Lozan ne zaman zafer ne zaman hezimet olur?

Yorum | Dr. Serdar Efeoğlu

“Tarihte bize ne yaptılar? 1920’de bize Sevr’i gösterdiler. 1923’de bizi Lozan’a razı ettiler. Birileri de bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı…Bağırsan sesinin duyulacağı adaları biz Lozan’da verdik. Zafer bu mu?… O masaya oturanlar, o anlaşmanın hakkını vermediler”.

“…Aziz milletimizin her türlü yokluğa, yoksulluğa ve imkânsızlıklara rağmen yazdığı istiklâl destanı, Lozan Antlaşması ile diplomasi ve uluslararası hukuk alanında tescil edilmiştir. Türk Milleti, Lozan Antlaşması ile bu topraklardaki bin yıllık varlığını hedef alan Sevr’i yırtıp atmış, bağımsızlığından asla taviz vermeyeceğini tüm dünyaya kabul ettirmiştir…”

Yukarıdaki metinler okunduğunda birincisinin yıllardır Lozan’ın büyük bir hezimet olduğunu Türkiye’ye duyurma gayretinde olan siyasal İslamcılar tarafından, ikincisinin ise Atatürk’ün her icraatını olduğundan çok daha büyük göstermeye çalışan “Kemalist-Ulusalcı” söylemi öne çıkaran kişiler tarafından kaleme alındığı tahmin edilebilir.

Halbuki birinci metin Erdoğan’ın muhtarlara hitaben 29 Eylül 2016’da yaptığı konuşmada, diğeri ise 24 Temmuz 2017’de Lozan Barış Antlaşması’nın yıldönümünde Cumhurbaşkanlığı’nın sitesinde yer aldı. Erdoğan’ın her konuşmasını tevil etmeye çalışan partizan yazarların bu çelişkileri görünce Lozan’ın zafer mi, yoksa hezimet mi olduğu konusunda büyük bir ikilem yaşadıklarını tahmin etmek zor değil.

Lozan’ı eleştirerek bundan prim yapmaya çalışan kişilere göre Lozan’da büyük tavizler verilmiş ve “üç kıtaya ve yedi iklime hâkim koskoca imparatorluk” yağmalatılmıştı. Kemalist-Ulusalcı söyleme göre ise Lozan “bir ulusun yeniden doğuşu idi” ve Kurtuluş Savaşı’ndaki askeri zafer, siyasi zaferle taçlandırılmıştı.

Osmanlı’nın Dağılma Süreci

Lozan’ı anlayabilmek için Osmanlı’nın dağılma sürecini bilmek gerekiyor. Osmanlı Devleti, II. Abdülhamit’in hükümdarlığının ilk yıllarındaki Berlin Antlaşması ile; Kars, Ardahan ve Batum’u kaybetmiş, Bosna Hersek geçici olarak Avusturya’ya bırakılmıştı. Ardından Kıbrıs İngilizlere üs olarak verilmiş, Mısır İngilizlerin işgaline uğramıştı.

Sonraki büyük kayıplar II. Meşrutiyetin ilanı sonrasında yaşanmış; Yunanistan Girit’i, Avusturya Bosna Hersek’i topraklarına katmış, Bulgaristan sembolik olan bağlılığını sona erdirmişti.

Diğer büyük kayıplar ise Balkan Harbinde yaşandı. Osmanlı Devleti büyük bir bozguna uğrayarak Edirne’ye kadar olan bütün Rumeli’yi ve birkaçı hariç Ege Adalarını kaybetti. Rodos’un da dahil olduğu On iki Ada ise Trablusgarp Savaşı esnasında İtalyan işgaline uğramıştı.

En Büyük Felaket Birinci Dünya Savaşı

Osmanlı Devleti 1914-1918 yılları arasında Almanya, Avusturya ve Bulgaristan’la birlikte İngiltere’nin başını çektiği İtilaf devletleri ile savaştı. Savaşta Çanakkale, Kut’ül Ammara ve 1918 yılındaki Kafkas Cephesi harekâtı gibi başarılar kazanılsa da Hicaz, Yemen, Filistin, Lübnan, Irak, Suriye toprakları elden çıktı.

30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması yapıldığında bütün bu topraklar kaybedilmişti. Ardından Anadolu’nun büyük bir bölümü İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanlıların işgaline uğradı. Toprak kayıpları 10 Ağustos 1920’deki Sevr Antlaşması ile Osmanlı Devleti tarafından onaylandı. Dahası bu antlaşma ile Anadolu’nun büyük bir kısmında İtilaf devletlerinin egemenliği kabul edildiği gibi, Osmanlı Devleti İstanbul ve Orta Anadolu’ya mahkûm edildi.

Bu kötü gidiş, İstiklal Harbi’nin kazanılmasıyla sona erdi. Böylece doğudaki Ermeni, Antep, Urfa ve Maraş’ta Fransız ve Batı Anadolu’daki Yunan işgali sona erdi. İtalyanlar ise silahlı mücadele olmadan işgal bölgelerini terk ettiler.

İtilaf devletlerinin başını çeken İngiltere ile herhangi bir savaş yapılmadı. Kurtuluş Savaşı sona erdiğinde İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile başkent İstanbul, hâlâ İngiliz işgali altındaydı.

Lozan’da Ne Oldu?

20 Kasım 1922’den 24 Temmuz 1923’e kadar süren Lozan Konferansı’nda yeni Türk devletinin sınırları belirlendi. Diplomatik bir başarı olarak Doğu Trakya ve İstanbul, savaş olmaksızın kurtarıldı.

Türkiye, konferanstaki kırmızı çizgilerinden birisi olan Ermenilere toprak verilmemesi stratejisinde başarılı oldu. Suriye sınırı Ankara Antlaşması’nda belirlendiğinden İskenderun sancağı Fransızlarda kaldı. Irak sınırının ise Türkiye ile İngiltere arasında barış yoluyla çözülmesi kararlaştırıldı.

Batı sınırında Balkan Harbi sonundaki durum çok az değişti. Bulgaristan sınırı aynı kalırken, Yunanistan sınırında Meriç’in batısındaki Karaağaç savaş tazminatı karşılığında Türkiye’ye bırakıldı. Balkan Harbinde kaybedilen Batı Trakya zaten Yunanlıların elindeydi ve bu durum devam etti.

Ege adalarından Yunanlıların elindeki adalar Yunanistan’da kalırken, kaybedilmemiş olan İmroz, Bozcaada ve Tavşan adaları Türkiye’ye verildi. On iki Ada ve. 1915’e kadar kaybedilmediği halde, I. Dünya Savaşı’nda önce Fransız sonra da İngiliz işgaline uğrayan Meis adası da İtalyanlara bırakıldı.

Büyük devletlerin en önemli mücadele alanlarından birisini oluşturan Boğazlar ise Sevr’de tamamen İtilaf devletlerinin egemenliğine verilmişken, Lozan’da Türkiye’nin de üyesi olduğu Milletler Cemiyeti’ne bağlı “Boğazlar Komisyonu”nun egemenliğine bırakıldı.

Adalar Ne Zaman Kaybedildi?

Erdoğan’ın konuşmasında belirttiği “bağırdığımızda sesimizin duyulacağı” adalar çok önce Balkan Harbi’nde işgal edilmişti. Daha sonraki müzakerelerde ise Osmanlı Devleti onaylamasa da fiili durum devam etti.

Kurtuluş Savaşı’nda adaları geri almaya yönelik bir muharebe yaşanmadı. Lozan bu yönüyle, İtalyan işgalinde bulunan On iki Ada’nın ve Yunanlıların elinde bulunan Ege adalarının “fiilî durumunu hukukî” hale getirdi.

Kurtuluş Savaşı’nın amacını ortaya koyan Misak-ı Milli’de sınırlarla ilgili hedefler vardı. Kurtuluş Savaşı sırasındaki Moskova Antlaşması ile Batum’un Gürcistan’a, dolayısıyla Sovyetlere bırakılması Misak-ı Milli’ye aykırıdır. Aynı durum Türk nüfusun çoğunlukta olduğu Hatay için de geçerlidir.

Batı Trakya zaten Balkan Harbinde kaybedilmişti. Misak-ı Milli’ye göre burada halkoylaması yapılması kararı olmasına karşılık, Türkiye bunu İtilaf devletlerine kabul ettiremedi.

Irak sınırı konusu en büyük problemlerden birini oluşturdu. Türkiye, Musul’un da yer aldığı, 30 Ekim 1918’de işgal edilmemiş olan ve petrolün bulunduğu bu bölgeyi kaybetmek istemiyordu. Ancak yıllarca savaşmış bir ordu ile yeni bir harp göze alınamadığı için 1926’da İngilizlere bırakıldı.

Cumhuriyetin kurucu kadrosunun da Lozan’ın belirlediği sınırlardan memnun olmadığı, ancak dönemin şartları gereği “yetmez ama evet” dediği anlaşılıyor. Dünyadaki gelişmelere bağlı bir şekilde realist bir siyaset sonucunda 1936’da Montreux Sözleşmesi ile Boğazların tamamen kontrol altına alınması ve 1939’da İskenderun Sancağı’nın savaş yapmadan diplomatik yollarla Türkiye’ye katılması bunu ispatlıyor.

Lozan Ne Zaman Yürürlükten Kalkacak?

AKP tarafından “ver mehteri” anlayışı ile hareket eden kitlelere yapılan propagandalarda, Lozan’ın 100. yılında yürürlükten kalkacağı ve böylece Türkiye’nin şimdiye kadar çıkarması yasak olan petrol ve bor gibi kaynakları 2023’den itibaren rahatlıkla çıkarabileceği yalanı önemli bir malzeme olarak kullanılıyor.

Halbuki Lozan Antlaşması’nda bir süre belirtilmediği gibi, antlaşmanın herhangi bir gizli maddesi de bulunmuyor. Gerek Genelkurmay Arşivleri’nde araştırma yapan Ali Güler’in, gerekse İngiliz Arşivleri’nde çalışma yapan Sevtap Demirci’nin tespitleri de bu yönde.

Lozan, Realitenin Sonucu

Biz bu yazıda sadece “sınırlar” üzerinden bir portre çizmeye çalıştık. Bize göre Lozan, çeşitli amaçlarla farklı kesimler tarafından istismar edilse de ne büyük bir zafer, ne de abartıldığı gibi büyük bir hezimettir.

Lozan, devrin şartlarından doğan ve on bir yıl süren savaştan sonra insan kaynakları, ekonomik imkânlar ve askerî durum nedeniyle yeni bir savaş göze alınamadığından imzalanan bir antlaşmadır. Birçok eksik yönü olsa da, bazı değişikliklere rağmen halen yürürlükte olması ile de dünyaya önemli bir örnektir.

Lozan, bundan sonra da birbirine çok zıt söylemlerle istismar edilmeye devam edilecektir. Ancak Erdoğan’ın bu antlaşmayı önce hezimet sonra büyük bir zafer olarak değerlendirmesi her yönüyle ilginç bir durum oluşturmaktadır.

Gerçekte Erdoğan’ın zihninde hangisinin kabul gördüğünü bilmek elbette mümkün değil. Bununla birlikte yandaş kitle tarafından “Halife” olarak görülen bir liderin birbirine bu kadar zıt söylemlerde bulunarak “bir gün kara dediğine, başka bir gün ak” demesi çok tuhaf bir durum. Erdoğan’ın bu tür çelişkili ifadelerinin “siyaseten” veya “resmî ideoloji” çerçevesinde mi olduğu şeklinde bir açıklama yapılırsa, partizan kitle de daha rahat tevil edebilecektir.

2 YORUMLAR

  1. Bizi yıllarca kandırmışlar mı? İnanmak zor ama bilimsel çalışmalar öyle diyor. Yalan söyleyen tarih utansın diyerek yalan söylemişler.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin