Masallar ne anlatır?

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

Tanzimat Fermanı’ndan bu yana sayısız reformlara tanıklık eden Türkiye’de, yirmi birinci yüzyıla gelinmiş olmasına karşın halen temel hukuk normlarının yerleşmemiş olması çok düşündürücü. Türkiye’de adalet ve hukuk anlayışının toplum tarafından iyi anlaşıldığına ve benimsendiğine ilişkin ciddi endişelerim var.

Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye, gelenek ve modernite çelişkilerini derinden yaşamaya başladığı duraklama ve özellikle de gerileme dönemlerinden itibaren, dış dinamiklerin baskısıyla dönüşme gereği hissetti. Bu dönüşme, gelenek aleyhine ve topluma rağmen gerçekleşti. Reformları yapan siyasi ve idari kadrolar, yaptıkları reformları genellikle Batı’ya verilen tavizler olarak algıladılar. Her ne kadar, özellikle devletin politik ve hukuk sistemleri, yapılan reformların hedefi olduysa da, dönüşümlerin gereği yaşama geçirilme aşamasında tökezledi. Ancak dönüşmek gerekliliği üzerinde oluşan uzlaşma, Osmanlı-Türkiye aydınlarının ve politik karar alıcılarının ortak yönüydü. Yani bir gereklilik vardı. Neydi bu gereklilik?

Osmanlı ve Türkiye aydınları ve politik karar alıcıları için reformların gerekliliğinin iki gerekçesi vardı: Birincisi, Batı ile olan rekabet gücünün azalması, ikincisi ise – özellikle Osmanlı dönemi için – devletin parçalanmasının önlenmesiydi. Hiçbir reform, halkın yaşam standartlarının ve hayat koşullarının iyileştirilmesi için yapılmadı. Dahası, iç dinamikler bu reformların gerçekleşmesinde dış dinamiklere göre salt marjinal bir rol oynadı.

Osmanlı İmparatorluğu, Batı’da meydana gelen teritoryal devlet, teritoryal ulus devlet, sermaye birikimi, bilimsel devrim, Reformasyon, Rönesans, Endüstri Devrimi, sekülerleşme gibi süreçler sonucunda, Batı ile olan rekabette geri kaldı. Bunun en somut yansıması, şüpheye yer bırakmayacak şekilde, Batı karşısında askeri başarısızlıklar ve ekonomik-teknolojik olarak Batı’ya muhtaç olma durumudur. Osmanlı orduları artık yeni toprakları fethedemiyorlar, dahası eldeki toprakları da koruyamıyorlardı. Oysa devletin ekonomisi fütuhat ve gayrimüslimlerden alınan vergilerdi. Batı’da gerçekleşen modernleşmenin önemli sonuçlarından biri, ulus bilincinin doğuşu, 1648 Westfalya Barışı sonrası teritoryal devletlerin ortaya çıkışı ve 1789 Fransız Devrimi sonrası bu teritoryal devletlerin, teritoryal ulus devletlere dönüşmesiydi. Osmanlı gibi çok uluslu imparatorluklar, bu süreçte en büyük zararı gördü. Osmanlı gibi Avusturya-Macaristan, Rusya ya da İngiltere gibi imparatorluklar da zarar gördüler, ama Osmanlı için salt etnik-milli nedenler değil, dini ayrım da ciddi bir rol oynadı ve Osmanlı topraklarındaki gayrimüslim azınlıkların uluslaşma süreçlerini hızlandırıcı etkide bulundu.

Böylece Osmanlı elitleri, mevcut geleneksel Millet Sistemi’ne ve zımmilerin (Müslüman olmayan tebaadan) statüsüne ilişkin reformlar yapmak durumunda kaldılar. Yani hem bu tebaaların Osmanlı devleti içinde daha eşit, rahat ve özgür yaşamalarını sağlayarak, sadakatlerini sağlamaya gayret ettiler, hem de Batı’nın bu konudaki talep ve baskılarını hafifletmeye çabaladılar. Bu arada, Batı’nın üstün yönlerini kopyalamaya yönelik bir Batılılaşma (modernleşme) akımı başlattılar. Fakat bu sürekli yukarıdan aşağıya bir dönüşüm oldu. Halk tabanında karşılık bulmadı. Çünkü devlet reform yapmaya çalışırken, bu reforma zemin teşkil edecek toplumsal dönüşümleri sağlayacak temel reformlardan kaçındı. Palyatif ve yüzeysel hareket etti.

Üst yapıda meydana gelen kozmetik değişiklikler, Osmanlı toplumunu dönüştüremedi. Dahası, reformcu elitler sürekli bir “taviz verme psikolojisi” içerisinde olduklarından, esasında gayrimüslimlere eşitlik ve özgürlük getiren reformları yaparken bile, ayak sürüyorlar, isteksiz hareket ediyorlardı. Batı istedi diye ya da stratejik nedenlerle, günü kurtarmak, imparatorluğun batmasına engel olmak gibi hedeflerle yapılan siyasi düzenlemeler veya hukuki değişimler, göle maya çalan Nasrettin Hoca gibi, başarısızlığa mahkûmdu. Osmanlı’nın bu kötü hastalığı, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti tarafından da miras olarak devralındı. 

Ne diyor İbrahim Kalın? “Biz masalları olan bir coğrafyanın çocuklarıyız. Bize yüz elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazma zamanıdır.” Bizim masallarımızda anne babasından kopartılan ve devşirilen çocuklar, yirminci yüzyıl başlarına kadar varlığını sürdüren cariye pazarı, kiliseleri camileştirilen ve ağır vergiler altında inletilen Hristiyanlar yok muydu? Ya da, neredeyse hiç ilgilenmeyen, salgın ve kronik hastalıklardan ve bitip tükenmek bilmeyen savaşlardan kavruk kalmış, vakitsiz ölümlerden demografisi altüst olmuş bir Anadolu halkına, bitap ve zayıf bir Osmanlı toplumu? O masallar, müsrif ve irrasyonel monarklar yüzünden kendisini giderek doyuramayacak hale gelen bir halk konusunda ne diyor? Ya yirminci yüzyıla dek, merkezi bir okullaşma stratejisinin farkında dahi olmayan karar alıcılar, o masallarda anlatılıyor mu?

Masallarda anlatılan Zümrüt-ü Anka kuşu, Keloğlan, Köroğlu, Ferhat ile Şirin – iyi ve kötü padişahlar, devler ve uçan halılar, bereketli pazarlarında rengârenk baharatları ve genç kızların rüyası ipek kumaşlarıyla zengin doğu, belki de on yedinci yüzyıl başlarında artık gerçekten salt masallardan öğreniliyordu. O masallarda çiftçisinin ve zanaatkârının ümüğünü sıkan, gırtlağından lokmasını çalan acımasız ve gücü sınırlandırılamayan bir otoriter rejim anlatılmıyordu. Oysa on sekizinci yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıl sonlarına kadarki macerada, sistemi giderek adalet üretememeye başlayan bir doğu vardı. Ve biz o doğunun acı kaderine doğmayı bekleyen gariban çocuklarıydık!

Dünyada iyi ve kötü, ancak karşılaştırılmalı bir bağlamda anlamlıdır. Osmanlı ve Avrupa, doğu ve Batı, bu karşılaştırmalı tarihte, birincisi geri kaldı. Geri kalanlar, bunu salt devlet üzerinden okuyarak önlem almayı seçtiler. Oysa Batı toplumları, devletin kulu olmaktan, o devletin asli sahibi olmaya çoktan terfi etmişlerdi. Onlara haklarını birileri vermedi. Kendileri aldılar! Dönüşüm acı, hatta kanlı oldu, ama oldu. İktidarın gücü sınırlandı. Bağımsız mahkemeler kurumsallaştı. Siyasette hesap verilebilirlik yerleşti. Bunun sonucundaki diğer ilerlemeleri yakalamak, o modernite evrelerinden geçmekle olabilirdi. Bunu yapabilen Batı dışı toplumlar, mesela Japonya ve Güney Kore gibi, reformlarını topluma yayabildikleri oranda başarılı oldular. Ne var ki, üst yapısını değiştiriyormuş gibi kozmetik ve işine gelenleri seçen Osmanlı-Türkiye modernleşmesi, bizi ancak buraya getirebildi. Kıyıya vurmuş, yolsuzluğa batmış, yarı gelişmiş, korkunç bir ideolojik bagaja ve otoriteryan bir siyasi kültüre sahip bir ülke olan Türkiye, dün itibarıyla artık AB ve ABD tarafından aynı anda yaptırımlara uğrayan bir despotizmdir. Bazıları, yaptırımların çok da etkili olamayacağından dem vururken, esasında iyi yüz elli yıllık bir modernleşme sürecinde yaşanan korkunç aşağılamanın farkında değil.

“Biz masalları olan bir coğrafyanın çocuklarıyız. Bize yüz elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazma zamanıdır.” Peki, biz masalları olan coğrafyanın çocukları, bize anlatılan başkalarının hikâyelerinden sonra yazdığımız hikâyeyle gurur duyabiliyor muyuz?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin