Kapıdaki felaket!

YORUM | M. NEDİM HAZAR 

Toplumların yozlaşması topyekûn oluyor ne yazık ki…

Bir toplumun çürümüşlüğünü görmek için ahlaki ve etik değerler kadar, mimari, sosyal ve ekonomik değerlerine de bakmak gerekiyor.

Son birkaç yıldır iktidar kendi ajandasına göre ülkeyi siyasal ve sosyal olarak bambaşka bir raya oturtma çabasının meyvelerini görüyor. Ve biz, kent dokularına bakarak bu yozlaşmanın neticelerini rahatlıkla görebiliyoruz maalesef.

İşin fenası ise İstanbul gibi ülkenin can damarı olan bir şehir, çok büyük bir deprem felaketi bekliyor. Eli kulağında olan bu felaket kısa zaman içinde gerçekleşirse, korkarım ki yaşanan sadece bir doğal afet değil, aynı zamanda korkunç bir toplumsal yıkımın finali olacak.

Hemen her konuda geçmişi kendine örnek aldığını söyleyen iktidar ve saray, ne yazık ki bu konularda bambaşka ve gecekondu olarak tanımlayabilecek bir zihniyete sahip.  

İşin sorumluları ne derece farkında bilemiyorum ama Samiha Ayverdi Hanım’ın vaktiyle kaleme aldığı İbrahim Efendi Konağı’nda denk geldiğim ecdadın yerleşme mantığı ve mahalle yapısı beni derinden etkiledi. Buyurun beraber okuyalım:

“Binlerce yıllık gelenekselleşmiş Türk psikolojisi, bir merkez etrafında toplanmayı çok sevmiştir… Ondaki bu merkezleşme insiyâkı (iç güdüsü) bilhassa sosyal düzende en sarih (açık) ifadesini bularak, aynı motif, iç içe daralan halkalar gibi, mahalle teşkilatına ve aile çevresine kadar inerek, içtimaî hayatın bütününe hakim ve şâmil olmuştur. Bunun için de Türk geleneği, mahallesini kurarken daima site fikrinin sadık muhafızı olarak kalmıştır. Öyle ki, ibadethaneyi merkez alıp onun etrafında birleşerek örgüleşmekten haz duymuş; bir yandan ona sokularak kuvvetini tazelerken, bir yandan da kendi taze kuvvetiyle ona destek olmuştur…

“Cami bulamadığı zamanlarda ise gene gördüğünden, bildiğinden şaşmayarak bir meydanın, hatta bir çınarın etrafında başbaşa vermiş ve daima merkezleşme an’anesine bağlı kalmıştır. Böylece çeşmesi, sebili, imareti, medresesi, meydanı, ağacı ve çarşısıyla mahalle, bir amme hizmetleri müesseselerinin sosyal ve bedîî (estetik) dekoru içinde uzlaşmış anlaşmış bir bütün olmuştur…

“Bir mahalle, cemiyet bünyesi içinde sağlam bir hücre, üreme ve devam vazifesini bir ibadet kutsiyetiyle üstüne almış bir kale demekti. 

“Mahalle denen bu dayanıklı, sağlam ve tarihi uzviyetin bir minyatür devletçilik hüviyeti ile devam ve idaresi ise, bu devletçiliğin bir çeşit icra ve teşri (yürütme ve kanun yapma) organları olan imam, muhtar ve bekçinin uhdesine havale edilmişti. 

“İmam, dinden gelen güven ve saygının; muhtar, devlet ve hukuk nizamının; bekçi ise, din ve devlet buyruğu gözcülüğünün birer temsilcisi idiler. Mahalle ile bu üç müşterek kuvvet arasında sevgi ve itimat esasına dayanan öyle bir su sızmaz alış-veriş vardı ki, mahalleli, ırzına, namusuna, şerefine ve menfaatine kale olan bu üç otoriteye karşı edep ve itaatle boyun keser ve çok defa ihtilaflarını ve meselelerini devlet kapısına çıkarmadan, hakim önüne götürmeden, onların müdahalesiyle hallederdi. Mesela imam efendinin ‘yap’ dediğini yapmamak; ‘yapma’ dediğini yapmak, mahalle geleneğinin pek affedeceği işlerden değildi. 

“Henüz politika rüzgârlarının fırıldağı halini almamış muhtarlar ise, mahallenin yerli ve şerefli sakinlerinden seçildiği için, tutumları, fikirleri ve kararları saygı ile karşılanırdı. 

“Bekçilere gelince, poturları, şalvarları ve âbânî sarıkları ile üniformalarının gerçekten ehli olan bu cesur ve mert adamlar, imamla muhtarların olduğu kadar mahallenin de emrinde idi. Hiç kimse bekçi deyip de mühimsemezlik edemezdi…

“İşte bir çeşit idareciler ve idare edilenler denebilecek mahalleli ile onun üçlü başı arasındaki kolektif hayat, her semte hatta her sokağa ve hatta her eve bir şahsiyet, bir kendine görelilik imtiyazı bahşetmişti…

“O devirlerde herkes mutlaka kendi evinde doğar; bazen de ölünceye kadar bu doğduğu evde yaşardı. Onun için de doğduğu ev, yaşadığı mahalle hususi bir vatan, hayalinin ve hatırasının beşikten mezara kadar itina ile üstüne titrediği bir alaka ve rabıta merkezi olurdu.”

Böyle devam ediyor Ayverdi Hanımefendi. Aslında yitirdiğimiz ve kaybettiğimizin farkına bile varamayıp tekrar alakasız yerlerde arayıp bulmaya çalıştığımız değerler manzumesi gibi geldi bana. Umarım, yeni evler, sokaklar, mahalleler inşa edenler de benzeri bir şuurla yaklaşırlar meseleye. Yoksa topyekûn bir yıkım hepimizin kapısında.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin