Meriç’i geçerken on yaşındaydı. Ayağında ortopedik ayakkabılarla kilometrelerce yürüdü. Yıllar sonra o yürüyüş bir kitaba dönüştü. Şiirler yazdı, resimler çizdi. Zeynep Vildan Gözel’in ‘Mazlumun Duası’ adını verdiği kitap, bir edebiyat eseri olmaktan çok bir çağın sessiz belgesi. Bazı şiirler teknikten doğuyor belki ama bu şiirler dua gibi adeta.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Bir bahar gecesinin karanlığında, dikenler ve çamur içinde, Meriç’in sularından geçen küçük bir kız çocuğu… Ayağında ortopedik AFO’ları, gözünde kırmızı gözlükleri, sırtında ise Serebral Palsi’nin getirdiği o ezeli yorgunlukla…
On yaşındaydı. Ve yürüyordu.
Babası yılgınlığa kapılıp “Olmayacak, dönelim” demeyi düşündüğünde, cevap o küçük dudaklardan geldi: “Yürüyelim baba. Hicret için yola çıktık. Efendimiz de böyle hicret etti.”
O gece on iki kilometreyi tamamladı Zeynep Vildan Gözel. Kimi zaman babasının sırtında, kimi zaman annesinin omzunda, kimi zaman kardeşinin elinden tutarak.
Ama hep ileriye.
İşte o yürüyüşün devamı bir kitaba dönüştü: Mazlumun Duası.
Bazı kitaplar yazılmıyor yaşanıyor. Ve belki de merhum Cemil Meriç’in en ciddi yanıldığı şey buydu. “Yaşayan yazamaz, yazan yaşayamaz.” diyordu Meriç. Oysa dert öyle bir şey ki, acı o kadar muazzam bir dönüştürücü ki, kalemi dile getirebiliyor!
Edebiyat tarihinde öyle eserler vardır ki teknikle değil, yaşanmışlıkla doğuyor. Şiirin formu değil, içindeki nefes konuşuyor. Zeynep Vildan Gözel’in Mazlumun Duası tam olarak böyle bir eser.
Kitap bir şiir kitabı olmaktan çok, bir ruhun defteri. Bir çocuğun kaleme aldığı ama bir yetişkinin bile taşımakta güçlük çekeceği acılardan süzülmüş satırlar, kendi elleriyle çizdiği resimlerle buluşarak duygu atlasına dönüşmüş sayfalar boyunca.
Zeynep bugün çok yönlü bir sanatçı: şiir yazıyor, öyküler kaleme alıyor, resimler çiziyor, piyano çalıyor. Mazlumun Duası ise bu uzun ve zorlu yolculuğun ilk büyük içsel durağı; acıdan estetiğe, kırılganlıktan anlama uzanan bir köprü.
O gece
Zeynep’in ailesini anlamamak, bu kitabı anlamamak demek.
Ankara’da yaşayan öğretmen bir anne, öğretmen bir baba. İki kız çocuğu: biri Serebral Palsi hastası, epilepsi krizleriyle büyüyen Zeynep; diğeri küçük kardeşi Fatma. 15 Temmuz darbe girişiminden aylar önce başlayan cadı avı önce işlerini, sonra özgürlüklerini aldı bu aileden.
KHK’larla mesleksiz bırakıldılar. Ev baskınları, gözaltılar, gaybubetler… Zeynep’in aksayan tedavileri, bitmeyen epilepsi krizleri, küçük Fatma’nın “Babam televizyonlarda olduğu gibi öldü ve siz bana söylemiyorsunuz” diyerek hıçkırıklar içinde kaldığı o yürek parçalayan anlar…

Ve sonunda o karar: “Artık bu ülkeye ve insanlara verecek bir şeyimiz kalmadı. Ne olacaksa olsun, yola çıkalım.”
Meriç’i geçtikten sonra Zeynep günlerce epilepsi krizine girmedi. Yunanistan’daki mülteci kampında saatlerce ağladı ama. Kamp görevlilerinin çağırdığı Yunan psikolog, engelli bir kızıyla birlikte ölümü göze almış bu ailenin hikayesini duyunca onlarla dakikalarca sarılıp ağladı.
O gözyaşları bu kitabın ilk mürekkebiydi adeta.
Şiir ve çizginin ahengi
Mazlumun Duası, sıradan bir şiir kitabı değil. Her şiir Zeynep’in kendi elleriyle çizdiği resimlerle kucaklaşıyor; kelimelerle çizgiler, anlam ve imge yan yana yürüyor.
Okuyucu sayfaları çevirirken yalnızca bir şair değil, aynı zamanda bir ressam ve bir tanık olduğunu fark ediyor Zeynep’in. Bu iç içelik kitaba tuhaf ve güçlü bir bütünlük kazandırıyor: sanki şiirler yazılmamış, çizilmiş; resimler çizilmemiş, söylenmiş.
Şiir başlıklarının kendisi bile bir iç yolculuğun haritası gibi:
Her İnsan Ayrı Bir Hikaye… Hatıralar… Sonbahar Mevsimi… Ayrılık Acısı… Nevbahar Gelse… Beklenen Bahar… Ney Sesi… Zulümler Bitsin Artık… Yusuflar Dua Bekler… Bayram Olsa…
Bu başlıkları art arda okumak bile içi sıkıştırıyor insanın. Çünkü bunlar bir gencin hayallerini değil, bir çocuğun yaşadıklarını anlatıyor.
Kitabın ilk şiirinde Zeynep şöyle diyor:
“Her insan ayrı bir alemdir, vardır bir hikayesi.
Değil başkası başrolünü oynar kendisi.
Bir ömür geçer farkına bile varmaz.
Nefesler gebedir bedende son anlara…”
Bu dizeler bir giriş değil, bir manifesto gibi. Kitabın tümünü kucaklayan o büyük fikrin kapısı: her insan kendi hikayesinin tek sahibidir. Kimse o hikayeyi onun yerine yaşayamaz; kimse onu çalamaz.
Yıllar sonra, hicretin izlerini taşıyan kalemiyle Zeynep “Ney Sesi” şiirinde şöyle haykırıyor:
“Bir ney sesi gibi inlerken mazlumlar.
Kulak vermez dinlemez bencil yığınlar.
Zalim zulmetse de mazlumundur yarınlar…”
Bu satırlarda yalnızca bir kişinin acısı değil, binlerce ailenin susturulmuş çığlığı yankılanıyor. Zeynep bireysel olanı evrensel olana bağlamayı biliyor ve bunu herhangi bir edebiyat eğitiminden değil, doğrudan yüreğinden alıyor.
“Zulümler Bitsin Artık” şiirinde ise zulme maruz kalan her mazlumun adına konuşuyor:
“Kim ister yurdundan vatanından ayrı düşmeyi?
Toplayıp bavulunu başka diyarlara göçmeyi.
Ama bir zalim çıkıp pervasızca kılıç sallasa.
Çare bilir ayrılıp da vatandan yollara düşmeyi…”
Ve “Yusuflar Dua Bekler” şiiri, belki kitabın en yürek paralayan dizeleri:
“Bebekler analarıyla dört duvarlı mahpuslara atıldı…
Yeter artık esir tuttuğunuz Yusufların çığlığını duyun!”
Bu satırlar bir şiir değil, bir tanıklık belgesi.
“Ben şair değilim”
Kitabın en güçlü şiirlerinden biri belki de Zeynep’in kendi sesini en net duyurduğu “Şiir Yazmak ve Ben” başlıklı şiir.
“Benim adım Vildan, bir genç kızım.
İçimde birikmişti bin bir sızım.
Zor geçti kışım baharım ve yazım.
Gönlümü dökmektir derdim, ben şair değilim…”
Kitap boyunca dört kez yineleniyor bu ret: “Ben şair değilim.”
Ama işte tam da bu yüzden bu şiirler bu kadar güçlü. Çünkü Zeynep sözcükleri teknikle değil, bütün ağırlığıyla seçiyor. Formu değil, özü kucaklıyor. Ve sonunda o ret cümlesi kendini yalanlıyor: şair olmayan biri bu kadar derinden dokunabilir mi?
Acıdan estetiğe
Zeynep Vildan Gözel bugün Avrupa’da yaşıyor. Ameliyatlar geçirdi, diz kapaklarından operasyon oldu. Doktorlar dört yıl içinde hiçbir yardımcı araç olmadan yürüyebileceği müjdesini verdi. Üç dil konuşabiliyor. Sesli kitaplarla okuma pratiği yapıyor. Piyano çalıyor.
Ve yazıyor. Çiziyor. Üretiyor.

Acıdan estetik, kırılganlıktan anlam üretmeyi öğrenmiş bir genç sanatçı o artık. Mazlumun Duası bu uzun dönüşümün ilk büyük tanıklığı.
Bir çocuğun duası kadar berrak
O gece Meriç’i geçerken Zeynep şunu düşünmüştü: “Allah bizi görüyor. Efendimiz de böyle hicret etti.”
Bu kitabı kapatırken de aynı şeyi hissediyor insan.
Mazlumun Duası, ölçülerin değil yüreklerin değerlendireceği bir eserdir. Tekniğin değil yaşanmışlığın konuştuğu bir defter. Hem bir bireyin hem bir çağın acısını taşıyan hem şiiriyle hem çizimiyle hem de arkasındaki hikayesiyle bütünlüklü bir sanat eseri.
Ve belki de en güçlü yanı şu: bu satırlar bir yetişkinin kalemiyle değil, bir çocuğun kalbiyle yazılmış.
Bazen dünyanın en güçlü cümlesi bir çocuğun ettiği sessiz bir duadır.
Mazlumun Duası işte o duanın adı galiba!

Bu dünyada bir çocuğun kalbinden daha temiz ne var?
affedin, peşinen …
bu yavrucak burda olsaydı da inanın aynı başarı ile kutsanacaktı.Nereden mi ,biliyorum? Bu çok basit bir denklem.Anne ve baba sı yeni bir yaşam inşa etme kararını alıp imkansızlıkları imkanlı hale getirmek için ant içmiş gibiler…Demem o ki ,anne ve baba , beraberce dünyaya gelmesine sebep oldukları canlıyı yaşatma azminde olan idrakli büyükler.Sebepli,sebepsiz yavrularının hayatlarını örseleme maksatları yok. Belki kendilerine açılan açmazların cezasını çocuklarına çıkarmadan, günün rutinleri ile ilgilenerek daha imkanlı yaşamlara ulaşmayı,manüplatif davranışları sergilemekten kaçınarak , çıplak gerçekleri ajite etmeden kabullenip, neler yapmalıyız?, basamağına kolayca geçiveren kişilik davranışlarına sahipler.Böyle sınırları oldukça belirgin,yetki sınırları ihlali neredeyse hiç olmayan ailelerin çocukları anne ve babalarının sorumluluklarını hatta üzüntülerinin bile sadece taşıyabilecekleri kısmı ebeveynleri tarafından izin verilerek hissedebilecekleri paketlere dönüştürüldüğünde kişisel yaşamlarında tutunup anne babalarının hayatlarının gözlemcisi,çizimcisi,melodilendiricisi ,yazıcısı oluyorlar.Yani duygusal yıkım yaşamıyorlar….
Peki! bu şartlara sahip olamamış lakin zarif ,buruk,kırgın,hüzün bulutları yüreğinden hiç kalkamayan yavrucaklar,yetişkinler dilinin ucuna milyonlarca sözcük geldiği halde yaşamın adaletine güvenmediği için belagat ın en üst seviyesi olan “susmak” basamağını seçenleri kim görecek ,kim övecek,kim hatırlayacak,kim onların aslında sessiz kahramanlar olduğunu kabullenip yüreklerinden öpecek ? Kim ?
Allah biliyor ve görüyor. Ecrini dünyada ve ahirette Allah verecek.