Kötülük Problemi (7): Kötülüklerin altında yatan fayda ve hikmetler

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU 

Kötülük problemini sağlıklı bir zeminde değerlendirmeye yardımcı olacak en önemli kavram “hikmet”tir. İslâm uleması da dünyadaki kötülüklere hep ilahî hikmet penceresinden bakmış ve bunları anlamlandırmaya çalışmışlardır. Zira Allah’ın Kur’ân’da en sık zikredilen isimlerinden biri el-Hakîm’dir. Allah, doksan bir âyette, bu ism-i şerifiyle zikredilir. Hakîm ise, Allah’ın her şeyin en iyi tarafını en iyi şekilde bilmesi, tüm fiillerinde sanat, itkan ve isabet bulunması, her şeyi muhkem bir şekilde, hikmete muvafık olarak yaratması demektir (Suat Yıldırım, Kur’ân’da Ulûhiyet, s. 225-226).

Allah, hikmet sahibi olduğuna göre, O’nun fiilleri ve yaratması da hikmetli ve hayırları gerçekleştirmeye yönelik olacaktır. Bu da O’nun hiçbir şeyi abes, boşuna, başıboş ve faydasız yere yaratmadığına delildir. Dolayısıyla kötülüklerin yaratılmasında da kullar açısından farklı farklı hikmetler vardır. Kur’ân, bizim şer gördüğümüz bir kısım şeylerin gerçekte hayır olacağını ifade buyurur (el-Bakara, 2/261). Sahip olduğumuz sınırlı bilgimiz, bu hayır ve hikmetleri bütünüyle kuşatmaya her zaman yetmese de, Kur’ân ve kâinat kitabı üzerinde yapacağımız tefekkür sayesinde bunların pek çoğuna muttali olabiliriz.

Bediüzzaman’ın şu izahları söz konusu hikmetlerin bir kısmına işaret eder: “Asıl ve zararlı olan musibet, dine gelen musibettir. Böyle bir musibetten her vakit Cenâb-ı Hakk’ın dergâhına sığınıp feryat etmek gerekir. Dinle ilgili olmayan musibetler ise hakikat noktasında musibet değildir. Bir kısmı Rahman’ın uyarılarıdır. Nasıl ki bir çoban, başkasının tarlasına giren koyunlarına taş atsa, koyunlar o taşın kendilerini zararlı bir işten kurtarmak için bir uyarı olduğunu hisseder ve memnun bir şekilde geri döner. Aynen öyle de, musibet gibi görünen pek çok hâdise var ki, aslında ilahî birer ihtar, birer ikazdır. Onların bir kısmı günahlara kefarettir. Bir kısmı da gafleti dağıtıp yaradılışında bulunan aczini ve zayıflığını bildirerek insana bir tür huzur verir. Musibetin hastalık olan türü, aslında musibet değil, Rabbanî bir iltifat ve bir arınma vesilesidir,” (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 13-14).

İnsanlar açısından kötülük olarak görülen felâketlerin, belâ ve musibetlerin altında yatan başlıca hikmetleri şu şekilde sıralayabiliriz:

a) İmtihan Hakikati

İster ahlakî isterse fizikî kötülük olsun, hiç şüphesiz insanların maruz kaldıkları her tür fenalık ve kötülüğün öncelikli sebebi, imtihan hakikatidir. Kur’ân’da pek çok âyet-i kerimede bu hakikate yer verilir. Enbiya sûresinde yer alan, “Biz, sizi sınamak için bazen şerle, bazen de hayırla imtihan ederiz.” (el-Enbiya, 21/35) şeklinde âyet, umumî manada kötülüklerin bir imtihan unsuru olduğunu beyan ederken, daha başka âyetlerde konu detaylı olarak izah edilir. Mesela şu âyette bazı kötülükler zikredilir ve bunların imtihan için gönderildiği beyan edilir: “Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltmek suretiyle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele,” (el-Bakara, 2/155).

Uhud savaşını müteakip nazil olan şu âyet-i kerime de bir kısım acı ve felaketlerin imtihan sırrına bağlı olarak geldiğini beyan eder: “Şayet siz bir acıya maruz kaldı iseniz, karşınızdaki düşman topluluğu da benzeri bir acıya maruz kalmıştı. Böylece biz, Allah’ın gerçek mü’minleri ortaya çıkarması ve içinizden şahitler edinmesi için, bu günleri bazen lehe, bazen de aleyhe döndürüp duruyoruz” (Âl-i İmrân, 3/140). Bunu destekleyen diğer bir âyet ise şöyledir: “Mü’minler sadece “İman ettik” demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, (türlü türlü meşakkat ve mihnetlerle) imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler?” (el-Ankebût, 29/2).

Mevlânâ, dünyada bulunan kötülüklerin imtihan sırrını, bunların iyilerle kötüleri birbirinden ayırmaya yönelik olduğunu kendine has ifadeleriyle şöyle izah eder: Dünyada acıların, çirkinliklerin, savaşların, nefis ve şeytanın, heva ve hevesin, zahmet ve meşakkatin olmamasını arzu eden kişiye şöyle cevap verir: “Bu durumda melik kullarına hangi adla, lakapla seslenirdi? Onlara nasıl ‘Ey sabırlı, ey hilm sahibi, ey yiğit, ey hikmet sahibi diyebilirdi? Melun şeytan olmasaydı sabredenler, doğrular, yoksulları doyuranlar nasıl belli olurdu?” (Mevlânâ, Mesnevi, 6/140).

Mü’minin karşılaştığı kötülük ve felaketleri, bela ve musibetleri, “imtihan” kavramından daha güzel anlamlı hâle getiren başka bir kavram yoktur. Kendisine isabet eden elem ve kederleri imtihan gerçeği açısından algılayan bir mü’min, onları nasıl konumlandıracağını, yorumlayacağını ve onlar karşısında nasıl bir tavır alacağını daha doğru tayin ve tespit eder. Onun açısından bütün bu olumsuzluklar, hayat yolculuğunun iniş ve yokuşları gibidir. Dolayısıyla karşılaştığı zorluk ve sıkıntılar karşısında şaşkınlık yaşamaz, paniklemez, sarsılmaz; bilakis sabırla, rızayla, dua ve tazarru ile bu imtihanı kazanmanın yollarını arar. Hatta bunları, günahlarından temizlenme, manevî ve ruhî açıdan terakki etme vesilesi olarak değerlendirir.

b) Ahiret Azığı

İmtihan, demek aynı zamanda zorluk ve meşakkat demektir. Buna rağmen insanlar dünyada da çeşit çeşit imtihanlara girerler. Hiç kimse de imtihan süresince karşılaştığı zorluklardan şikayetçi olmaz. Çünkü onun için önemli olan, neticede elde edeceği faydadır. O bilir ki imtihanın içinde barındırdığı sıkıntı ve zorluğun sebebi, insana acı ve eziyet çektirmek değil; bilakis onu netice itibariyle bir kısım fayda ve hayırlara kavuşturmaktır. Bu sebeple de canla başla imtihanı geçmek için uğraşır.

Dünya imtihanı da bundan farklı değildir aslında. Yüce Allah, dünyanın kendine has meşakkat ve zorluklarını kullarına sıkıntı vermek için koymamıştır. Bilakis bunlar vasıtasıyla kullarını ebedi saadete mazhar kılmak istemektedir. Kötülük olarak gördüğümüz pek çok olay, bizim için ahiret azığı olsun diye konulmuştur. Mesela nefisteki kıskançlık, adavet, hırs, haset gibi kötü duyguları ele aldığımızda, bir açıdan bunları kötülük olarak görebiliriz. Çünkü bu duyguların güdümünde hayat yaşayan niceleri, kendilerine de başkalarına da hayatı zehir etmektedir. Ne var ki çoklarının da bu duygular sayesinde (onları terbiye ederek ve hayra yönlendirerek) rıza-i ilahiye nail oldukları, ebedî nimetlere hak kazandıkları bir gerçektir.

Ahirette hizmet, ubudiyet, meşakkat yoktur. Orası dünyevî amellerin karşılığının görüleceği bir yerdir. Dünyada çekilen her bir sıkıntı, katlanılan her bir mahrumiyet insan açısından önemli birer ahiret azığı olacak ve onu mest u mahmur edecektir. Cenab-ı Hakk’ın, bir kudsî hadiste iki emniyet ve iki korkuyu bir arada vermeyeceğini beyan buyurması da buna işaret eder (İbn Hibbân, es-Sahîh, 2/406). Zira burada maruz kalınan endişe ve korkular ahirette emniyet, güven ve huzura dönüşecektir. Felaket ve musibetlerde sağlıklarını, organlarını, yakınlarını veya mallarını kaybedenler, şayet uğradıkları sıkıntıları sabır ve rızayla karşılayabilirse, karşılıklarını ahirette fazlasıyla alacaklardır.

c) Günahlara Kefaret Olması

Allah, rahmet ve mağfiretinin bir eseri olarak, dünyada çekilen acı ve kederler sayesinde kullarının işlediği günahların bir kısmını affeder, onları ahirete bırakmaz. Yüce Allah pek çok âyet-i kerimede sabredenleri müjdelemiş ve onlara en güzel mükâfatları vereceğini vaat etmiştir (Bkz. en-Nahl, 16/96; el-Kasas, 28/54). İnsanı günah kirlerinden arındıran, tertemiz bir şekilde Allah’ın huzuruna çıkmasını sağlayan olayları, sırf zahirî yüzlerine bakarak çirkin ve kötü olarak görmek mümkün değildir. Allah Resûlü (s.a.s) bu hakikati şu sözleriyle izah eder: “Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve ayağa batan dikene varıncaya kadar Müslümanın başına gelen her şeyi, Allah, onun hatalarını bağışlamaya vesile kılar,” (Müslim, Birr 14).

d) Gafleti Dağıtma/Allah’ı Hatırlatma

İnsana isabet eden felaket ve zorlukların diğer bir hikmeti de gafleti dağıtmak suretiyle onun yüzünü yeniden Allah’a döndürmektir. Bu durum bir âyette şöyle dile getirilir: “Senden önce de birtakım ümmetlere resuller gönderdik. Dinlemediler: Hakka dönüş yapsın, suçlarının affı için niyaz etsinler diye onları çetin bir yoksulluk, hastalık ve sıkıntılarla cezalandırdık,” (el-En’âm, 6/42). Buna benzer diğer bir âyet ise şöyledir: “Biz hangi ülkeye peygamber gönderdiysek, (mutlaka ilkin oranın halkını, gafletten uyarsın) Allah’a yönelip yalvarsınlar diye yoksulluğa, hastalık ve musibetlere duçar ederiz,” (el-A’râf, 7/94).

Kur’ân’ın mü’minlere yönelik en önemli emirlerinden biri, Allah’ı zikretmedir. Sözlükte bir şeyi anmak, hatırlamak anlamına gelen zikrin dinî literatürdeki karşılığı, insanın diliyle, kalbiyle, amelleriyle her daim Allah’ı hatırlaması ve yâd etmesidir. Dolayısıyla zikir, nisyanın (unutmanın) zıddıdır. Ne var ki dünya meşgaleleri, evlâd u ıyal, mal u menal çoğu zaman insana Allah’ı unutturur. Pek çok âyette ifade edildiği üzere insan rahat ve bolluk zamanlarında dünyaya aldanır, gaflete dalar ve küstahlaşır. Fakat o, ne zaman dara düşse ve başı sıkışsa yeniden sığınacağı ve yardım dileyeceği kapıya koşar.

İşte kötülük gibi görülen olaylar bu noktada önemli bir vazife görür. İnsana, dünyanın faniliğini ve lezzetlerin geçiciliğini hatırlatır. Allah’tan başka gerçek anlamda melce ve merci olmadığını ders verir. İnsan, üstesinden gelemeyeceği sıkıntı ve zorluklarla karşı karşıya geldiğinde, acziyet ve zafiyetinin farkına varır. Yeniden dua ve tazarruya, ibadet ve taate yönelir. Dolayısıyla dünyevî açıdan kayıp ve mahrumiyet gibi görünen kötülükler, manevî ve uhrevî açıdan kazanca dönüşür.

e) Cezalandırma

Kötülük problemine Kur’ân’ın ortaya koyduğu izahlar açısından baktığımızda karşımıza çıkan diğer bir sebebin de cezalandırma olduğu görülür. Daha önce de geçtiği üzere dünyada yapılan iyi veya kötü amellerin karşılığının görüleceği asıl yer, ahiret âlemidir; yani Cennet veya Cehennem’dir. Bununla birlikte Allah, verilen cezanın diğer insanlara ibret olması, suçluları ıslah etmesi, ahiretteki cezayı hafifletmesi gibi sebeplerle dünyada da kullarını farklı şekillerde cezalandırabilir. Taşkınlık ve azgınlığın umumî bir hâl alması ve inkârcıların iman etme ihtimalinin ortadan kalkması da genel musibetler için bir davetiye gibidir.

Cezalandırma, önceki kavimlerde bazen bir topluluğun toptan helâk edilmesi şeklinde karşımıza çıksa da, hadis-i şeriflerden ümmet-i Muhammed’in böyle bir cezalandırmaya tâbi tutulmayacağını anlıyoruz (Müslim, Fiten 20).

Önceki kavimlerin işlemiş oldukları zulüm ve günahlardan ötürü helâk edildiklerini bildiren çok sayıda âyet-i kerime gelmiştir. Şu üç âyeti buna misal verebiliriz: “Onlar, âyetlerimizi yalanladılar, Allah da kendilerini cürümleri sebebiyle kıskıvrak yakaladı. Allah’ın cezası pek şiddetlidir” (Âl-i İmrân, 3/11); “Andolsun ki sizden önce gelip geçen nice toplulukları zulmettikleri için helâk ettik,” (Yunus, 10/13); “O kâfir olanlara gelince, ben onları dünyada da ahirette de en şiddetli bir azap ile cezalandıracağım,” (Al-i İmran, 3/56).

Kur’ân’a dikkatle bakıldığında cezalandırmadan bahseden âyetlerin tamamında göze çarpan husus, “taşkınlıkları sebebiyle”, “yaptıklarına bir karşılık olarak”, “zulümleri yüzünden” vb. kayıtlarla cezanın gerekçesinin insanların yanlış davranışları olduğunun vurgulanmasıdır.

Bediüzzaman Hazretleri, Lem’alar isimli eserinin Onuncu Lem’asına “Şefkat Tokatları Risalesi” ismini vermiş ve burada özellikle iman ve Kur’ân hizmetine gönül vermiş insanların yapmış oldukları hata ve kusurların veya tembellik ve vurdumduymazlıkların neticesinde uğradıkları sıkıntıları, bela ve musibetleri “şefkat tokadı” veya “zecr tokadı” olarak isimlendirmiş; bu tokatların maksadının da onları uyarma, ikaz etme ve yeniden aslî vazifelerine döndürme olduğunu beyan etmiştir.

f) Terbiye Etme ve Olgunlaştırma

İnsanın kötülük olarak gördüğü dünya hayatındaki zorluk ve meşakkatlerin bir diğer hikmeti de insanın terbiye görmesi ve maneviyatının güçlenmesidir. Nimet, bolluk ve lüks hayat çoğu zaman insanları şımartır ve küstahlaştırır. Çile çekmemiş ve sıkıntı yaşamamış insanların olgunlaşması, pişmesi, saflaşıp berraklaşması ve kemale yürümesi çok zordur. Acı ve elemlerin, insanları hem iman ve tevekkül hem ahlâk ve karakter hem de ibadet ve kulluk açısından olgunlaştırdığı, yücelttiği görülür. Zorluklar karşısında sabretme ve metin olma, nimetlerin kadrini bilerek şükre yönelme, fakr u zaruret hâlindeki insanların durumunu anlayarak yardım etme, tevazu ve mahviyet sahibi olma gibi pek çok hasletin gelişmesi de insanın böyle bir terbiyeden geçmesine bağlıdır.

g) Güzelin ve İyinin Kıymetini Öğretme

Eşya zıtlarıyla bilindiği için, çirkinlik olmadan güzelliğin, kötülük olmadan iyiliğin farkına varmak ve bunların değerini bilmek mümkün değildir. Eğer dünyada kötü ahlâklı insanlar olmasaydı güzel ahlâklıların kıymeti anlaşılamazdı. Cehalet olmadan ilim, cimrilik olmadan cömertlik, korku olmadan emniyet, korkaklık olmadan cesaret, fakirlik olmadan zenginlik, zulüm olmadan adalet, nefret olmadan sevgi, yalan olmadan doğruluk anlamsız hâle gelecektir. Sağlığı kıymetli kılan şey hastalığın varlığıdır. Kavuşmayı değerli hâle getiren şey ayrılıklardır.

Örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Neticede biz ancak birbiriyle kıyasladığımızda kemal ve noksanlığın ne demek olduğunu idrak edebiliriz. Ancak zıtlarıyla ele aldığımızda ahlakî hasletlerden bahsedebiliriz. Istırap, sıkıntı ve zorlukların olmadığı bir dünyada, insanın manevî ve ahlâkî derecesinin artması da mümkün olmazdı. İnsanın istidatları gelişme ortamı bulamazdı. Kötülük olmadan iyilik diye bir şeyden bahsetme imkânı da kalmazdı. Dolayısıyla insanın makamı, hayvanlar veya melekler gibi hep aynı kalırdı. Bilemiyoruz, belki de kötülüklerin bulunmadığı bir dünya bizim için tekdüze bir hâl alacağından çok daha sıkıcı olacaktı.

Bediüzzaman bu konuyu şöyle izah eder: “Dünya bahçesinde nizam ve intizamın son sisteminde bulunan mahlukat ve masnuat arasında –hayvanlarda olsun, nebatatta olsun, cemadatta olsun- bazı çirkin, intizamdan hâriç şeyler bulunur. Bunların çirkinliği, intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzelliğine, intizamına bir zinet, bir süs olmak üzere Sâni-i Hakim tarafından kasten yapılmış olduğunu, pek yüksek, geniş, şairane bir hayal ile dünyanın o bahçe manzarasını nazar altına alan adam, görebilir. Bununla birlikte, o gibi şeyler kasti olmasaydı, şekillerinde hikmetli karşıtlık olmazdı. Evet zıtlıkta, farklılıkta kasıt ve ihtiyar vardır. Her insanın bütün insanlara simaca muhalefeti buna delildir” (Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, s. 196).

Bu uzun yazı dizisini önümüzdeki hafta bitireceğiz inşallah.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin