Kandil’den Trablus’a

HABER-ANALİZ | CUMALİ ÖNAL

İç savaşlar ve krizler, ABD’nin Ortadoğu’dan çekilme stratejisi, oluşan boşluğu doldurmaya çalışan Rusya’nın eski gücünden uzak olması, Avrupa Birliği’nin dış politikada bir uyum sağlayamaması, Arap dünyasında yaşanan derin cepheleşmeler Türkiye’ye müthiş avantajlar sağladı. Coğrafi konumu, tarihi bağları, bölgesindeki en büyük ekonomik ve askeri güç olması Türkiye’ye, ayağına gelen bu avantajları bir yayılma alanına dönüştürmesinin önünü açtı.

Bugün Türkiye aktif olarak iki cephede; Suriye ve Libya’da savaşırken, Katar ve Somali’de üslere sahip. Yemen’de de Müslüman Kardeşler’e yakın Islah Partisi üzerinden zemin elde etmeye çalışıyor. Avrupa ve Rusya arasında nüfuz mücadelesine sahne olan Balkanlarda Arnavutluk, Sırbistan, Bosna-Hersek ve Makedonya ile liderler düzeyinde çok yakın ilişkiler kuruldu. 

Sadece bu mu? Bir bakıyorsunuz THY ile Nijerya’daki Boko Haram’a silah gönderirken, başka bir zaman koronavirüs krizinden dolayı sınırların ve uçuşların yasak olduğu Güney Afrika Cumhuriyeti’nden altı kargo uçağı dolusu silah satın alınıyor.

Pakistan, Malezya, Etiyopya başta olmak üzere pek çok ülke ile ilişkiler derinleştiriliyor. 

Haritayı alıp önümüze koyduğumuzda Kuzey Irak’tan Akdeniz’e tampon bölgeler oluşturulduğunu rahatlıkla görebiliriz. 

Türkiye, Kuzey Irak’taki Kürdistan Yerel Yönetimi’nin kontrolünü ellerinde tutan Barzani ailesi ile çok yakın ilişkiler içinde. Bu bölgede pek çok üssü bulunan Türkiye, hem Kandil’de PKK’yı rahatlıkla vurabiliyor, hem varlığıyla Irak ve Suriye’de Kürtlerin bir birlik oluşturmasının önüne geçmeye çalışıyor. 

Kuzey Suriye’nin Türkiye sınırı boyunca uzanan bölgelerinin neredeyse yarısı kontrol altında tutuluyor. Ras el Ayn’dan Tel Abyad’a, Carablus’tan El Bab’a, Afrin’den İdlib’e Kürt ve Arapların yaşadığı kent ve kasabalar Türk askerleri ve Türkiye’nin paralı askerleri tarafından idare ediliyor. 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Bununla yetinmeyen Türkiye Doğu Akdeniz’de, bölgedeki tüm ülkeleri karşısına alarak deniz sınırları çiziyor, münhasır ekonomik bölgeler oluşturuyor. 

Koronavirüs kriziyle pause durumuna alınan krizin büyüyüp büyümeyeceği Türkiye’nin atacağı adımlara göre belli olacak. Fransa, Yunanistan, Kıbrıs ve Mısır’ın oluşturduğu blokun kenarında duran İsrail’i gözüne kestiren Türkiye, bölgedeki yalnızlıktan kurtulmak için önümüzdeki günlerde Netanyahu ile masaya oturursa hiç şaşırmamak gerek.

Zaten son günlerde Suriye’de yaşanan paslaşmalar, on yıl aradan sonra İsrail havayolu şirketi El Al’ın İstanbul’a uçak indirmesi, İsrail’in Batı Şeria’yı ilhak girişimlerine Ankara’nın ses çıkarmaması perde arkasında ciddi görüşmeler olduğunun işareti. 

Türkiye, en azından Doğu Akdeniz’deki gelişmeler konusunda İsrail’in sesini kısabilirse, diğer ülkelere karşı büyük bir psikolojik üstünlük sağlayacağını hesaplıyor. 

Libya ise büyük güçlerin kıyısından köşesinden dahil oldukları bir kriz bölgesi. ABD’den çekinen Rusya, gelişmelere çok fazla müdahil olmak istemiyor. Sadece Wagner şirketi üzerinden paralı askerlerini gönderen Rusya, şu ana kadar istediği sonuçları alabilmiş değil. Bundan dolayı tıpkı Türkiye gibi Suriyeli paralı askerleri sahaya sürme telaşında. 

Aynı şekilde her ne kadar Halife Hafter’in yanında yer alsa da, İtalya ve Almanya’dan çekinen Fransa çok fazla sahada görünmek istemiyor. Dolayısıyla iki süper güç Libya’da Hafter’e tam destek çıkamayınca Türkiye dronlarını sahaya sürerek Hafter’e karşı büyük bir üstünlük kurabiliyor. 

Türkiye’nin Akdeniz’den sonra hedefine koyduğu diğer bir bölge ise Kızıldeniz. Daha önce Ömer Hasan el Beşir’le anlaşarak Sudan’ın Savakin Adası’nda üs kurmaya çalışan Türkiye, Beşir’in geçtiğimiz yıl Nisan ayında askeri darbe ile devrilmesinden sonra bu planını uygulayamadı. Ancak asker sivil karışımı bir geçiş hükümetinin iktidarda olduğu Sudan’la el altından ilişkiler hala sıcak bir şekilde yürütülüyor. 

Afrika Boynuzu Somali’de ise büyük bir askeri üs kuran Türkiye, konuşlandırdığı asker ve savaş gemileriyle Aden Körfezi ve Kızıldeniz’in girişinde caydırıcı bir güç olmak istiyor. 

Yemen’de de Somali benzeri bir takım tavizler koparabilmesi durumunda Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler İran’dan sonra Türk tehdidini de daha fazla hissedecek. 

Türkiye için her açıdan riskli olan bu çatışma ve savaşların ülke ekonomisine büyük bir yük olduğunu da göz önünde bulundurduğumuzda bu yayılmacı stratejinin neden yürürlükte olduğunu anlamak gerçekten çok zor. 

Erdoğan’ın son on yıllık politikasına baktığımızda hem dahili ve hem de harici stratejisinin aslında birbiriyle uyumlu olduğunu görebiliriz. İçeride sürekli bir çatışma ve gerginlik politikası izleyen Erdoğan bu şekilde hem gücünü ve hem de destekçi kitlesini konsolide ederken, çok zayıf olan muhalefeti de yedeğe aldı. Aynı şekilde diplomaside de oyun kurucu olmaktan çok oyun bozucu olarak hareket ederek, dengeler arasında sürekli saf değiştirerek uluslararası arenada da adından söz ettiriyor.

Fakat bu stratejisi hem içeride ve hem de dışarıda ciddi bir darboğazla karşı karşıya. 

En büyük açmazı ekonomik. Ekonomisi iflasın eşiğine gelen bir ülkenin pek çok cephede, hem de süper güçleri karşısına alarak daha ne kadar ilerleyebileceği soru işaretleriyle dolu. 

İkinci açmaz ise rakiplerin sürekli yeni arayışlara girmesi ve Erdoğan’ın zayıf noktalarını tespit etmeye başlaması.

Ancak her şeye rağmen bir siyaset dehası olan Erdoğan’ın ömrünü uzatmak için her yolu mübah gördüğünü unutmamak gerek. 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin