Kıyamet saati-1

YORUM | VEYSEL AYHAN

Hızır, gemiyi kötü kişilerin ellerinden kurtarabilmek için deldi, kırdı

Madem ki kırık gemi kurtuluyor, sen de kırıl

Madeni olan ve madende birkaç parası bulunan dağ,

külünk, kazma yaralarıyla paramparça oldu

Kılıç, boynu olanın boynunu keser, gölge, yerlere döşenmiştir;

o hiç yaralanmaz!

… Dedim ki ölmüş at böylesine yolu nasıl alabilir?

Dedi ki: Bizim yolumuz semizlikle alınamaz

Hızır’ın gönlünde geminin kırık, delik olması gerek

Gemiyi kırmaz, delmezsen, gemi batar, kalakalırsın;

gezip gidemezsin, yol alamazsın

Dünya bir geçide benzer; kırık ayakla geç o geçidi;

sağlam ayakla bu köprüden geçemezsin

Perde yandı mı insan,

Hızır hikayesini de tamamıyla anlar, ledün bilgisini de…

Mevlâna, Mesnevi

(A’mâk-ı hayal’de kurgusal bir yolculuk)

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Tam 12 yıl önce. Yıl 2008. Soğuk bir gurbet kışı. Bükreş caddeleri bir metre karla kaplı. Kurban Bayramı arefesi, imsak vakti… Gözlerini açtığında başka bir âlemdeydi. Her yan bembeyazdı. Ama sebebi kar değildi. Varlıklar hem var hem yoktu. Ne ev ne şehir; ne dağ ne tepe. Her şey silinmişti. Kendisi de yoktu. Ama yoklukta bir varlık gibi bakabiliyordu. Tüm yönleri görüyordu. Aynı anda hem önünü hem de arkasını. Çok geçmedi. Görmedi ama yanında bir siluet hissetti.

İrkilerek sordu:

– Melek misin, cin misin; Hızır mısın, İlyas mısın?

– Kim olduğumun önemi yok. “Her insanı Hızır, her geceyi kadir bil!” Söylediklerimi dinle beğendiğini al. Dediklerimi anlaman için senin dağarcığındaki kelimelerle konuşacağım. İzin veriyor musun?

– Anlamadım ama al. Niye sizi göremiyorum?

– Gözünü açabilsen görürdün.

– Gözlerim açık.

– Üç kalın perden var. Basiretin açık olsa görürdün. Kaderi çok düşündün. Allah hakkında yanlış zanla yıkılmayasın diye geldim.

– “Yanlış zanla yıkılmak” ne demek?

– Kader en büyük imtihan sorusudur. Göz kapalı olunca anlaşılmaz. Cenab-ı Hakk’ın hikmetine itiraz eder. Hicap etmeden Rahmetini sorgular. Anlamayınca da yanlış bir zanla yıkılır. Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun Musa Kelîmullah da kaderden sual etti. Ama o teyit altındaydı.

– Evet, Hz. Hızır onun çok soru sormasına izin vermedi.

– Hızır’ın tavrı Allah’ın fiillerini istifsar etmeye değil, sorgulayıp itiraz etmesineydi.

– İstifsar ne demek?

– Hadiselerin açıklamasını, tefsirini istemek. Fakat “Niye böyle oldu!” “Keşke olmasaydı, yazık oldu!” diye sızlanmak ayrı. Tefsirini öğrenmek ayrı. Ama Musa Kelimullah celâlli bir nebi idi. “Sabredemedi, edemezdi de.. Zira olup bitenler, Tevrat’a ve onun ahkâmına aykırı idi.” Yolculuk ondan bitti. Biraz daha beraber dolaşsalar belki de zelleye maruz kalırdı.

– Anladım.

– Anlasan sen de o kadar sızlanıp kadere taş atmazdın.

– Özür dilerim.

– Benden değil Rabbi Rahimimize istiğfar et.

– Seni bana mürşit olarak yollayan Rabb’imden af dilerim.

– Âmin.

– Bu alemde zamanda ileri geri gidebiliyor muyuz?

– ‘Zaman’ dünyaya mahsus bir buut. Dünya alemi için yaratılmış bir sebep. Bu buuda geçince zamanda geri gidebilirsin.

– Peki ileri gidemez miyiz? Geleceği göremez miyiz?

– Dünya saati huduttur. Ötesine istikbal denir. Bu yılın bayramında ne olacağını bile bilemeyiz. İmam-ı Mübin’e bakamayız. Seninle Kitab-ı Mübin’de dolaşabiliriz. Adetullah’ı tefekkür edebiliriz.

– Bunlar ne, bilmiyorum. İyice kafam karıştı.

– Duyman gereken miktarda söyleyeceğim. Çok sorduğunda söyleyeceklerim artmayacak.

– İstesem siz beni dünyanın yaratıldığı güne götürebilir misiniz?

– Tabii ki. Geçmiş mümkün. Ama dünya saatinin ötesi kapalı. İstikbalin bilgisi Allah’ın “namus”u. Oraya geçemeyiz.

Beyazlık deryasında ilerliyorlardı. Kulağına bazı uğultular geldi. Sesin geldiği noktaya ne olduğunu merak ettiği an ulaştı. Üç boyutlu bir ekranın içinde olduğunu fark etti. Sanki yoğun bir hologramın içindeydi. Ve binlerce yazılım satırı renkli harflerle dünya ekranına düşüyordu.

– Neydi demin gördüklerim?

– Kader kalemlerinin tecellileri, kader mevsimlerinin dönüşüm zamanındayız.

– ‘Mevsimlerinin dönüşümü’ ne demek?

– Kader mevsimleri art arda gelir. Şimdi yeni bir mevsime geçeceğiz. Kader, kısımlar silsilesidir. Kanaatim o ki en heyecanlı ve rengarenk kısım kapıda. Çünkü Kıyamet saati yaklaşıyor.

– Ne olacak ne beklemeliyiz?

– Allah’ın salat ve selamları üzerlerine olsun Ashabı Muhammed’e mukabil keyfiyette insanlar bekliyoruz.

– Bu mümkün mü? Kimse sahabiye erişir mi?

– Mürebbiyi alem, Rabbu’l âlemin. Dilerse niye olmasın? O günün insanlarını hadiselerle yücelten, olgunlaştıran Rabbimiz bugünün insanlarını da dilerse o semâya erdirir. Yıldızlara mukabil yıldızlar halk eder. Bugünün karanlık semasını burçlarla kandillerle süsler.

– Bir belirti yok ama! Ben, biz, onlar… Normal cami Müslümanıyız.

– “Allah ölüden diriyi halk eder.” Şah-ı Levlak’in müjdesi vardı. Gelecekler. “Kardeşlerime selam!” buyurmuştu. Ashabı “Biz senin kardeşlerin değil miyiz?” dediklerinde “Sizler, arkadaşlarımsınız. Benim kardeşlerim sonra gelecekler, onları görmeyi ne kadar da çok isterdim. Ne kadar da çok özledim!” diyor.

– Siz onların bu zamanda mı geleceklerini bekliyorsunuz.

– Evet.

– Ben neredeyse 25 yıldır bu sözü duyuyorum da gördüklerimi tam onlara benzetemedim.

– Siz amudi bakamıyorsunuz. Bu çeyrek asırda hiç yetişmediği kadar ekin yetişti.

– Doğru, sayı çokluğu olarak tamam. Ama öğretmenlere bakıyorum. Lise ve üniversitelere bakıyorum. Okullar, dershaneler. Hepsi arı kovanı gibi. Ama ben hallerinde pek sahabi veya tabiin hâli görmüyorum. Yeni bir yüzyıla girdik. 2008’e geldik. Nerede Abdullah Bin Ömer’ler? Nerede Sa‘d b. Muâz? Nerede Ümmü Süleym, nerede Rabia’tü’l Adeviye. Öndeki imamla cemaat arasında uçurum var. Nasıl kapanacak bu boşluk?

– Ekinler tohum veya daneden ibaret. Fidana durmak, ağaç olmak başka. Ekinin kalitesinden bahsediyorum. Kader henüz onlara nakşedilmiş kabiliyeti ve tahammül gücünü ortaya çıkarmadı. Ben ekinin istidadına bakıp yeşereceği ortamı bulunca varacağı kemalât semasını görüyorum. Sizler tohumun kendisinden ağaç gibi meyve bekliyorsunuz!

– Biz, bunlar, onlar hepimiz tohumuz öyle mi?

– Doğru. Henüz hepiniz tohum.

– Yirmi, otuz yıllık tohum mu olur?

– Güzel başaklarda yetiştiniz. Başaklarınız büyüyüp boy attı. Rüzgarla alımlı alımlı salındılar. İyi beslendiler ama henüz toprağa düşmediniz. Tohumun çilesi büyürken değil, toprağa düştüğünde başlar.

– Yani şimdiye kadar olan dönemde çile yok muydu?

– Vardı ama sahabi çilesine mukabil tutulacak kadar değildi.

– Şimdiden sonraki yıllar asıl çile yılları yani?

– Evet. Önümüzdeki yıllarda büyük fırtınalar olacak. Bütün ekinler saplarıyla birlikte göklere savrulacak. Tarlalar alt üst olacak. Sabanlar tarumar olacak. Öküzler mezbahaya gidecek. Her bir tohum bir başka istihale için bir başka toprağa düşecek. Âdem nebiden beri kaderin adeti böyle. Önce sıhhatli tohum olma, sonra toprağa düşme ve nihayetinde birer tuba-yı cennet hâline gelme.

– Peki şimdiye kadar yapılanlar önemsiz miydi?

– En güzel ekim zamanlarını siz yaşadınız. Nübüvvete veraset yolunda tüm dünyaya yayıldınız. Tarih, ilk defa kadınların fevç fevç yollara döküldüğüne şahit oldu. Ben daha önce böyle bir kadın seferberliği görmedim. Bunlar alelade hadiseler değil. Emsalsiz bir dönem. Ama yetişenler sahabi ve tabiine henüz emsal değil.

“Büyük fırtınalar” dediniz. Ne demek bu? Neler olacak şimdiden sonra?

– Yetişme dönemi bitti, sınanma dönemi başlayacak. Kehf suresini bilir misin? Sizin hikâyeniz orada.

– O niyetle bakmadım.

(Devamı var.)

1-Kıyamet Saatihttps://buff.ly/34zH2II

2-Dağlarca Altınhttps://buff.ly/3aIFfov

3-Yanlış sevgi, hatalı niyethttps://bit.ly/2KzjooM

4-Zindanın yedi merdivenihttps://buff.ly/2WM46zL

2 YORUMLAR

  1. Merhabalar Veysel bey, bu yazi dizisini cok begendim. Tebrik ederim sizi ve size tesekkur ederim. Yalniz bu 8 yil once baslayan bir hayali kurgusal olarak mi yazdiniz? Oyle birsey anliyorum. Bu Ali Unal beyin de bahsettigi zamanlara denk geliyor. Hoş hakikati arayana bir misal de yetebilir ama yine de insanin aklina geliyor bu soru. Hepsi Kurani ve hepsi tarihte benzerleri gorulmus hadiseler.Bazen ileriyi gormek icin gecmisten ders almak gibi bir kurgu mu?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin