Kendini inkâr eden mahkeme

Analiz | Umut Atay

Bu başlığın ne anlama geldiğini açıklamaya başlamadan önce son haftalarda gazetelerde okumuş olabileceğiniz üç açıklamaya yer vermek istiyorum.

İlk olarak, Ankara Başsavcısı Yüksel Kocaman 15 Temmuz 2017 tarihinde verdiği bir röportajda, Türkiye’de darbeye teşebbüs suçundan bir yıldır yargılanan binlerce kişiyle ilgili bir takım bilgiler verdikten sonra şöyle bir yorumda bulunmuş: “Yargılama prosedürdür. Daha sonra AİHM’e  gidebilirler. Zekamızla alay edildiğinin farkındayız. Ama bizim için önemli değil bu. Şehit yakınları gazilerimiz morallerini bozmasınlar. Ağırlaştırılmış müebbet cezası alacaklar.

Türk İnfaz Hukuku sistemine göre, örneğin yüzlerce kişiyi öldürmekten en ağır cezayı almış, cezası kesinleşmiş ve infaz edilmekte olan bir hükümlüye bile uygulanmayan bir infaz rejimi, birçoğu ‘beraat etme ihtimali’ olan tutuklulara bugün uygulanıyor.

Sayısı binleri bulduğu tahmin edilen, birçoğu hakkında darbe teşebbüsüne iştirak değil örgüt üyeliği suçlaması bulunan bu tutuklular, siyasi iradenin baskısı nedeniyle yaklaşık 11 aydır ‘hücre’lerde tutuluyor ve keyfi olarak hükümlü haklarından bile mahrum edilerek hem kendileri hem de aileleri cezalandırılıyor.

İkinci açıklama ise, G-20 toplantısı yolculuğunda bir gazetecinin sorduğu “15 Temmuz yargılamalarının ağır yürüdüğüne ilişkin şikâyetler var, değerlendirmeniz nedir?” sorusuna Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın verdiği şu cevap: “CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanması kararının önemli buluyorum, yıl sonuna kadar ciddi manada mahkûmiyet kararları da gelecektir diye düşünüyorum.”

Son olarak, Hürriyet’in 13 Haziran 2017 tarihli haberine göre, yeni kurulan OHAL Komisyonu’nun üyelerinden Mustafa İkbal’in, komisyon henüz çalışmaya başlamadan ne tür karar vereceklerine dair önemli ipuçları barındıran açıklaması. İkbal, OHAL kararnamesiyle mesleğinden ihraç edilmiş kardeşi ile ilgili olarak, Cemaatin sendikasına üyeydi. Komisyona başvurması halinde ‘FETÖ’cü’ olduğuna karar vereceğini ve talebini reddedeceklerini söyledi.

Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında bir topluluk, sadece saatler içinde, kendisine darbe girişiminde bulunulan siyasi irade tarafından “silahlı terör örgütü” ilan edildi. Başbakan Binali Yıldırım’ın Fikret Bila’ya verdiği röportajda ağzından kaçırdığı sözler önemli.

Esas kanaati kendim oluşturdum. Cumhurbaşkanımızla istişare ederek, beraber konuştuk, bunun FETÖ’cülerin asker içerisinde bir kalkışması olduğu kanaatine vardık. (…) O anda doğru da olabilirdi, yanlış da…”

Bu kanaatle hareket eden yasama ve yürütmenin başı Erdoğan’ın bir grubu hedef göstermesiyle, 150 bin kişi hakkında yakalama kararı çıkarıldı. 50 binden fazla kişi hakkında tutuklama kararı verildi. Cezaevlerinde bu kişilere yer açabilmek için acilen af çıkarılarak (Sevan Nişanyan’ın tabiriyle it kopuk salınarak) cezaevleri boşaltıldı.

Aradan geçen 1 yıllık süre zarfında halen 50 binin üzerinde tutuklu bulunuyor. Bu rakamın yarısını ev hanımları, yanlarında bebekleri olan anneler, yaşlı ve ciddi hastalığı olan vatandaşlar oluşturuyor. Birçoğu çok ciddi sağlık tehlikesiyle karşı karşıya olsa da, ne cezaevleri tarafından ihtiyaçları karşılanıyor ne de yargı merciilerince itirazları ciddiye alınıyor. İhraç edilen 80 bin memur ve ailelerinin durumu da tutuklulardan çok farklı değil. Bu insanların, özel sektörde çalıştırılmamaları ile ilgili yapılan siyasi baskılar ve her gün ortaya çıkan yeni hukuksuz uygulamalar neticesinde, yaklaşık 1 milyon insan adeta ‘açlığa ve ölüme’ terkedilmiş durumda.

Bu sürecin işlemeye başlamasına kadar, bu topluluğun değil silahlı bir terör örgütü, adi bir suç işlediğine dair tek bir hüküm yoktu. Aksine aynı siyasi irade üyelerinin, daha 4-5 yıl öncesine kadar, bu grup hakkında övgü dolu sözleri, onlara verdikleri ödüller ve dünya çapında yapılan eğitim çalışmalarına kefil olmaya varan yakınlıkları, imzaları ve fotoğrafları mevcuttu.

Erdoğan’ın darbe teşebbüsünü “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirmesiyle birlikte, darbe teşebbüsü henüz devam ederken, Başbakanlığa bağlı olarak çalışan MİT tarafından darbeden önce hazırlanan (bunu HSYK yetkilileri açıklamıştı) listeye göre yaklaşık 3 bin hakim ve savcı hakkında yakalama kararı çıkarılıp görevden el çektirildi. Akabinde 4 binin üzerindeki hakim ve savcı, savunmaları dahi alınmadan meslekten uzaklaştırıldı. Geriye sadece ‘sakıncalı’ görülmeyen hakim ve savcılar bırakılmıştı. İşte böyle bir ortamda mağdurlar, tüm iç hukuk yollarını sonuna kadar tüketmiş ve tüm  mahkemelerden red cevabı almışlardı. TCK’ya göre ülkede yaşanan bu insanlık dramı çoktan soykırım suçunun maddi unsurlarını oluşturmuş durumdaydı.

Tr724 yazarı Akif Umut Avaz tarafından kaleme alınmış bir makalede çok ayrıntılı şekilde anlatıldığı üzere, Türkiye’deki yüzbinlerce insan, uluslararası hukuk kuralları ve kabullerine göre bu “soykırım” suçunun mağduru haline geldi. Hatta İsveç Parlamentosu’ndan birçok milletvekili, Erdoğan ve hükümet yetkilileri hakkında “soykırım, insanlık ve savaş suçları”ndan soruşturma açılması için Stockholm Uluslararası Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

Türkiye’deki bu mağdurlar, Anayasa’larının kendilerine verdiği hakla, son çare olarak AİHM’e başvurmuşlardı. Ancak AİHM, başvuruları aylarca beklettikten sonra nihayet darbe girişiminden 10 ay sonra, Türkiye’de kurulması planlanan OHAL komisyonunu ‘tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu’ olarak gösterip başvuruları reddetti.

Oysa, AİHM’in yerleşik içtihatlarına bakıldığında, bir iç hukuk yolunun “etkili bir yol” olabilmesi için asgari bağımsız ve tarafsız olması gerekir (Kayasu/Türkiye). Mahkemeye erişim hakkının teminat altına alınabilmesi için öncelikle ‘bağımsız ve tarafsız bir mahkemenin’ bulunması (Beaumartin/Frsansa) gerekir. Yine başvurulacak organ (özellikle yürütme organına karşı) bağımsız ve tarafsız değilse, ismi mahkeme de olsa, ‘mahkeme’ sıfatının kullanılmasını dahi hak etmez (Chevrol/Fransa). AİHS’in 13. maddesi kapsamında ise, tüketilmesi gereken iç başvuru yollarının asgari olarak çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği gibi usulî güvencelere sahip olması ve yürütme organına karşı bağımsız olması gerekir (Özpınar/Türkiye).

  • Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri ulusal ve uluslararası ceza hukuku kabullerine göre ‘soykırım suçu’ boyutuna ulaşmışken,
  • Telafisi imkansız zararlar her geçen gün artıyorken, ülkenin Cumhuriyet savcılarının yerini bizzat Cumhurbaşkanı, bağımsız mahkemelerinin yerini başsavcılar almış ve yargılamaların sonucu daha baştan belirlenmişken,

AİHM’in siyasi irade tarafından oluşturulmuş bir komisyonu ‘etkili iç hukuk yolu’ olarak göstermesi ve tüm başvuruları incelemeksizin reddetmesi bir çeşit hezeyandan başka neyle ifade edilebilir? İnsan hakları hukuçusu Kerem Altıparmak’ın da dediği gibi “bu karar, AİHM tarihinde verilen en kötü karar” olmayı başarmıştır.

AİHM’in aynı zamanda kuruluş sözleşmesi olan AİHS’in 53. maddesinde, ‘tanınmış insan haklarının korunması’ konu edinilmiştir. Hal böyleyken Türkiye’nin bir yıldır içinde bulunduğu durum ve yaşanan ‘hukuk cinayetleri’ karşısında alınan bu karar, mahkemenin ‘kuruluş amacını ve kendisini’ inkar anlamına gelmez mi?

Türkiye'de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin