Kardeşin Kardeşle İmtihanı: Cemel

YORUM | REŞİT HAYLAMAZ 

Fotoğrafın bütününü görebilmek için Cemel yoluna devam ediyoruz… Hatırlarsanız, yol ayrımına gelinmiş ve taraflar arasında karşılıklı bir sulh akdi sağlanmıştı.

Bütün içtenliğiyle samimiyetin ortaya konulduğu böyle bir zeminde şimdi sırada geri dönmek vardı. İki taraf da ikna olmuş ve evli evine köylü de köyüne dönecekti.

İşin burasında Âişe Validemiz’de (radıyallahu anhâ), alışık olunmayan bir değişiklik görülmeye başlandı. Ciddi bir nedamet içindeydi ve her halinden pişmanlık süzülüyordu! Hiç vakit kaybetmeden sordu:

“Burası neresi?”

“Hav’eb!” diye cevapladılar.

Eli-kolu kırılıvermişti sanki. Büyük bir üzüntüyle, “Hav’eb mi!?” diyerek duyduğunu teyid etmek istedi ve ardından ilave etti: “İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râci’ûn!”

Halinden, dediklerinden ve durup dururken bir anda soluvermesinden kimse bir şey anlamadı. Bir farkla ki şimdi, önceki hâlinden daha da mahzun duruyordu. Sanki aldığı cevap daha da üzmüştü O’nu; endişe ve merakı, telaş ve ürpertiye dönüşmüş, ellerini birbirine vurarak dövünüp duruyordu.

Pür-dikkat bekliyor, bu değişimin sebebini öğrenmek istiyorlardı. Çok geçmeden, hüzün ve pişmanlık yüklü şu cümle döküldü dudaklarından:

“Vallahi, Hav’eb köpeklerinin sahibi benmişim meğer; hemen dönmemiz lazım!”

Yine bir şey anlamamışlardı. Üstelik mesele daha da girift hâle gelmiş ve son cümleyle birlikte meraklar daha da artmıştı. Bakışlarıyla adeta, “Olup bitenleri anlatmadan bir adım atmayız,” demek istiyorlardı.

Çaresizdi ama hakperestlikten de ödün vermiyordu. Döndü ve nihayet, “Ben Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) duydum.” diye başladı sözlerine. “Hâne halkını kastederek bir gün, ‘Vay, aranızdan birisinin haline ki Hav’eb köpeklerinin sesleri yükseldiğinde aklı başına gelecek!’ buyurmuştu. Hatta o gün ben, bir miktar tebessüm etmiştim de bana, ‘Dikkat et ey Hümeyra! Sakın o sen olmayasın!’ ikazında bulunmuştu.”

Mesele şimdi anlaşılıyordu; meğer Annemiz’i hüzne boğan şey, kulağına gelen Hav’eb köpeklerinin sesiydi! Neredeyse yüzünde renk kalmamış, damarlarındaki kanın çekildiğini hissediyordu. Hem pişman hem de perişandı; dün verilen gaybî bir haberin bugün zuhûru karşısında bir taraftan, “Sadakte yâ Resûlallah!” diye haykırsa da diğer yanda o gün kastedilenin kendisi oluşu bitirmiş O’nu!

Geri dönüş kararının ne kadar isabetli olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyordu; geceyi burada geçirecekler ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Medîne’nin yolunu tutacaklardı.

Olmadı!

Derler ya yangını başlatabilir veya halkı sokağa dökebilirsiniz ama gidişatı kontrol garantiniz yoktur!

O gün de öyle oldu.

Fırsat kollayan ve işin başından beri yalan üzerinde bir dünya inşa edip insanları kamplara ayırmayı ve kardeşi kardeşle vurmayı planlayan irade iş başındaydı. Gelinen noktadan geriye dönüşün olmaması gerektiğinin farkındalardı ve Şeytan’a şapka çıkartacak yeni bir oyun kuruyorlardı!

Ne de olsa onlar için bu, hayat-memat meselesiydi; aksi taktirde biteceklerdi! Her ne kadar sokağa hâkim olsalar da içeride vahdeti temin eden hilâfet makamının önünde daha fazla duramazlardı!

Yeri geldiğinde en vahşi hayvanların bile kenara çekildiği yerde vahşette sınır tanımayan bir plan kurgulamışlardı. Kılık değiştirecek ve gecenin karanlığında iki tarafa birden saldıracaklardı! Hazreti Ali (radıyallahu anh) ve yanındakilere saldırırken Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) adını, Âişe Validemiz ve yanındakilere saldırırken de parola olarak Hazreti Ali’nin adını kullanacaklardı! O gün ellerinde olsaydı, adam gönderip karşı taraftan bir diğer safa füze de fırlatır, infial meydana getirebilmek için yeri geldiğinde en temel mabedi de yıkarlardı!

Zâhirî görüntüye göre sokağın nabzını elinde tutan görünürdeki aktör, hırs küpü ve zaaflarının esiri İbn-i Sebe’yi aşkın bir plandı bu! Arkasında, binlerce yıllık bir devlet geleneği ve imkanları olmadan cesaret edilemeyecek bir kurguydu, aynı zamanda.

İçinde binlerce Sahâbe olan cemaatin hiç aklına gelmeyecek, hatta insanlıktan nasibi olan hiç kimsenin ihtimal vermeyeceği bir ihanetti.

İnsan olan bunu yapar mı?

Zaten, insanlığı suretinden ibaret sırtlanlar yapıyordu! Âyet ve Hadîs kullanarak figüre ettikleri, dinî argümanlarla galeyana getirip sokağa çektikleri kuru kalabalıkları da süfli emellerine meze olarak kullanıyorlardı!  

Dediklerini yaptılar, karanlığın en koyu demlerinde iki tarafa birden saldırıverdiler! Planladıkları gibi Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ) ve beraberindekilere saldıranlar, kendilerini Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh) askerleri olarak tanıtıyor, Hazreti Ali’ye saldıranların kirli ağızlarında ise Âişe Validemiz’in adı dolaşıyordu!

Her dönemde olduğu gibi yine maskeler ardına gizlenmiş ve mertçe er meydanına inme cesareti gösteremeyen insan suretli sîret değiştirmiş mahluklar, hayırda ittifak edip ahd ü peymanını yenilemiş dünyanın şahidi olduğu en samimi iki cemaati, karmakarışık bir savaşın içine çekiyordu! Aslında bu savaş, sanıldığı gibi Hazreti Ali ile Hazreti Âişe (radıyallahu anhümâ) ve onlar etrafında temerküz eden hasbîlerin savaşı değildi; hakikat düşmanı Allah belası bir iradenin, fütüvvet sürecindeki İslâm ile savaşıydı! 

Bir de senaryo gereği ortalıkta dolaşan “felâket tellalları” vardı; kendilerine ihanet edildiğini tekrarlayıp “imdât” dileneceklerdi! Filmin hangi dakikasında seyircinin ne türlü bir tepki vereceğinin hesabını yapan senarist, yine iş başındaydı. Hiç olmaması gereken bu fiili durum karşısında herkes, bir diğerine “hâin” nazarıyla bakacak ve bu yara bir daha kapanmayacaktı!

Kendi ikbali için kalabalıklara sinek muamelesi yapan şark kurnazlığı bir kez daha hortlamıştı; göz gözü görmeyen gece karanlığında büyük bir panik oluşmuş ve kan gövdeyi götürüyordu!

Kitlelerin aklını kilitleyen bir taktikti bu. Öyle ki canını kurtarmak isteyenin, kılıcına sarılmaktan başka çaresi yoktu! 

Cemel’in pimi çekilmişti!

Daha birkaç saat öncesinde yollar, karşılıklı sulh akit edilerek ayrılmamış mıydı?

Aklı başında olanların, “Durun! Yapmayın!” diye yankılanan itidâl çağrıları çoktan anlamını yitirmiş, kimsenin bunu duyacak mecâli kalmamıştı. Hislerin galip geldiği yerde akıl ve muhakeme atâlete uğramıştı, zira ne gelip de kendilerinden yardım dilenenlerin kim olduğunu sormak akla geliyor ne de kalabalığa saldıranların yüzüne bakıp tefrik etmeyi düşünebiliyorlardı!

Ok yaydan çıkmıştı. Kimin kime vurduğu belli olmayan bu can pazarında, can kardeş, kan kardeş, Rabbi bir, kitabı bir, peygamberi bir, inancı bir, kıblesi bir, binlerce müşterek birlikteliği olan vahdet cemaati, birbirine kılıç kaldırmış, daha kötüsü ortadan ikiye bölünmüştü!

Neredeyse her yıl birbiriyle yaka-paça olan Bizans ve Acem diyarının bayramıydı, o gün…

Artık ne Halîfe Hazreti Ali’nin nasihatleri ne de Âişe Validemiz ile Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr’in (radıyallahu anhüm) gayretleri bir fayda veriyordu.

Akan her damla kan, yeşeren ümitleri de alıp götürüyor, kimsenin kimseye itimadının kalmayacağı karanlık bir gece yaşanıyordu! Öyle bir can pazarı ile karşı karşıya idiler ki müdafaa için kılıç kullanmadıklarında canlarından olacak, intikam duygusuyla hareket edip karşı saflara saldırdıklarında da kardeş kanına girmiş olacaklardı.

Ne çetin ne müthiş bir imtihandı bu!

Bu arada, İbni Sebe’ ve adamları Âişe Annemiz’e de (radıyallahu anhâ) yönelmiş, onun üzerine bindiği hevdeci oklarının hedefi hâline getirmişlerdi. Lafa geldiklerinde “Anne” dedikleri Annemiz’i (radıyallahu anhâ), mü’minlerin annesini de öldüreceklerdi! O kadar atmışlardı ki içinde bulunduğu hevdec, saplanan oklarla kirpi gibi olmuştu! Annemiz, “Allah! Allah! Allah’tan korkun! Yarınki hesap gününü hatırlayın!” diyordu ama onu da duyan yoktu.

Hazreti Ali’nin yüreği ağzına gelmişti. Ayakta duran devenin üzerinde açık hedef hâline gelen Âişe Validemiz’i kurtarmak için üzerine bindiği deveyi yere indirmek gerekiyordu ki o gün bu yiğitliği de yine Hazreti Ali (radıyallahu anh) yapacaktı.

Ne var ki bu arbedede o gün, sadece Annemiz’i korumak için yetmiş can şehîd düştü.

Hedef haline getirilen deveden dolayı adına “Cemel” denilen bu gece, her geceden daha karanlıktı. Sahâbe’nin önde gelenleri dahil bu arbedede, Kur’ân’ın nüzûlüne şahit olmuş, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) rahle-i tedrisinde yetişmiş veya saff-ı evveli teşkil eden ashâbın terbiyesinden geçmiş on binden fazla insanın hayatı son buldu.

Kıyılan bir canın (Hazreti Osmân) hesabını sormak için çıkılan yolun bedeli çok ağır oldu. Şüphesiz, şartların bu kadar çetin olduğu demde her iki tarafın duyarlılığı meseleye hâkim olmasaydı, bu bedel çok daha vahim olacaktı! İç unsurları harekete geçirip kendilerini her daim görünmez kılabilen oyun kurucuların planladığı ardı arkası gelmez vahşet sarmalını, şüphesiz o geceki bu duyarlılık bozdu. 

Nasıl mı?

Onu da haftaya konuşalım.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin