Katar krizinden neler anladım? [Kemal Ay yazdı…]

Allah, Ortadoğu’yla ilgilenen diplomasi muhabirlerinin yardımcısı olsun. İşleri gerçekten zor. Sadece Ortadoğu ülkelerinin aniden değişen dış politikaları sebebiyle değil muhtemelen kontakta oldukları diplomatların en ufak bir inisiyatif hakları olmaması, onlardan aldıkları off-the-record bilgileri anında ‘çöp’ hâline getirebiliyor. Bunu, dünya medyasında konuyla ilgili yazılan analizlerden anlamak mümkün. Zaten Ortadoğu ülkelerinde medya sürekli iktidarlar tarafından iğdiş edildiği için, oralardan adamakıllı ‘bilgi’ almak zor.

‘Katar krizi’ bunun son örneği. Suudi Arabistan’ın (ve Batılı müttefiklerinin) uzun süredir ‘koltuğunun altında’ gezdirdiği, Yemen’deki savaşta kurduğu büyük koalisyona aldığı Katar’ın bir anda yine Suud yönetimi tarafından izolasyona uğratılması hemen herkesi şaşırttı. Medyada çıkan haberlerden anlayabildiğimiz kadarıyla, Suudi Arabistan’la Katar arasında uzun zamandır bir soğukluk varmış. ‘Varmış’ diyorum çünkü, ancak bugünden geriye bakınca ayan beyan görülebilen bir çatlak bu. Kökleri ‘Arap Baharı’ denilen o acayip döneme kadar gidiyor. O günleri hatırlıyor musunuz? Ortadoğu’da ‘takılmakta’ olan Batılı fotoğrafçıların, video çekip göndermeyi bilen teknoloji-sever turistlerin bir gecede ‘Ortadoğu muhabiri’ olduğu dönemler.

BÜTÜN DİKTATÖRLER DEVRİLECEK DİYE BİR ŞEY YOK!

Olay çok sıcak olduğu için Tunus’la başlayıp Mısır’la devam eden ‘devrim’ ateşi herkesi yakmıştı. Ortadoğu’da ‘diktatörler devrinin kapanacağı’ gibi iddialı analizler yapmayanlara kız vermiyorlardı. Kadim komplocular bu isyanları kimin başlattığına dair yazı-tura atadursun, önce Tunus’ta ardından Mısır’da diktatörler hakikaten devrildi. Olaylar Libya’ya sıçradı. Ortadoğu diktatörlerinin en ‘düşüğü’ orada yaşıyordu çünkü o dönem (sonra ondan daha ‘düşük’leri de peydâh oldu tabi). Bir zamanlar İtalyan sömürgesi olan Libya topraklarında kendi iktidarından başka bir şey bırakmamış olan Albay Muammer Kaddafi’nin ölümü çok perişan oldu. “Evlatlarım,” dedi Albay Kaddafi, “yapmayın ben sizin babanızım!” Onu evlatları öldürdü.

Ortadoğu’da diktatör çok. Olaylar Suriye’ye sıçrayacaktı. Fakat işler beklendiği gibi gitmedi. Rusya ve İran, ayaklarının altındaki halının kayacağını hissederek müdahale etti. “Altı ayda Esed devrilir” analizleri çöp oldu. Mücadele kesifleştikçe bir iç savaşa evrildi ve dış müdahalelerle birlikte Suriye’de alelacayip bir ‘vekâlet savaşı’ (proxy war) icat edildi. Neden sonra Ortadoğu masası şefler, Suriye’de Rus etkisinin çok eski olduğundan, İran’ın burayı asla kendi hâline bırakmayacağından, eğer burası da Irak’laşırsa mezhep savaşlarının bölgeyi kasıp kavuracağından bahsedilir oldu. Bunu neden daha önce söylemediniz? Bilmiyorduk. Hayır, olaylar çok ‘sıcaktı’ ve fırsat kollanıyordu.

KATAR’IN ARAP BAHARI’NDAKİ ROLÜ

İşte o sıcak günlerde gözden kaçan şeylerden birisi de, Katar’ın ‘Arap Baharı’ esnasında aldığı pozisyondu. Al Jazeera gibi muazzam bir ‘yumuşak güce’ (soft power) sahip Katar, bazı uç yorumlarda isyanların ‘sebebi’ olarak bile görülüyordu. Nitekim Katar yönetimi, Mısır’da ve diğer Arap bölgelerinde Müslüman Kardeşleri desteklemekten çekinmedi. Bir anlamda bölgedeki ‘siyasal İslamcılığın’ sponsoru oldu. Tek sponsor Katar mıydı? Bu desteğin arka planında Amerika’nın oynadığı rol neydi? Oğul George Bush’un “küresel terörle savaş” doktrini zaten bölgede ‘tabanı’ olan ılımlı İslamcılarla çalışmayı da içermiyor muydu? Belli ki önce Bush ardından Obama yönetimini buna ikna eden de, Katar sponsorluğunda Amerika’da ‘uzmancılık oynayan’ birileriydi (bu son yorum da şimdilerde Obama dış politikasını parça pinçik edenlerin çıkarımı).

İRAN’LA YAKINLAŞMA VE TRUMP

Katar’ın tek günahı Arap Baharı’nın ‘ebeliği’ değil elbette. Bir de ‘İran’ meselesi var. Amerikalılar bunu, “Son 40 yıldaki statükoya karşı çıkmak” olarak adlandırıyor. Yani Katar, Ortadoğu’da son 40 yıldır İran ve Suudi Arabistan kutupları arasında şekillenen oyunu ‘bozmakla’ itham ediliyor. Ortadoğu’da İran’ı tutanlar da, bundan dolayı Suudi Arabistan’a ve ABD’deki anti-İran koalisyonuna (Trump’ın favori generalleri mesela) öfke kusuyorlar. Evet, denklemde Trump da var. Şu geçenlerde Suud Kralı Selman ve Mısır Devlet Başkanı El Sisi ile birlikte ‘ışıklı topun’ üstüne el basıp “Ortadoğu’yu İranlılara bırakmayacağız!” yemini ettikleri fotoğrafı hatırladınız değil mi? Trump, Katar krizi patlak verir vermez Twitter’dan Suudlara terörü kim destekliyorsa onu dışlayın dediğini, Arapların da Katar’ı işaret ettiğini açıkladı.

KATAR’I NİYE SATTILAR?

Bir nevi, “Tanrılar kurban istedi!” hikâyesi. Körfez’deki Araplar da küçük ama akıllı kardeşleri Katar’ı sunağa yatırdılar. Burada Birleşik Arap Emirlikleri’nin de bir ‘ihanet’ hikâyesi vardır illa ki. Arap sermayesi, sadece ticarî yatırımlarla değil Amerika’daki düşünce kuruluşlarında (think tank) çalışanlara ödemeler yaparak da Washington’da lobicilik yapıyor. Bu, artık bilinen bir yöntem. Mevcut şartlarda ‘ayıp’ da değil. Tabi e-postalarınıza sahip çıkmanız şartıyla. Katar krizinin ortasında, BAE’nin ABD’deki elçisi Yusuf El-Otaiba’nın e-postaları sızdı ve orada Obama yönetiminin de Katar’a karşı pozisyon almayı düşündüğü bilgisi vardı. Ama daha ‘önemlisi’ Arap sermayesinin ABD’deki bazı ‘uzmanlar’ aracılığıyla ciddi anlamda ABD dış politikasını ‘zehirlediği’ yorumlarına sebep oldu.

Birleşik Arap Emirlikleri bu sızıntıdan sonra Katar’a karşı Suudi Arabistan’ın yanında yer aldı birden. Ancak Katar’la bölgede bir nevi ‘rekabet’ yaşadıkları da sır değil. Bilhassa İngiltere üzerinden çok sayıda yatırım çeken BAE ve Katar, Dubai ve Doha gibi iki önemli ‘finans merkezinin’ Ortadoğu’da parlamasına sebep olmuştu. Avrupa, BAE’yi o kadar çok sevdi ki, vatandaşlarına Şengen bölgesinde serbest dolaşım hakkı bile verdi. (Bu arada hatırlar mısınız bir ara yandaş medyada, Türkiye’de BAE destekli bir darbe yapılacağı haberleri çıkmıştı. Katar’la BAE arasındaki ‘kıskançlığa dayalı kardeşlik’ hikâyesinin bir sürümüydü galiba o da.) Ancak BAE’nin politik anlamda daha ‘dengeci’ bir rol üstlendiği, Katar gibi ‘boyundan büyük işlere’ kalkışmadığı ortada.

GENÇ KATARLIDAN ÇEKİNİYORLAR

Bu hikâyeden Katar’la ilgili şüphelerin hep tedavülde olduğunu anlıyoruz. Parasını sevmişler ama kendilerini pek sevmemişler. Şeyh Tamim Al Tani, 1800’lerden bu yana Doha’yı ve çevresini yöneten ailenin son jenerasyonu. 33 yaşında tahta çıktı. En genç dünya liderlerinden biriydi. Babasının ‘denge’ politikasına karşılık, pro-aktif bir dış politika tercih etti. Muhtemelen dünyadaki yatırımlarına güvendi. Türkiye ile ilişkileri malum. Üvey annesinin harcamalarına kızdığı için babasına silah çekmiş bir adam Şeyh Tamim (aslında buna 15 Temmuz gecesi Türkiye’ye asker göndermesini de eklemek lazım, Ortadoğu’yu mafya babaları gibi yönetiyorlar resmen). Suudi Arabistan’ın onun yerine tekrar babasını istediği yönünde söylentiler de var, muhtemelen ‘idare edilmesi kolay’ olduğu için. Baba Al Tani’nin de Suud yönetimi ile rahatlıkla ‘iş tutabileceği’ konuşuluyor.

IŞİD YOK OLMADAN HEMEN ÖNCE

Yine ‘tanrılar kurban istedi’ kısmına dönersek işin içinde bir de ‘teröre destek’ var ki, tadından yenmiyor. Suudi Arabistan koalisyonu, Katar’ı IŞİD başta olmak üzere Suriye’deki teröre destek vermekle suçluyor. Financial Times’a göre IŞİD’e 1 milyar dolar fidye verilmiş (hem de develerle). Yani hem İran’a yakınlaşıyor Katar, hem de İran’la Suriye’de çarpışan hatta daha dün Tahran’da saldırı düzenleyen IŞİD’e destek veriyor. (Böyle bir şey olamaz demiyorum, bu işler çok karışık işler, her şey olabilir.) Ancak Suriye’de Sünni grupları kimlerin finanse ettiği biliniyor, hatta sümenaltı edilen ABD Kongre raporuna göre 11 Eylül’de de Suudi Arabistan’ın parmağı olduğu, uzun zamandır diplomatik kanallarda yankılanıyor. Peki, şimdi durduk yere Suudi Arabistan’ın “bir, iki, üç tıp!” deyip o an hareket hâlindeki Katar’a yüklenme sebebi sadece İran’la yakınlaşma olabilir mi? Yoksa acaba Rakka operasyonunun başlamasıyla IŞİD’in karargâhlarından çıkacak belgelerle ilgili olarak bir çeşit ‘ön alma’ yöntemi mi izliyor Riyad yönetimi? IŞİD’i kim ‘yok ederse’ ihaleyi istediği kişiye yıkma hakkını da elde edecek çünkü.

PETROLDEN BAHSEDELİM BİRAZ DA

Tabi bu Washington’daki İran-karşıtı yeni koalisyon için de bulunmaz fırsat. Ortadoğu’daki dengeleri hep olduğu gibi tutmanın ve bu eski dengeden yine en çok faydalanan olmanın yollarından biriydi bu. Bu denklemde peki Rusya nerede duracak? Rusya ile İran arasında da oluşmaya başlayan çatlaklardan su sızacak mı? Sünni koalisyon sadece İran-karşıtı olarak mı konumlanacak yoksa Rusya’yla ilişkilerde de bir soğuma görülecek mi? Bu arada o kadar Ortadoğu dedik bir kere bile ‘petrol’ demedik. Petrol fiyatlarının düşüklüğünden herkes şikâyetçi, ABD Dış İşleri Bakanlığı’nın başına ‘petrolcü’ Rex Tillerson’ı boşuna oturtmamışlardır herhalde. Amerika’nın gerçi dışarıdan gelecek petrole bağımlılığı giderek azalıyor ama petrol fiyatlarının yükselmesi için Ortadoğu’ya hâlâ ihtiyaç var. Savaş mı olur, ekonomik kriz mi olur, adını siz koyun.

Son olarak, Türkiye’nin bu oyunda Katar’dan yana tavır alması, kaçınılmaz görünüyor. Çok önceden verilmiş bir karar sanırım bu. Eğer şu anda Ortadoğu’da yeniden inisiyatif alanlar, Arap Baharı defterlerini açacaksa, Türkiye’nin tek problemi Katar’la yan yana olmak değil muhtemelen.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin