Lider sultası

YORUM | PROF. DR. MEHMET EFE ÇAMAN

Dünyanın en eski ve en gelişmiş ülkelerinden biri olan Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD), 2016’dan bu yana başkan olan Donald Trump, bize bir şey öğretti: Demokrasiler hiçbir yerde güvende değil. Demokrasileri rölantiye alamazsınız. Bakımsız bırakamazsınız. Demokratik sosyalizasyonu ihmal edemez, demokrasi karşıtı radikal ideolojilere tolerans gösteremezsiniz. Dünya bunları oldukça acı deneyimlerle öğreniyor.

Oysa 1990’ların başında Francis Fukuyama “tarihin sonunu” müjdeliyor, liberal demokrasilerin komünizmi yenmesinden sonra tüm dünyanın giderek demokratikleşeceğini öngörüyordu. Oysa Fareed Zakaria’nın eleştirdiği üzere, bu süreç seçimsel süreçleri yaygınlaştırırken, özgürlükçü değerlerin yaygınlaşmadığını gösteriyordu. Uygarlıkların, özellikle de dinlerin ve siyasal kültürlerin etkisi çok belirleyiciydi. Yani demokrasi her yere kolayca yayılmıyordu.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Avrupa Birliği (AB), doğuya doğru genişledikçe, liberal demokrasiyi, Sovyetler birliğinin parçası olan Baltık cumhuriyetleri de, dâhil Avrupa’nın doğusundaki eski komünist ülkelere yaymayı başardı. Avrupa bunu yaparken, kocaman bir AB havucu kullandığı için, tüm ülkelerin cazibe merkezi olmuştu. AB kaldıracıyla yaşam koşullarını iyileştirmek, ekonomilerini piyasa ekonomisi modeline adapte etmek ve bu süreci mümkün olduğunca sancısız atlatmak gibi avantajları kapsayan “havuç”, demokrasiyi ve hukuk devletini tüm Avrupa kıtasına yayabildi. Bu olanaklardan mahrum olan Rusya, Ukrayna, Belarus, Moldova gibi ülkeler, 1990’ları yapısal sorunlarla geçirdi ve sonunda istikrarsızlığa gömüldü. Bu boşluk, meydanı otoriter liderlere açtı.

Dünyanın diğer coğrafyalarında da demokratikleşme süreçleri, ağırlıklı oranda liberal değerleri adapte etmekte zorlandı. Kafkasya ve Orta Asya gibi diğer Sovyet ardılı bölgeler, Asya’da Çin, başta Venezüella ve Küba gibi güney Amerika ülkeleri, sistemlerini demokrasiye ve liberal değerlere açmadı. Birçok formel seçimsel demokrasi de, sistemlerini liberalleştiremedi. 2000’ler, Avrupa Birliği’nde demokrasinin görece homojen konsolidasyonuna tanık olurken, Asya’nın, Afrika’nın ve Güney Amerika’nın önemli bölümleri, liberal insan hakları sorunlarını aşmakta zorlandı. Nerede liberal değerlerin mayası tutmadıysa, orada lider sultası ve otoriter rejimler palazlanıyordu.

2000’lerin ilk on yılından itibaren, popülizm ve otoriterleşme kadim demokrasileri de tehdit eder hale geldi. İslamcı terörizmin 11 Eylül saldırıları sonrası yaşanan güvenlikleştirme dalgası, ABD ve diğer Batılı ülkeleri kozmopolitan ve çok kültürlü Batı demokrasilerini olumsuz etkiledi. Bundan daha etkili olmak üzere, Arap Baharı sonrası meydana gelen türbülanslar,  özellikle de mülteci krizi, başta Avrupa’nın doğusu olmak üzere, popülist liderlerin yelkenlerine rüzgar oldu. Macaristan’da, Romanya’da, Polonya’da ve diğer doğu Avrupalı ülkelerde, ciddi göçmen ve yabancı düşmanlığı ortaya çıktı. Bu ülkeler, AB reformlarıyla kat ettikleri mesafeyi kaybettiler ve Kopenhag Ölçütleri düzeyinin gerisine düştüler. Avusturya, Almanya, Fransa, İtalya ve İspanya gibi ülkeler de bu süreçten zarar gördüler. Almanya’da Merkel’in kararlı liderliği ve Alman ekonomisinin ezici gücü ile bu olumsuz etkiler nispeten kompanse edildi. Fakat Fransa başta, diğer Avrupa ülkeleri, popülizmin ve türbülansların hissedildiği, demokrasilerin yara aldığı bir döneme girdi. AB’nin Atlantikçi gücü Birleşik Krallık, bu sürecin sonunda AB’den ayrıldı. Her ne kadar demokrasisi gerilememiş olsa da, Britanya’nın kulüpten ayrılması, AB içindeki santrifüj korkusunu beraberinde getirdi. Görece yeni ve kurumsallaşmamış yeni AB üyelerindeki popülist liderler, Brexit’i kendi politikalarının onayı olarak okudular.

2016’da Donald Trump’ın ABD’de Hillary Clinton karşısında seçimleri kazanarak başkan olması, dengeleri en fazla sarsan depremi tetikledi. ABD, izolasyonist bir dış politika izlemeye başladı. Trump, ABD’de uyuyan birçok fay hattını, mesela ırk ayrımcılığını, uyandırdı. Meksikalıların tecavüzcü olduğunu, Müslüman göçmenlerin ABD’ye alınmaması gerektiğini, dış yatırımlar yerine ABD merkezli yatırımları savunan, ABD’deki en sıradışı başkan Trump, ülkesindeki yerleşik düzene meydan okuyordu. ABD devletinin Trump’ı “ehlileştireceğine” güvenenlerin dağlarına beklenmedik karlar yağarken, Trump Cumhuriyetçi Parti’yi tümüyle kendi istediği ideolojik çizgiye gelmeye zorladı ve partisini radikalleştirdi. Bu durum, Demokratlar’ın da daha sola kaymasına neden oldu. ABD’de özellikle George Floyd’un Mayıs 2020’de beyaz bir polis tarafından ensesine dizle basılarak, herkesin gözleri önünde, sokak ortasında hunharca öldürülmesinden sonra patlak veren protesto gösterileri, ülkeyi tümüyle böldü. Trump, iktidarını daha da sağlamlaştırdı. Ve bunu günde 3000’den fazla ölüm yaşanan Kovid-19 salgınının inanılmaz derecede kötü yönetilmesi bile sarsamadı. 2020 Kasım seçimlerini kaybeden Trump, tabanını öyle konsolide etmişti ki, hiçbir kanıta dayanmamasına karşın, büyük oranda “seçimlerin çalındığı” söylemi tutmuştu. Trump artık açıkça sistemi reddeden bir popülist liderdi ve otoriterleşme amacını gizlemeye gerek duymuyordu.

Böylece liberal demokrasilerin erozyon sürecinde bir yeni evreye geçilmiş oluyordu. Otoriterleşme ve lider sultası, dünyanın yaşayan en eski cumhuriyeti olan ABD’yi de etki alanına almıştı.

Bu durum, 2021’in ilk haftasında ABD Kongre’sini işgal eden Trump taraftarlarına karşı gösterilen tepkilerle değişmeye başladı. Bu tepkiler, görevinin bitmesine bir hafta kala, 13 Ocak 2021 tarihli oylamayla, Kongre’nin Trump hakkında ikinci kez “azil kararı” vermesiyle, yepyeni bir evreye giriyordu. Azil oylamasında Demokrat Parti yanında 10 Cumhuriyetçinin de azil lehine oy kullanması, partiler üstü bir tepkiye işaret ediyordu. Olumsuz oy kullanan Cumhuriyetçi vekillerin birçoğunun Trump’tan korktukları için bu şekilde hareket etmek durumda kaldıkları konuşuluyordu. Ne olursa olsun, Trump’ın Biden karşısında yenilmesi, hem de bunun bir tür hezimetle, ciddi bir oy farkıyla meydana gelmesi, Trump’ın lider sultasını çok net biçimde sonlandırıyordu. Evet, Trumpizm ideolojisi veya oportünizmi hala bir gerçekti, ama bu sürecin sonu görünmüştü. Son kale fethedilememişti.

Bu sonuç, otoriterleşmenin küresel başarısının sonuna işaret ediyor. ABD, yapılması gerekeni tüm dünyanın gözüne soktu ve net olarak gösterdi. Önemli olan hukuk devletiydi ve güçler ayrılığıydı. Liberal demokratik değerler, otoriterleşmeden dolayı hastalanabilse de, ölmüyordu. Belki de Trump, sistemi aşılamıştı!

Şimdi, dünyanın geri kalan demokrasileri rahat bir soluk alabilir. Avrupa’da yeniden bir demokratikleşme hamlesi meydana gelebilir. Rusya ve Çin, İran, Türkiye, Kuzey Kore, Venezüella, Belarus, Pakistan, Suudi Arabistan gibi ülkeleri, artık zor günler bekliyor. Değişim elbette zaman alacak, ama eski günleri mumla arayacaklar. Kovid aşısı gibi, Trump’ın sistemden dışlanmasını sağlayan “liberal değerler aşısı”,  dünyanın geri kalan yerlerine gönderilecek. Bu aşının yayılması zaman alacak, bağışıklık kazanmak ise daha uzun sürecek. Ama bu eninde sonunda gerçekleşecek. Bu anlamda, Fukuyama’nın 1990’ların başında ilan ettiği tarihin sonuna doğru akış, belki de bu süreçle beraber başlayacak. Umutsuz olmak için çok neden var, biliyorum. Ama umutlu olmak için de çok şey var! Otoriterleşmeyle ve lider sultasıyla mücadele etmeden demokrasi ve insan hakları gelmeyecek. ABD’den bunu öğrenmek gerekiyor. Yüzyıllar önce güçler ayrılığını gerçekleştiren Amerikalılar, bugün çok ihtiyacımız olan “liberal demokrasi” aşısını önce kendilerine uygulayacaklar, ardından da tüm dünyaya yayacaklar. Bu sürecin Türkiye’deki rejimi sarsacağı muhakkak! Fakat değişim dışarıdan gelemez. Muhalif demokrat güçlerin artık kendilerine gelmeleri ve toparlanmaları lazım… Sanırım Biden döneminin başlaması bunu da tetikleyecek.

3 YORUMLAR

  1. Batı nın engellemeleri olmasa Dünya bir bütün olarak herdalda şuankinin 3-5 katı gelişmiş olurdu. Yok Batı yok ABD… yapmışta, etmişte, gelişmişte. Yapsın, etsin gelişsin! Diğer Ülkeleri engellemesin!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin