Karşı sessizlik

YORUM | BEDRİ ÖZDEMİR

Girişe bir cümle yazabilirse insan, belki bir şeyler anlatabilir.. Ama o başlangıç nerde, o ilk söz nerde ve nasıl bir tılsımın içinde ey okur?

Adorno’nun, bir buçuk milyon insanın katledildiği o menhus kamp için “Auschwitz’ten sonra şiir yazılmaz,” dediği ruh haline geldik dayandık. Ne yazmak, yazabilmek ne de susmak, susabilmek!.. Sonuç itibariyle bu da bir sessizlik, başka bir sessizliğin neden olduğu karşı bir sessizlik. Bir sessizliğe verilebilecek en iyi yanıt demek ki bu.

Günlerdir nereye dönüp baksam hep aynı resim zihnimde. Sakız Adası’ndaki o kimsesiz ve yapayalnız mezarların resmi: Mezarlar, deniz ve ufukta Türkiye. Mezarların başında iki büklüm bir anne, çöküp kalmış bir baba ve en yakın planda bir kürek. Ötesi yok. Ötesi hiç! Ötesi bütün anlamların dışında anlamsız ve bütün cümleleri boğan bir susku.

Yüz binlerce insanın mesleğinden edilişini, bir o kadar kişinin tutsaklığını, sayısı belirsiz işkenceyi ve bu işkencelerin neden olduğu ölümleri görmezden gelenler, susanlar ve hatta susamayıp, “dahası,” diye haykıranlar bu acı resmi görünce belki bir twitle yüreklerini soğutmuşlardır. Bilmiyorum, bakmadım.

Memlekette o kadar kadın örgütü, çocuk derneklerinin masum yüzlü(!) mihmandarları, sessizliklerini belki bu resmin karşısında bozmuşlar ve o bayramlık ağızlarını bir cümlelik açıvermişlerdir. Bilmiyorum, okumadım. Bilmek istemiyorum ve artık umurumda da değil.

Umurumda değil her laf başında insan haklarından dem vuran ama gözlerinin önündeki vahşete bir kelime edememiş kahraman söylemlerin pısırık kitleleri!..

Umurumda değil ezilmiş, katledilmiş halkların acılarını savunuculuğa çıkmış ama kendisinden olmayan, kendine yakın bulmadığı canların kıyımına lal kesilmiş soykırım lafazanları!..

Umurumda değil bu karanlık  iktidar zorbalığında güya iyi polisi oynamaktan öte bir maskaralığı kalmamış, zulme koltuk değneği olmakta alabildiğine mahir muhalefet partilerinin adamları, destekçileri ve de oydaşları!..

Umurumda değil camileri parti propaganda binasına çevirmiş, çay ocaklarını yalan, iftira, karalama manşetlerinin lağım müsveddeleriyle donatmış, engizisyoncu kılıklı, hım hım ağızlı ihtiyarları!..

Umurumda değil sahte sıfatları ekranlara kazınmış hukukçu, tarihçi, araştırmacı, yazar diye iplerinden program program gezdirilen Karagöz göstermeliği televizyon fedaileri!..

Umurumda değil, “aslında insan üzülüyor AMA” diye dünyanın gelmiş geçmiş en alçak sözüyle hamile kadından, kundaktaki bebeğe kadar kara çalmaya sıkılmayan çürük vicdan figüranları!..Umurumda değil çünkü bu zulme boynu kıracak kadar başlarını çeviren, feryatları bastırabilmek için avuçları patlatıp alkışlayan bunlar ve avaneleriydi. Bir kere bile ardına düşmedikleri iftiralarla, hukuk önünde bir kere bile yüzleşmeyi göze alamadıkları peşin yargılarla, “Biz böyle kabul ettik, size bunu layık gördük, ne diye direniyorsunuz” diye Kafkaesk manalarla insanın gözüne bakan bunlar ve de nice taifeleriydi.

Umurumda değil çünkü aldıkları havayı solumanın ıstırabı var içimde. Konuştukları dille yazmaya yeltenmenin ıstırabı ise bambaşka. Belki de bu son cümlemden Türkçeyi konuşmak istemeyişime dair işaretler bulup sevinirler. Belki de evvelce adını koyamadıkları bu hainliğine isim bulup kendileriyle bir kere daha iftihar edebilirler. Etsinler, ediyorlar zaten.

Ama şunu soran yok: Eğer bir toplum böylesine ağır bir belayı bu kadar sorunsuz, bu kadar tabii bir dille karşılayabiliyorsa o toplumun bütün değerleri sorgulanır. Yaşantısı sorgulanır, tarihi sorgulanır, dini, dili sorgulanır.

Sorgulanıyor zaten: Kitlelerin deizme kaydığı söyleniyor, niye? Gençler kimliksizliği bir kimlik gibi kuşanıyor, niye? En güvendikleri, en övündükleri mekteplerde ibadetler gün gün eriyor, niye? Belediye imkânlarıyla besledikleri dışında iki kelam konuşabilecek, iki satır yazabilecek kimleri var ve değilse niye?  Enteresan laflarından öte bir yaraya merhem olmuş, cafelerin, fanzinlerin kukumav kuşları dışında kaç adam yetiştirmişler ve değilse niye?

Ama onların bu sorularla düşünmeye vakitleri yok. Çünkü onlar ülkelerin kıskandığı, tarihlerin korktuğu büyük oyunları görüp bozan nesil!

İyi de insan demez mi bunlara: Bütün büyük resimleri çözdünüz amenna, bütün oyunları bozdunuz amenna, tarihi değiştirdiniz ve düşmanı korkuttunuz amenna ama burnunuzun ucundaki sorunların görme niyetiyle bir defa aynaya bakmayı denediniz mi ve değilse niye? Önünüze konan sofraların kimlerin emeği, kimlerin hakkı, kimlerin gözyaşı diye bir kere sual ettiniz mi ve değilse niye?

Ama yiyin efendiler, size kim ne karışır. Kayyımlar atadığınız insanların alın terleriyle kurulan sofralarda boğuluncaya kadar tıkının, belediyelerin bal akan musluklarından şişin yarılın size kim ne karışır! Yiyin siz ki hakikatin müjdelenmiş süvarilerisiniz! Helaldir, ganimettir, humustur, muştudur, yiyin! Siz ki, küffarı safa dizen onlara el öptüren, beklenen kumandanların mürailerisiniz, yiyin!

Yiyin ve asırların panteonuna dantelli kefenlerinizle çıkıp kendi övgülerinizde kendinizi kutsayın! Sophokles’in korosu çekilsin aradan, sizin övgüleriniz size yeter. Dionysos çekilsin, sizin neşeniz size yeter ve maskeleriniz düşsün sizin yüzsüzlüğünüz size yeter. Sirenlerin şarkıları sussun, sizi kayalara sürükleyen kahramanlık şarkılarınız size yeter.

Yeter yetmesine de artık sabah oluyor, sazlar yavaş yavaş susuyor beyler. Oyunsa bitiyor ve herkesin kendi elbiselerini giyip kendi evlerine gitme vakti geliyor. Ey sahnelerin kralları, kahramanları ve Olimpos’un kendi sesine vurgun kulakları! Duydunuz mu oyun bitiyor. Mükellef zehir sofralarında şişirilen göbeklere bedel ödeme vakti geliyor. Araya adamlarınızın giremediği, kartvizitlerinizin kaale alınmadığı bir hesap günü geliyor.

Ben cezaevlerine doldurduğunuz insanlardan, suyun öte tarafın sürdüğünüz acı dolu yüzlerden o hesap gününe dair bir kaçış bir endişe görmedim. Ama umutla, sabırla o günü bekleyen yığınla insan gördüm.

Sizler ey eğreti sahnelerin şaşaalı süvarileri! Sizler etrafınızda bu yüzleri görüyor musunuz? Hodri meydan! Derdim, diyecek bir sözüm olsa. Ve yine hiç kimse kendine alınmazdı neticede.

Yine hicran ile çılgınlığım üstümde, deyip oturuyorum yerime Akif gibi. Eşlerinde, aşiyanlarında bekleyecek baharları bırakılmamış tecritlerin, sürgünlerin bülbüllerinin sükûtuyla doluyor içim. Ve yeniden o resme dönüyorum. Resmin en yakın planında duran küreğe takılıyor yine gözlerim. Bir öfkeyle mi fırlatıp atılmış geriye? Onu kim bulmuş ve hangi çaresizliğin içinde kimlerden istemiş? Babanın yorulduğu yerde ana da alıp ellerine toprakları usul usul kazmış mı?

Kim kendine ne adı, ne unvanı, ne görevi verirse versin, anladığım şu: Seslerine lal kesilinen, acılarına kulak tıkanan ve yetinmeyip malları ganimet sayılan, işlerinden, eşlerinden, canlarından edilen bu insanlar dönüp tek kelime etmemişlerse hesap gününü beklediklerinden. Gördüğüm nice insan bütün defterlerin açıldığı bir hesap gününe hazırlanıyor ve ona tutunuyor, onunla ayakta duruyor nice zamandır. Güneşin bir mızrak boyu yüksekte durduğu o yerde güneşin yakacağı değil de aydınlatacağı, hiçbir şeyin araya giremeyeceği ve gölge edemeyeceği yerde hesaplaşmayı bekliyor.

Kimse bu karşı sessizlikten zulmüne, hoyratlığına bir haklılık payı çıkarmasın. Bu kadar insanı tutan gelecek olan o hesap gününden başka bir şey değil.

Söyleyeyim, dedim.

1 YORUM

  1. Evet, Hesap gününde yapılanların hesabının sorulacağından başka ümidimiz yok.bu dünyada da sorulur mu diye azıcık bir ümit var. Duygulara tercüman olan yazı için Allah Razı olsun..

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin