Kod adı ‘Feyrûz’

YORUM | REŞİT HAYLAMAZ

Görünüşe bakılırsa, Nihavend esirlerinden birisiydi, Ebû Lü’lüe.

Fars topraklarında doğmuş.

Zerdüşt.

Ancak ona, Hristiyan diyen de var Mecûsî olduğunu söyleyen de.

Bazıları ona, ‘Hristiyanlık dinine girmiş Fârisî bir köle’ demeyi yeğlemiş.

‘Acem Hristiyanlarından’ olduğunu söyleyen de yok değil.

İnancı ne olursa olsun onun için en iyi tarif, ‘dindar görünümlü kindar’ birisi olduğu şeklinde.

Hedef odaklı; sanatkâr olduğu kadar aynı zamanda iyi bir organizatör.

Demircilik, nakkâşlık ve marangozlukta üstüne yok.

Oğul devşirip babasının kredisiyle içe sızmanın, geleceğine hükmedecek damat pazarlayıp geleceği kontrol altına almanın zor olduğu günlerde ‘köle’ olarak Basra valisi Muğîre İbn-i Şu’be’nin (radıyallahu anh) en yakınına gelip yerleşmiş.

Veya yerleştirilmiş!

Bulunmaz bir fırsat ve çok iyi bir referans.

Göz doldurmuş ve zamanla valinin de güvenini kazanmış; ona mektup yazdıracak kadar yakınına sokulmuş.

Niyeti, valiyi basamak yapıp Medîne’ye atlamak.

Zira, biliyor ki Halîfe’nin talimatı var; Medîne’ye yetişkin yabancı girişine izin verilmiyor. İnsanların, “Medîne’nin işi çoktur; ancak kolu-kuvveti yerinde yetişkin kölelerle halledilebilir!” diye ayaklanmasına rağmen ortada müthiş bir Ömer feraseti var; Hazreti Ömer (radıyallahu anh) adına tevâfukât, anlaşılan vahyin inkıtâından sonra da devam ediyor!

Görünen o ki Medîne’deki bu havayı da iyi değerlendirmiş; hünerini, sanatını konuşturmuş ve gün gelmiş Basra valisi Hazreti Ömer’e (radıyallahu anh) mektup yazmış; elinin altında sanatkâr ve maharetli bir kölenin olduğunu ve izin verilirse Medîne’de faydalı olacağını aktarmış.

Ne de olsa Referans sağlam ve Ebû Lü’lüe atmış kapağı Medîne’ye.

Sanatını icra etmiş elbette. Zira bu, onu meşru kılan tek sermaye.

Ancak boş durmamış ve yarın yürüyeceği hedefe ulaştıracak temelleri de atmaya başlamış.

Toplumsal sondajlar yapmış ve vergilerin yüksekliğinden dem vurup yandaş devşirir olmuş.

Bilhassa genç dimağları hedeflemiş, zehrini kusabilmek için; başlarını sıvazlayarak yanlarına yaklaşmış ve Hazreti Ömer’i (radıyallahu anh) kastederek, “Arap benim ciğerimi yedi!” demiş, defaatle…

Halîfe ile karşılaşmış bir gün ve aynı dili kullanarak vergilerin çokluğundan şikâyet etmiş.

Ne iş yaptığını sormuş, Hazreti Ömer (radıyallahu anh); “Değirmen ustası” olduğunu söylemiş.

Sormaya devam etmiş, Ömerü’l-Fârûk (radıyallahu anh):

“Değirmeni ne kadar zamanda yapıyor, kaça mâl ediyorsun?”

Söylemiş, söyleyeceğini ve aldığı cevap karşısında, söz konusu verginin az bile olduğunu söylemiş, Hazreti Ömer (radıyallahu anh). Üstüne, bir de takılmış:

“Bize de değirmen yapmaz mısın?”

“Tabii ki!” demiş. Ardından sessizce mırıldanmış:

“Hem, sana öyle bir değirmen yapacağım ki o, doğu-batı şehir halklarının konuşacağı bir değirmen olacak!”

Ancak duymuş ve haklı olarak işkillenmiş, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) ve “Az önce köle beni tehdit etti!” demiş, etrafındakilere.

Aynı kanaati, Hazreti Ali de (radıyallahu anh) tekrarlayınca, “Allah bizi ondan korusun!” demiş ve ilave etmiş:

“Ancak ben, bu ifade ile onun daha derin bir şey kastettiğini zannettim! Eğer, suizanla birisini öldürecek olsaydım bu yetişkin köleyi öldürürdüm! Şüphesiz ki bana, beni öldürecekmiş gibi baktı.”

Şartlar, o günün şartları ve sıradan bir köle, dünyanın iki kutbunu birden sarsan Hazreti Ömer (radıyallahu anh) ile bu kadar rahat konuşabiliyor?

Hakkını yemeyelim. İstediği tabanı bulamadığı yerde manevra yapmasını da iyi bilen bir kurnaz, Ebû Lü’lüe; fırsat buldukça didiklediği Hazreti Ömer için yeri geldiğinde, “Adaleti, benim dışımda herkesi kuşattı!” diyebiliyor!

Yandaş ve yoldaşlarını da bulmuş; Hürmüzân ve Cufeyne adında iki yabancı, ona yardım ve yataklık yapıyor.

Görünüşe göre Müslüman olmuşlar; namazlarını Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) arkasında kılıyorlar.

Zamanında Tüster’de valilik yapmış birisi Hürmüzân; kuşatma sonrasında esir alınarak Medîne’ye getirilmiş. Üstelik, Medîne’de kalışını, Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) özel iznine borçlu ve Halîfe, kendisine ödenek tahsis etmiş.

Cufeyne’ye gelince o, Hîreli bir Hristiyan; Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs ile yaptığı sözleşme neticesinde Medîne’ye gelmiş. Ona meşruiyet kazandıran da bu zaten; insanlara okuma-yazma öğretiyor!

Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) şehâdetiyle ilgili ilk işaret fişeği, Arafat’tan; son haccında Uyeyne İbn-i Hısn, kırmızı tenli bir Acem tarafından şehîd edileceğini bizzat Hazreti Ömer’e (radıyallahu anh) söylemiş. Hatta hançerin neresine saplanacağını bile göstermiş. Başından bu yana Uyeyne’nin çizgi dışı hareket ve hamlelerine, olaylar karşısında gidip gelişlerine bakılınca anlaşılıyor ki belli mahfillerle irtibatı var, kulağı delik ve olacaklardan bir nebze haberdar.

Bir haber de Cübeyr İbn-i Mut’im’den (radıyallahu anh); birlikte yaptıkları son hac ibadeti esnasında Ezîdli birisinin, “Vallahi, Emîru’l-Mü’minîn, bu yıldan sonra artık Arafat’ta bulunamayacak!” dediğini söylüyor.

Rüyasını görmüş, Hazreti Ömer (radıyallahu anh); kendisini gagalayan kırmızı tenli horozu, ‘Rûm diyarının insanları’ olarak yorumlamış.

Hac dönüşü Ka’b İbn-i Ahbâr gelmiş yanına ve ömründen üç gün kaldığını söylemiş. Nereden bildiğini sorunca, kaynak olarak “Tevrât”ı göstermiş. Hatta kalan üç günün her birisinde Halîfe’ye gelerek bunu hatırlatmayı da vazife bilmiş.

Aslında, sızanlar da süzülmüş ve suçüstü olmuşlar, o gün; hâdiseden bir gün önce Abdurrahmân İbn-i Avf (radıyallahu anh), Hürmüzân ve Cufeyne’yi ellerinde hançer ile görmüşler. Onu ne için kullandıklarını sorunca da “Bununla et kesiyoruz; biz ete dokunmuyoruz!” cevabını vermişler.

Ve, Zilhicce’nin son günlerinde harekât başlamış; sabah namazını kıldırmak için tekbir alan Halîfe’ye saldırmışlar.

Altı yerinden hançerlemişler.

Namazını bozmamak için Kur’ân’dan bir âyetle nefes almış; “Allah’ın kaderi takdir edilmiştir!” diyor, hançer darbelerini alan Hazreti Ömer (radıyallahu anh).

Ana kaynaktan beslenen bir Sahâbî şuuruna bakın ki “Üçüncü darbeye kadar beni bir köpeğin ısırdığını zannettim!” diyor.

Bu arbedede yaralanan insan sayısıyla ilgili farklı bilgiler var; 11’den başlayarak sayı 23’e kadar çıkıyor.

Şehîd olanların sayısı da öyle; 4 diyen de var, 17 diyen de.

Aynen, filmlerdeki gibi; yakalanacağını anlayınca, zehirli hançeri kendisine saplıyor, Ebû Lü’lüe ve böylelikle esas fâile götürecek halka, daha oracıkta kopuyor.

Plan, kusursuz!

Kılınamayan namazı, Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) talimatıyla Abdurrahmân İbn-i Avf tamamlıyor.

Kimliğini merak ediyor, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) ve tahminini nazara vererek soruyor:

“O sanatkâr mı?”

“Evet! Kâtil, Ebû Lü’lüe!” cevabını alınca, ciddileşiyor ve “Allah’a hamd olsun ki ömründe bir defa secde etmemiş birisidir,” diyor ve ilave ediyor:

“Allah (celle celâlühû), katında bu sıfatla benimle çekişecek birisini kâtilim yapmadı!”

Zaten bilen biliyordu ki O’nun (radıyallahu anh) esas derdi, başından beri bu idi; “Allah’ım!” diyordu. “Ölümümü, bir secde veya rükû yapmış birisinin eliyle gerçekleştirme ki Kıyâmet günü katında bu kimliği ile benimle çekişmesin!”

Ziyaretine gelen Ka’b İbn-i Ahbâr (radıyallahu anh), “Seni uyarmadım mı?” diye sitem edince, “Evet, uyardın!” dedi ve ilave etti:

“Allah’ın emri, takdir edilmiş bir kaderden ibarettir!”

Rabbinin huzuruna giderken insanların kanaatini öğrenmek istiyordu. Bunun için çok sevdiği Abdullah İbn-i Abbâs’ı (radıyallahu anhümâ) çağırdı yanına ve çarşı-pazar dolaşıp kendisine bilgi getirmesini istedi.

Çok geçmeden, “Ey mü’minlerin emiri!” diyerek geldi, Abdullâh İbn-i Abbâs (radıyallahu anhümâ). “Müslümanlığın zafer, hilâfetin de fetihti; vallahi emirliğin de yeryüzünü adaletle doldurdu!

Yâ Emira’l-Mü’minîn! Sana Cennet müjdesi veriyorum; kadın veya erkek kiminle karşılaşmışsam, Allah korkusu ile kırpılan bir göz görmedim ki senin için ağlamasın ve ana-babalarını sana feda etmesinler!”

Hamdedilecek cümlelerdi bunlar ama Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) küçük bir sitemi vardı:

“Ben, Medîne’ye hiçbir kâfirin girmesini istemiyordum; sizin istediğiniz oldu ve bana galip geldiniz!”

Onları yeniden Medîne dışına gönderme fikrine karşılık ilave etti:

“Sizin dilinizle konuşup namaz kılar ve ibadetlerinizi de yapar hale geldikten sonra mı?”

Suikastı duyar duymaz o gün Abdurrahmân İbn-i Ebî Bekir’in verdiği tepki de enteresan:

“Ben, dün Ebû Lü’lüe’ye uğradım; yanında Hürmüzân ve Cufeyne vardı.  Zaten, onların hepsi yakın dost ve sırdaştı. Beni görünce heyecanlandılar ve ellerinden çift başlı, ortasında kabzası olan bir hançer düştü; siz, hançerin nasıl olduğuna bakın!”

Dediği gibiydi; onun içindir ki her iki Abdurrahmân’ı (radıyallahu anhümâ) şâhit olarak tekrar dinleyen Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) bir diğer oğlu Ubeydullah, işbirlikçi olarak değerlendirdiği Hürmüzân ile Cufeyne’yi öldürdü. Onun öldürdükleri arasında, Cufeyne’nin iki oğlu ile Ebû Lü’lüe’nin oğlu da vardı. Üstelik bazı kaynaklar, öldürülenler arasında Ebû Lü’lüe, Hürmüzân ve Cufeyne’nin kızlarını da sayıyor.

Beri tarafta yeni halife Hazreti Osmân’ın (radıyallahu anh), Ubeydullah’ın yaptığı işi ashâb-ı kirâm’ın önde gelenleriyle istişare etmesi, bizim dünyamıza ait ayrı bir hassasiyet; bir kısmı, henüz suçları sabit olmadan öldürülen bu insanlara karşı fâilin kısas edilmesi gerektiğini söylemişler, o gün. Diğerleri ise bu işin organize bir iş olduğunu görmüş ve Hazreti Ömer’in ardından oğlunu da ölüme götürecek bu fikre ‘evet’ demenin mümkün olmadığı kanaatiyle kısas fikrine karşı çıkmışlar.

İlk günlerden kalma acı bir tablo resmettim sizlere; görünüşe bakılınca bütün bunlar, kod adı ‘Feyrûz’ olan sıradan bir kölenin yaptıkları gibi duruyor.

Tek başına ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Mescidi’ne, hatta en ön safa kadar gelebilmiş.

Dahası, cemaatine gelmeyeni fark edip sebebini soran Hazreti Ömer’den (radıyallahu anh) bile gizlenebilmiş!

Üstelik elinde, otomatik silah değil, iki uçlu bir hançer var!

Ama adam, o kadar insanı yaralayıp bir bu kadar insanı da öldürebiliyor!

Evet, ‘hüsn-ü zan’ ile memuruz; doğru. Ancak, ‘ademi itimat’ diye bir ilkemizin olduğunu da unutmamak lazım!

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin