Laflamanın felsefesi

YORUM | YUSUF ÜNAL

Uzun zamandır aklımdaydı bir Youtube kanalı açmak. Ne anlatacağıma, nasıl anlatacağıma karar veremediğim için hep sürüncemede kalmıştı. Sonunda birkaç arkadaşın cesaretlendirmesiyle “Laflıyorum” adıyla bir kanal açtım.

Bana verdikleri gaza göre zaten konuşmayı seviyordum, bazılarına göre hoşsohbet bile sayılabilirdim. İlgi alanlarım edebiyattan mutfağa, teolojiden sinemaya, ondan güncel siyasete kadar uzanırdı. Eh, iyi kötü sosyal medyada da aktif sayılırdım. Ben Youtube açmayacaktım da kim açacaktı! Hem millete politik videolarından gına gelmişti. Ekranlarda gazetecilerden başka görünen pek yoktu. Yıllardır aynı kısır konular temcit pilavı gibi dönüp duruyordu. Ben farklı bir içerik üretebilirsem tadından yenmezdi…

Onlar gazı verdi vermesine de onların iki üç katı arkadaş da beni vazgeçirmeye çalıştı. Taş yerinde ağırdır dediler, ayran gönüllü olma, otur oturduğun yerde! Orası X, Y, Z kuşağının mekânı, senin ne işin var orada dediler, çiğ çiğ yerler seni. Kendini o işlerde boşuna yorma, yazılarını yaz, sen yazı adamısın. Kimse senin laflı yorumlarını merak etmiyordur inan. Hem bir sürü insan var Youtube yayını yapan, sen onlardan farklı ne koyacaksın ortaya?

Doğrusu bu ikinci gruba hak verdim. Ancak bu kanal açma düşüncesi insanın kafasına bir kere girdi miydi çıkmak bilmiyor. Onu kafamdan silip atmam için bile bir kere denemem gerekirdi. Dolayısıyla ilk videomu çekmeye karar verdim. Tecrübelerim bana kişinin bir şeyi yapıp yapamayacağını denemeden bilemeyeceğini ve her denemenin ona kendisinin bile bilmediği yönlerini keşfettireceğini söylüyordu.

Kanalıma yeni bir isim koyarak bu yeni mecramda yeni bir başlangıç yapma fırsatı tanımak istedim kendime. Her isimlendirmenin baştan başlamak olduğunun farkındaydım. Bir arkadaşım önerdi “Laflıyorum”u. Duyar duymaz ısındım. Daha evvel de buna benzer “yorum”lu bir nickname kullanmıştım yazarken. Hemen bir tarama yaptım, bu isimde bir kanal yoktu. “Laf”la “yorum”u bir araya getiriyordu ve bu tam da benim kafamdaki kanalın tarzını yansıtıyordu. Ben gördüğüm, duyduğum, öğrendiğim her şeyi bir yoruma tabi tutar, ona bir filtre takmak isterim. Bu benim için eşya ve hadislerin dilini okuma çabasıdır.

Gelgelelim “laf”a karşı bir soğukluğum vardı. Gözümde düşük bir sözdü o, sözün düşüğü. Ağızdan çıkan ifadeler değerine göre kelam, söz ve laf olarak sıralanırdı. Laf boş söz demekti, malayaniyat, lakırdı, kahvehane muhabbeti, geyik. Boş boş konuşanlara, “laf konuştu bal kabağı” denirdi mesela. Alakasızca konuşanlara, “laf ola beri gele”. Lafla peynir gemisinin yürümeyeceği, pilav pişmeyeceği, kuru lafın karın doyurmayacağı da cabası… Kelamın bir ağırlığı vardı sonra, sözün ustalığı, lafınsa cambazlığı. Bu durumda ona nasıl müsbet bir anlam yükleyebilirdim? Allah’tan fazla kafa yormama hacet kalmadan kendimi inandıracak iki sebep icat ettim.

Laflamakta bir esneklik vardı bir kere. Onda köşeli sözler, büyük iddialar, yargı dağıtmalar beklenmez, onun bağlayıcılığı olmazdı. Laflarken vaaz verilmez, ders anlatılmaz, nutuk atılmazdı. Onda genişlik, yayvanlık, yumuşaklık ve en önemlisi de özgürlük olurdu. Bu durumda laf lafı açar, böylece bakir düşüncelerin ortaya çıkması ve duyguların tatmin edilmesi için uygun bir ortam oluşabilirdi.

Hem her şeyi fazlaca ciddiye alarak yorumlamak yerine laflayarak yorumlamak insanı daha az yorardı. Düşünmek dediğimiz şey öyle keskin ve sert hatlar çizerek ilerlemezdi. Duvardaki çatlak gibi, yüzdeki kırışıklar gibi eğriler çizerek ilerler o; eğile-büküle, yata-kalka. Tecrübe böyle böyle düşünceye dönüşürdü.

Ayrıca laflamak daha çok tanışlar arasında olurdu, arkadaşlar ve dostlar arasında. Samimi bir ortamı ve içtenliği getirirdi. Onun sıcaklığına sığınmak kuşkusuz iyi gelirdi.

İşte tüm bunları aklımın bir köşesine yazdıktan sonra laflamaya karar verdim. Umarım bunlar lafta kalmaz da şöyle dostça laflayabiliriz bir süreliğine.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin