorlukları ile erkenden tanışmışlar ve hayatın ağır yükünü birlikte omuzlamak zorunda kalmışlardı. Hapishanede babalarından bir destek de gelmeyince koğuşça oda oda gençlerin haftalık kantin ihtiyaçlarını karşıladık. Onlar da bunun altında kalmamak için ellerinden geldiğince yemek dağıtımı, bulaşık, temizlik gibi işlerde çaba sarf ediyorlardı.‬

“Aile ortamından mahrum kalmış olsalar da onurluydular, çalışkandılar. Belki eğitim de görmemişlerdi, ama akıllıydılar. Hepimiz bu gençleri çok sevmiştik. Onlar da bizleri çok sevmişlerdi. Bizimle birlikte sekiz vakit namaza başladılar. Evet, sekiz vakit diyorum; evvabin, teheccüd ve duha namazlarını dahi aksatmadan kılıyorlardı. Namazlarını kılarken uzaktan göz ucuyla seyrederdim onları. Hallerinde ortamda bulunmaktan kaynaklı bir riya, bir gösteriş gibi tavırları da yoktu. Namazdan sonra ellerini açarlar, gözlerini kapatıp içli içli dua ederlerdi.

“Onlardaki bu büyük değişime koğuştaki arkadaşlar, hepimiz hayran olmuştuk. Yardımcı Doçent olan öğretim üyesi bir arkadaşımızdan Kur’an okumasını öğrenmişlerdi. Öyle bir dönüş yapmışlardı ki, geçmişi tamir etmek, eksiklerini gidermek için can atıyorlardı. Onların arzuları üzerine özel ilmihal dersleri yapılıyordu. Namaz kılarken takkeyi ihmal etmezler, sonundaki tesbihata katılırlardı. Kuşluk namazından hemen sonra bir günlük kaza namazı kılmayı kendilerine bir program yapmışlar, asla terk etmiyorlardı. Pazartesi Perşembe günleri ise mutlaka oruç tutarlardı. Neredeyse ellerinden tespih hiç düşmez, günlük dualarını ve Cevşen’in Türkçe yazılısını okurlardı.

“Bir ara uyuşturucudan hapis yatmış olanı şöyle demişti: ‘Ben daha önce de İstanbul’da 4 ay kadar hapis yatmıştım. Yatağıma uzanırken tişörtümün içine göğüs hizama kitap koymadan uyuyamazdım. Çünkü emin olamıyordum ki gece birisi gelip bıçak gibi sivri bir şeyle bana zarar vermesin. Ama şimdi bu ortama bakıyorum, tek bir dolapta bile kilit göremiyorum. Hiç kimseden öyle bir endişem yok burada. Buradaki insanlara nasıl terörist muamelesi yapıyorlar, hiç anlam veremiyorum.’

“Bir gün bahçedeyim. Masamın üzerinde Risalem ve not aldığım defterim var, okuduğum bölümden notlarımı alıyorum. Küçücük bahçede belki 25 kişi var, kimi volta atıyor yanındaki arkadaşıyla, kimi elinde tespih, dua ede ede dört dönüyor, kimi de elindeki çayı yudumluyor. Bilenlerin bildikleri haller… 20-25 kişinin olduğu o küçücük mekanda sanki kimse yokmuş da sadece ben ve önümdeki kırmızı kitap varmışçasına kendimi kaptırmışlığımı nazik bir ses bozuveriyor: ‘Abi kusura bakma, bir şey sormak istiyorum. Sen devamlı bu kitapları okuyorsun, notlar çıkarıp duruyorsun, ne var bu kitaplarda seni çeken?’

“Ben o anki portreyi hiç unutamıyorum. Kollarında dövme ve jilet izleri olan bir genci Cenab-ı Hak hiç tahmin edemeyeceğim vesilelerle sevk ediyor, masamın kenarına diz çöktürüp oturtuyor ve ‘Bana Allah’ımı anlat” dedirtiyor. Ben bu rikkate gelmiş ruh haletimi karşımdaki gence hissettirmeme gayretiyle sesimi ve mimiklerimi toparlamaya çalışarak kısa ve öz bir şekilde Nurların ne olduğunu, Üstadım Bediüzzaman’ın kim olduğunu tane tane dilimin döndüğünce anlatmaya çalışıyorum. Sonra o ana kadarki rahmet esintili İlâhî sevkin bir sürprizi daha tulû ediyor ve o nazik rica geliyor: ‘Abi her gün belli bir saat ayırsan bana, o not almış olduğun yerleri bana anlatsan, ben de onları not defterime yazsam, bana yardımcı olabilir misin?..’ Sonraki 2-3 aylık birlikteliğimizi Nurların dersleriyle geçirdik.

“Hiç unutamadığım bir hatıra da koğuşça doğum günlerini kutlamamızdı. Verilen özel kimlikte doğum günleri yazıyordu. İkiz oldukları için ikisinin doğum gününü aynı anda yapmıştık. Büyük bir bisküvili pasta hazırlayıp bahçede gençlere sürpriz yapıp gönüllerini almıştık. Gençler buna çok sevinmişler, ‘Hayatımızda ilk kez doğum günümüz kutlandı’ diyerek mutlu olmuşlardı.

“Şimdi başa dönüyorum. Medrese-i Yusufiyede üçüncü bayramımızdı. Bayram sabahı bahçemize özel bayram soframızı kurduk. Neler yoktu ki soframızda, bir kuş sütü eksikti. Kahvaltımızı bitirdikten ve sofraları kaldırdıktan sonra bayramlaşmak için sayım düzenini aldık. Önce bazı arkadaşlar böyle bir gurbet ortamında bayram ile ilgili duygu ve düşüncelerini anlatmak üzere söz aldılar. Arkadaşlar konuştukça belli belirsiz şekilde ama gittikçe artan bir tonda hıçkırık sesleri kaplar oldu ortamı. Oldukça duygulu bir atmosfer oluşmuştu. Çoğu arkadaş konuştu veya konuşmak istese de bir iki cümleden sonra hıçkırıkları ile kalakaldı.

“Sonra söz almak için bir el daha kalktı. ‘Ben de bir şeyler söylemek istiyorum’ dedi ikizlerden büyük olanı. Onun da gözleri dolu doluydu. ‘Ben ilk defa böyle bir atmosferle karşı karşıyayım. Burada bu kadar güzel insanla ben niçin buradayım, hâlâ anlamış değilim. Şimdi burada herkes ailesinden, çocuklarından ve onlara olan sevgisinden, hasretlerinden bahsetti. Ben ve kardeşim anne baba sevgisi nedir, aile ortamı nasıldır görmedik, bilmedik ve tatmadık. Bundan dolayı burada konuşan ağabeylerimi tam olarak anlamış da olmayabilirim. Ama bir şeyi burada ilk kez tadıyorum, ilk kez idrak ediyorum, onu söylemeden de edemeyeceğim. Onun için söz almak istedim. Evet, ben burada kardeşlik nedir, merhamet nedir, şefkat nedir, fedakârlık nedir onu öğrendim. Belki benim ve kardeşimin şu zamana kadar düzgün bir aile ortamı olmadı; ama ben işte şimdi burada 40 kişilik ailemi buldum.’

“Bu sözleri söyledikten sonra da zaten kelimeler boğazında düğümlenivermişti. Kaderin gençlerle müsaade ettiği 4-5 aylık birlikteliğimiz gardiyanın soğuk, paslı ve hantal demir kapıdan ‘Tahliyee!’ diye yankılanan sesiyle noktalanıyordu. İkizlerimize artık özgürlük yolu gözükmüştü.15 dakikaya kadar eşyalarını hazırlamaları istendi. Hemen apar topar eşyalarını çantalarına koydular. Son sözlerini söylemek için büyük olanı ikinci kata çıkan merdivenin basamaklarına çıkıp bize döndü ve dedi ki: ‘Sizler belki garip karşılayacaksınız ama buradan ayrıldığıma ve tahliye olduğuma sevinemiyorum. Tam tersi sizler gibi güzel insanlardan ayrılacağıma üzülüyorum. Belki abarttığımı zannedebilirsiniz ama şu anki duygularımı dile getiriyorum. Aslında burada iyiydik. Müsaade etseler bir müddet daha burada sizinle kalmayı tercih ederdim. Ama biliyorum ki buna müsaade etmezler. Zaten çıktığımızda da gidecek yerimiz dahi belli değil. Elimizde çantamız, başımızın çaresine bakacağız artık. Burada öğrendiğim şeyleri inşallah devam ettireceğim. Namazlarımı bırakmayacağım. Eski hallerime de tövbe ederek buradan çıkıyorum. Hakkım varsa ben hakkımı helal ediyorum. Sizler de helal edin. İnşallah sizler de en kısa zamanda tahliye olur ve çoluk çocuğunuza kavuşursunuz. Hepiniz Allah’a emanet olun.’

“Biraz sonra koğuşun kapısı tekrar açılır, alkışlar, ıslıklar ve sarılmalarla bu hayat hikâyesinin güzel bir bölümü de burada noktalanır. Biraz uzun oldu ama bugün bayram olduğu için medrese-i Yusufiyedeki bir anımı paylaşmak istedim. Biliyorum ki orada yine bir bayram sabahı olacak, yine bir bayram kahvaltı sofrası hazırlanacak ve yine hıçkırıklar boğazlarda düğümlenecek. Orada bugün yaşanacak olan bayram sabahı atmosferini az da olsa yansıtabilmişsem ve oradaki garipler için içten bir duaya vesile olabilmişsem yazdıklarımın amacına ulaşmış olmasından mutluluk duyacağım.”

“İkiz hidayet öyküsü” burada bitiyor. Bilmem kaç kez ağlayarak okuduğum bu hikâyeyi yazarken aklıma Üstad Bediüzzaman Hazretleri ve talebelerinin hapishane hatıraları geliyor. Azılı katillerin, ırz ve namus düşmanlarının, hırsızların iman ve Kur’an dersleri karşısında nasıl da tövbe edip melekleştiklerini, Kur’an öğrenip namaza başladıklarını, hatta Duha Suresinden aşağısını ezberleyip mahkumlara imamlık yaptıklarını düşünüyorum.

Demek ki tarih tekerrür ediyor. Çeşitli iftiralarla zindanlara atılan iman ve Kur’an hadimleri, hayatlarıyla nura ayna olmaya devam ediyorlar, husumete vakti olmayan muhabbet fedaileri kalpleri fethetmeyi sürdürüyor.

Her zaman dediğim gibi yine söylüyorum, kimileri şehit türküleri söyler, kimileri şehit olur; kimileri hapishane hatıraları anlatır, kimileri medrese-i Yusufiyede destan yazar…

Ve kimileri zulmün yanında yer alır, kimileri canı pahasına hakperestlik çizgisinde durur.

Ne demiş yolumuzu çizen asrın çilekeşi:

“Mazlumiyetle ölmek, zalimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin