Fatih 21 yaşında İstanbul’u fethetti, Descartes 24 yaşında felsefesini yaptı; peki milyonlarca 21-24 yaşındaki insan ne yapacak? Tanpınar’ın cevabı net: “Kesif yaşasınlar yeter.” Kesif yaşamak; cüzi bir insanı külli yapan, tek bir ferdi adeta bütün bir insanlık yapan sırdır. İnsanlığın bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey ise yeni bir vicdan kültürüdür; ahlaki pusulasını kaybetmiş dünyaya bu kültürü kazandıracak olan ne Batılı kafalar ne de tek başına herhangi bir harekettir. Diyalog, eğitim ve tekafülü hayatın her alanına yaymak için kesif bir çabaya hem bizim hem insanlığın ihtiyacı var.
KERİM BALCI | YORUM
Huzur romanında Ahmet Hamdi Tanpınar, kahramanı Mümtaz’a şunları söyletir: “Yolun büyüğü, küçüğü yoktur. Bizim yürüyüşümüz ve adımlarımız vardır. Fatih, 21 yaşında İstanbul’u fethetmiş. Descartes da 24 yaşında felsefesini yapar. İstanbul bir kere fethedilir. Usul Üzerine Konuşma da bir kere yazılır. Fakat dünyada milyonlarca 21, 24 yaşında insan vardır. Fatih ya da Descartes değillerdir diye ölsünler mi? Kesif yaşasınlar yeter. Yani büyük yollar dediğimiz şeyin büyüklüğü bizim içimizdedir.”
Kesif yaşamak ne demek?
Kesif yaşamak, Allah’ın milyarlarca kulundan birini Miraç Yolcusu, milyonlar Hasanlardan birini Ulubatlı Hasan, ninelerimizden bir nineyi Nene Hatun, Saidlerden birini Bediüzzaman, Fethilerden birini Fethullah Gülen Hocaefendi yapan sır. Cüz’î bir insanı, tikel bir ferdi, tümel yapan, bir fertken nev yapan, tek başına bir millet yapan, adeta bütün bir insanlık yapan sırra ‘kesif yaşamak’ diyelim ve şu soruyu cevaplamaya çalışalım: Biz, bu zamanda, kesif yaşayabilir miyiz?
İnsan, duygudan, düşünceden, sözden ve aksiyondan mürekkep bir kalp, kafa, dil ve beden haritası. Duygularını kesif yaşayanlar Mecnun olur, Mevlana olur, Yunus olur, Şeyh Galip olur, Itri olur, Dede Efendi olur, Wagner olur, Picasso olur aşkı maşuklarında fena bulma çizgisine kadar taşır, ölesiye sever, bir aşk metafiziği inşa ederler. Düşünceyi kesif yaşayanlar fikir çilesini çarmıha gerilmiş gibi yaşar, Gazzali olur El-Munkız Mine’d-dalal’i, Maymonides olur Kafası Karışıklara Rehber’i, Descartes olur Usül Üzerine Konuşmalar’ı, Kant olur Salt Aklın Eleştirisini yazar, aklın evrensel ilkelerini tesis ederler.
Onlarda düşünce fikir sancısıdır; şakak zonklaması ve kasık ağrısıyla birlikte gelir. Sözü kesif söyleyen bir mü’min, Mü’min-i Al-i Firavn olur, bir ömür boyu içinde sakladığı, gönül fırınında korlaşmış imanını bir kaderdenk noktasında konuşturur, sözleri Ezelî Kelam’a girer, ebedîleşir. Aksiyonunu kesif yaşayan bir Mus’ab, uzuvlarını kendinden önce Cennet’e gönderir; bir Ömer bin Abdülaziz iki buçuk yılda iki buçuk kıtayı refah ve adaletle doldurur; bir Tarık bin Ziyad gemileri yakar, dönüşü olmayan fethi başlatır; bir Fatih Sultan Mehmet gemileri karadan yürütür, iç fethini dış fetihle taçlandırır…
İnsan, terkibine giren unsurların bir veya birden fazlasını kesif yaşayabilir. Ne var ki onu küllîleştiren, onu bir bireyken bütün bir insanlık yapan, biraz da terkibinde olanın ötesine uzanması, kalıbından taşması, bunu yaparken de geniş insanlığın ihtiyaç lisanıyla yaptığı çağrıya cevap vermesidir.
Mevlana’yı büyük yapan sadece sevgi yüklü sözleri değildi. Biraz da o sözlerin Haçlı Seferlerinin paramparça ettiği Anadolu’ya Moğol İstilasının döktüğü kavim artıklarının sevgiye aç kulaklarına akmasıydı eserini ve ismini ibka eden. Büyük komutanlar büyüklüklerini savaş ve barış inşası dönemlerinde, büyük hekimler büyüklüklerini pandemilerde gösterirler. Gök yere yaklaştığında göğe yönelenler mana dünyamızın büyük erenleri oldular. İçten kaynaklanan, dışa uzanan gerçek büyüklük, zamanın ilcaatına ve muhatabın ihtiyacına mutabakatı ister.
Peygamber mucizelerinin gönderildikleri toplumların ya en çok ihtiyaç duydukları ya da en ziyade gelişmiş oldukları alanlarda gösterilmiş olmasının toplumsal liderlik adaylarına söylediği bir şey var; ya en çok ihtiyaç duyulana ya da en ziyade revaçta olana yönelmeli.
Kuşağın susuz kalmışsa Musa olacak, taştan su çıkarmanın yolunu göstereceksin insanlığa… Kuşağın tababette ilerlemişse İsevi nefes olacak, onulmaz hastalıklara şifa olacaksın… Zamanın, zeminin ve halin çağrısını dinlemeyenin daveti de dinlenilmez…
Yarınların en çok ihtiyaç duyulacak ve en ziyade revaçta olacak metaları neler olacak? Entelektüel kapasitelerimizi ve maddi kaynaklarımızı hangi alanlara yöneltmeliyiz ki hayatı kesif yaşamış olalım?
İnsanlığın gelecekteki en büyük ihtiyacının vicdan kültürü olacağı tavazzuh etmiş görünüyor.
İnsanlık seküler ahlakın üzerine bina ettiği kural tabanlı dünya düzenini kendi elleriyle yıktı. Son on yılda anayasal düzenler anlamsızlaştı, uluslararası mahkemelerin kararlarını uluslar dinlemez oldu. İnsan hakları söyleminin ancak bazı insanlar için vazedilmiş olduğunu acı bir ders olarak öğrendik. Bu sari hastalığın semptomları ister Gazze’de olduğu gibi soykırım boyutlarına varan kıyımlar olsun, ister Yemen’de olduğu gibi iç savaşlar, veya Türkiye ve Eritre’de olduğu gibi sistemik adaletsizlikler, Venezüela’da olduğu gibi post-modern korsanlık ve yağma faaliyetleri olsun, tedavi değişmez. İnsanlık yeni bir vicdan kültürüne muhtaç.
Ahlaki pusulasını kaybetmiş dünyamıza bu vicdan kültürünü kazandıracak artık felsefe ve ideoloji üretemeyen, her çözüm arayışını dönüp dolaşıp ya liberalizme, ya sosyalizme, veya son dönemde olduğu gibi faşizme dayayan Batılı kafalar olamaz.
İslam dünyasından nebean etmiş herhangi bir hareketin tek başına evrensel kabul görecek bir vicdan kültürü inşa edebileceğini de iddia etmiyorum. Fakat bir sacayağı hakikati bilinçlerin aralarındaki temasta arayan diyalog, diğer bir sacayağı insanda başlayan her problemi insana, ferde, bireye eğilerek çözmeye çalışan eğitim faaliyetleri, ve nihayet üçüncü sacayağı insanın kendiyle, öteki insanlarla, gelecek nesillerle, doğal çevresiyle, evrenle, hatta alem-i mananın sakinleriyle dayanışması anlamında evrensel bir tekafül olan yaşatma mefkuresi, yeni bir vicdan kültürünün, yeni bir insani medeniyetin kurucu koalisyonunda yer almaya adaydır. Diyalog, eğitim ve tekafülü hayatın her alanına yaymak için kesif bir çabaya bizim ve insanlığın ihtiyacı var.
Fakat benden bu kadar diyenler, kesif yaşıyor olamazlar. Yettinin esirleri, yattının esirlerinden ancak küçük himmetleri kadar büyüktürler.
Şu dakikada hayatının geri kalanını kesif yaşamak üzere kendi kendine söz verebilen bir okurum çıkarsa ne mutlu bana…

Allah razı olsun. niyet ettim dua buyrun inşallah.
Çok güzel bir yazı olmuş. Teşekkürler.
Yeniden, once kendi içimizde sonra dışarıya dönük olacak şekilde hizmetin default olarak sahip olduğu gönüllülük (sadece Allah rızası için yapılan iş diyorum ben ona) hareketlerinin başlaması gerekiyor.
– Eskiden bir dersane hocası normal bir maaş alırken talebeleriyle sanki dünyanın en yüksek maaşını alıyormuş gibi ilgilenirdi. Bu moda tekrar geçilmesi gerekiyor.
-Rehber abla, rehber abi sadece namazı orucu anlatmazdi. Matematik, kimya, biyoloji anlatırken bunları öğrenci kendi kafasında değerlerimizle yogururdu.
– Avrupa’da ıssız kalsanız bile geçim sıkıntısı yaşamıyorsunuz. Buna rağmen insanlar kendilerini geri çekiyorlar. Bazen dili bazen de iş bulamamayi kafalarında problem yapıyorlar.
– Bence radikal bir karar alıp öğretmen potansiyelini kendi dilinde eğitim verecekleri şekilde örgütlemek gerekiyor. ki AI dediğimiz şey gözlük veya kulakliklarla birleştiğinde dil problemi kalmayacak. Bu radikal kararı alıp okul, etüt merkezleri ivedi bir şekilde açılmalı.
– Promtu kendi dilinde iyi acikalayabilen mantigini iyi kurabilen insanlara ancak kendi dilinde eğitimle yetişebilir.
Sonsuz Nur kitabindan birazcik biseyler anlayabildiysem ‘Kesif yasamak Allah’ın milyarlarca kulundan birini Miraç Yolcusu yapti’ ifadesinde cok buyuk usul ve uslup kirilmasi oldugunu dusunuyorum. Efendimiz sizin ya da bir ademin tabiriyle kesif yasamasi neticesiyle bu payeyi elde ettigi anlami siyer felsefesine tamamiyla aykiri bir iddiadir. Hocamiz kursuden kac kez soyledi Levlake levlak.. kainatin oz nuru, mayesi Sonsuz Nurdur. Yoksa hasa arap collerinde birisi cok calisti goge yukseldi gibi yaklasim o Askinligi cok asagi cekmek olur. Cumle diger haliyle devam edebilir ama Sonsuz Nuru beserle ayni cumlede asla zikretmemek lazim. Niyetinizi anliyorum ama dedigim gibi Hocamiz ve Ustadimizdan O’nun gercek payesini ogrenme bahtiyarligina erdik elh.
kim var! ” diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert “ben varım! ” cevabını verici, her ferdi “benim olmadığım yerde kimse yoktur! ” duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik…bir hizmet hareketi…
Çok harika bir yazı, tanıdığım gençlerle de paylaşıcam, çok istifade ettik, teşekkür ederiz, yazmaya başlamanıza o kadar sevindik ki..
Bir önceki yazının devamı oldu benim için. İçerik ve uslup olarak ufuk açıcı ve motive edici.
Benliği bir kenara bıraktık mı bilemem ama bizi de aşmalıyız. Tek güzelin biz olmadığımızı unutmayalım. Evet mefkure odaklı yaşamak ama bu yolda ilerlerken sorgulamak, hikmete muttali olmak, ihmal ve ihanet ile mücadele etmek de bir borçtur.
Konumun hakkını vermek, harem dairesinde olmanın yükünü omuzlamak ve yeri geldiğinde bedeli ne olursa olsun, kolları açıp burası çıkmaz sokak diyebilmek de bir diyettir.
Başkasının günahları için ağlayalım ama onun faturasını adanmışlara da ödetmeyelim.