Kötülük Problemi (4): Şerler Allah’a nispet edilebilir mi?

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU 

Şerrin Allah’a nispet edilmesi ve kaderle nasıl bir ilişkisinin olduğu, kötülük problemi etrafında cereyan eden en tartışmalı kelamî konulardandır. Kur’an, şu ayetiyle hayrın da şerrin de Allah’tan geldiğini, yani O’nun tarafından yaratıldığını açıkça beyan etmiştir: “Onlara bir iyilik ulaşınca, ‘Bu, Allah’tandır’ derler. Bir fenalık geldiğinde ise ‘Bu senin yüzündendir.’ derler. De ki, bunların hepsi Allah tarafından gelir.” (en-Nisa, 4/78).

Allah’ı kötülüklerden tenzih etme düşüncesiyle O’nun şerri yaratmadığı, kaza ve kaderde ona yer vermediği şeklindeki görüşleri tasvip etmek mümkün değildir. Çünkü Bediüzzaman Hazretlerinin enfes tabiriyle “halk-ı şer şer değil, kesb-i şer şerdir.” (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 96). Daha açık bir ifadeyle, kötülüklerin yaratılmasını bir şer olarak göremeyiz; eğer bir şerden bahsedeceksek o da kötülüklerin irtikâp edilmesidir. Zira imtihanın bir gereği olarak Allah, insanoğlu iradesini hangi yönde kullanırsa onları yaratıyor. Bunun aksi zaten cebir (zorlama) olur ve iradenin bir anlamı kalmazdı. Bu itibarla yaratma açısından şer Allah’a nispet edilse de, sebep olma ve işleme açısından insana izafe edilir. Çünkü şerri isteyen ve ona sebep olan insanın kendisidir. Allah asla şerden razı olmaz.

Filozoflar kötülükleri “ahlakî kötülükler” ve “fiziki/doğal kötülükler” olmak üzere ikiye ayırır. Ahlakî kötülükler, insanın özgür iradesinden kaynaklanır. Fizikî kötülükler ise insan iradesinden bağımsız olarak tabiatta bulunur. İslâm uleması, daha ziyade insan iradesinden kaynaklanan zulüm, günah, isyan, fısk, şirk, nifak ve küfür gibi davranışları kötülük olarak isimlendirirler. İnsanın mutluluk ve huzuruna engel olan şeyler de daha ziyade bunlardır. Bunların dışında kalan, tabii afetlerin, nefisteki olumsuz duyguların, şeytanın, yırtıcı hayvanların, canlılar arasındaki mücadelenin, sakatlıkların vs. varlığını mutlak kötülük olarak görmezler. Bu konu üzerinde daha sonra teferruatlı bir şekilde duracağız.

Bu itibarladır ki aslında yeryüzü kötülüğü insanla tanımıştır. “İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde fesat (bozulma) ortaya çıktı.” (er-Rûm, 30/41) âyeti de buna işaret eder. Kötülüğün asıl kaynağının insan nefsi (nefisteki tutku ve ihtiraslar, aşırı dünya sevgisi, tamah ve açgözlülük) olduğunu beyan eden diğer bir ayet ise şu şekildedir: “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (en-Nisa, 4/79). Aynı şekilde Uhud savaşı sonrası bazılarınca dile getirilen, “Bu musibet bize nereden geldi?” sorusuna Kur’an’ın verdiği cevap şudur: “Bu felaket, sizin yüzünüzdendir.” (Âl-i İmrân, 3/165).

Esasında insanlık dünyasında hâkim olan kötülüklere daha yakından baktığımızda bunların, insanların kendilerine ve birbirlerine verdikleri zararlardan ibaret olduğunu görürüz. Fakat insanoğlu çoğu zaman kendisinden veya hemcinslerinden kaynaklanan tembelliklerin, kötü alışkanlıkların, hadsizliklerin ve taşkınlıkların faturasını Allah’a çıkarmak ister.

Meseleyi bir misalle izah etmek gerekirse mesela açlıktan ölen insanlardan Allah’ı sorumlu tutar. Halbuki bir adı da er-Rezzâk olan Cenab-ı Hak, yeryüzündeki tüm insanlığa hem de fazlasıyla yetecek kaynakları yaratmıştır. Güneşiyle, toprağıyla, madenleriyle, akarsularıyla, bitki örtüsüyle, yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle dünyamız hayat adına zaruri olan her tür maddeyi barındırmaktadır. Bunları bulup çıkarmak ve adil bir şekilde paylaşmak ise insan iradesine, onun ceht ve gayretine bırakılmıştır. Eğer bazıları, bu kaynaklara ulaşamıyor ve yeterince beslenemiyorsa, bunun sebebi insanoğlunun tembelliği, açgözlülüğü veya suistimalleridir.

ALLAH ŞERLERE VE ZULÜMLERE NİYE MÜSADE EDİYOR?

Burada bazılarının aklına şöyle bir soru gelebilir: “Her ne kadar kötülüğe sebep olan insan olsa da onu yaratan Allah’tır. Şayet O dileseydi kötülüklerin işlenmesine müsaade etmeyebilirdi.” Biz de buna karşılık şöyle bir soru soralım: Allah’ın kötülüklere doğrudan “müdahale ettiğini” farz ettiğimizde, acaba bu ne gibi sonuçlara yol açardı? Hiç şüphesiz bu takdirde insanın başka bir insan, dünyanın da başka bir dünya olması gerekirdi. Dünya; imtihan, hizmet ve kulluk yeri olma özelliğini yitirirdi. Sebep-sonuç münasebetlerinden, nedensellik ilkesinden bahsedemezdik. Cennet ve Cehennemin, mükâfat ve cezanın bir anlamı kalmazdı. İnsanın sahip olduğu en önemli nimetler olan akıl ve özgür irade yok olurdu. Dolayısıyla da insan, iradesiyle tercihte bulunamayan bir varlık derekesine düşerdi.

Allah’ın zulümlere niye müsaade ettiği, zalimleri niye hemen cezalandırmadığı, kötüleri ve kötülükleri niye yeryüzünden kaldırmadığı gibi sorular da yukarıdaki sorudan farksızdır. Evet, Allah, insana akletme kabiliyeti vermiş ve istediği tercihleri yapabilmesi adına ona özgür bir irade bahşetmiştir. İnsan, tercihini hangi yönde kullanırsa Allah da onları yaratıyor. Dolayısıyla insanlık âlemindeki cinayetlerin, haksızlıkların, vahşetlerin, kötü muamelelerin sorumlusu Allah olamaz; bilakis bunların sorumlusu iradelerini kötülük yolunda kullanan zalim ve mütecavizlerdir. Allah, hikmetinin ve imtihan sırrının gereği olarak çoğu zaman bunlara bu fani dünyada müsaade ediyor ve onları ahirette çok şiddetli bir cezaya çarptıracağını haber veriyor.

Bu izahlardan yola çıkarak, Allah’ın asi ve günahkârlara dünyada hiçbir ceza vermediği şeklinde bir anlam ve sonuç çıkarılmamalıdır. Zira dünyada da O’nun mü’minlere yardım edeceğine ve zalimlerin iflahını keseceğine dair Kur’an ve Sünnette yer alan beyanlar vardır. Hatta Kur’an, kendilerine gönderilen peygamberlere inanmama konusundaki temerrüt ve tekebbürlerinden ötürü helâk edilen kavimlerin kıssalarıyla doludur. Ne var ki bunlar insanlık tarihi açısından istisnai ve bir kısmı itibarıyla mucizevî hâdiseler olup, Allah’ın her günahın cezasını dünyada vereceği veya her zalimi dünyada cezalandıracağı şeklinde genel bir kaide yoktur. Zaten böyle olsaydı, yani fısk u fücura giren insanlar mucizevi bir şekilde cezalandırılmış olsalardı, varlığı apaçık ortada olan yüce bir Yaratıcı karşısında herkes zorunlu olarak iman eder, kimse günah işlemeye cesaret edemez ve dolayısıyla imtihan sırrı yok olurdu.

Öte yandan, insanın iradesini şer istikametinde kullanabilmesi, hem kendisine hem de başkalarına zarar verebilecek bir potansiyele sahip olması, onun adına bir eksiklik ve kötülük olarak görülemez. Çünkü Allah Teala, insanın hayır ve iyilik yolunda bir ömür geçirmesi adına her türlü imkânı ona vermiştir. En başta onu iyiyle kötünün arasını tefrik edebilecek akıl sahibi bir varlık olarak yaratmış, onu kötü duyguların merkezi olan nefsin yanı sıra her tür iyi hasletin merkezi konumunda olan vicdan mekanizmasıyla donatmış, kutsal kitapları ve peygamberleriyle sürekli onun yolunu aydınlatmıştır.

Şunu da belirtmek gerekir ki şayet Allah, insanın kendi iradesiyle kötülük yapmasına müsaade etmeseydi, onun iradesiyle iyilik yapmasının yolu da kapatılmış olurdu. Çünkü iyi ve kötü arasında seçim yapamayan bir varlığın ortaya koyduğu amellerin, ahlakî açıdan “iyi” olarak vasfedilmesi, onun övgüye medar işler yapabilmesi mümkün olamaz.

Ayrıca başarısızlıklar, kayıp ve mahrumiyetler neticesinde hissedilen elem ve kederler olmasaydı, başarı ve kazanımlar neticesinde hissedilen neşe ve sevincin de kıymeti bilinemezdi. İnsanın, kendi sa’y ve gayretiyle elde ettiği güzellikler, bir başkası tarafından meccanen ona verilenlere nispetle çok daha kıymetlidir. Hasıl-ı kelam, kendisine irade hürriyeti verilen insanların yer yer dalalet ve sapkınlık yolunu tutmaları, Allah’ın güç ve iyilik sahibi, adil ve merhametli bir Yaratıcı olmasına zıt bir durum değildir.

3 YORUMLAR

  1. Her asırda kaderin şükrü eda edilemiyecek olanı “asrın mübarek vazifelisinin ardında sıdk ile saf tutup, iman kur’an hizmetlerine hadim” olmak, kaderin tövbesi fayda sağlamayacak olanı da “zalimin zulümlerine taraftar olan fasık ve mücrim bir iblis” olmaktır.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin