Kanatlandıran düşünceler: Nur Derslerine Giriş

İLHAN YILDIRIM | YORUM

Okuyup, sonra kapağını kapatıp unuttuğunuz kitaplar vardır. Her seferinde yeni bir şey keşfederek tekrar okumak istediğiniz kitaplar da vardır. Kelimelerin ve satırların ardında gizlenmiş, derinlerde saklı bir define gibi.

Yeni anlamlar, taze fikirler, değişik bakış açıları ve alışılmadık işari okumalar. Seyit Nurfethi Erkal’ın kitaplarını tam da böyle bir kitap olarak görüyoruz. Yaşadığımız zaman hazır şeyleri tüketmenin yanıltıcı mutluluğuyla çürüdüğümüz bir zaman.

Yazarın en sevdiğim yönü, miras bırakılan hakikatlerin, kavramların yıpratılmasına müsaade etmiyor oluşu. Mekanik tekrarlardan uzak ve eskiyi tekrar etmeyen yazar, inanılmaz zenginlikte ve derinlikte imgeler, metaforlar ve benzetmelerle yepyeni pencereler açıyor.

Gençliğimde Risaleleri okurken hazır yaşam tarifleri aradım yemek tarifi arar gibi. Seyit bey ile tanışınca Risale-i Nurların daha çok bir yol gibi olduğunu anladım. Eserleri ve sohbetleri bir gövdeden akan bir akıntı gibi doğar. Önce bir dalı, sonra diğer dallarını besler. Çiçekler ve yapraklar belirir. Ama yine de tek bir ağaçtır.

Orada temel kavramlar vardır. Kur’an’a, semavi kitaplara, Peygamber’in (sas) şerefli sözlerine ve tasavvuf büyüklerine ait kavramlar. Onu takdir edebilmek kolay değil. Tam takdir edebilmek için tüm ağacı bilmemiz gerekir.

Geniş “kapasitesini” ve derin “ağırlığını” sürekli hissettiren eserin giriş pasajı çok kuvvetli bir prensiple başlıyor. Okuyucunun metni okurken öncelikle kendi nefsini muhatap alarak okuması gerektiğini vurguluyor. Bediüzzaman’ın kısa paragrafta beş kez doğrudan nefsini muhatap alması gibi. Bu vurgu, anlatmak için dinleme veya yazmak için okuma gibi diğer okuma türlerini arka plana itmeye yönelik zarif bir davet içeriyor.

Aynı zamanda bu giriş cümlesi, Risale-i Nur yaşanılası bir kitap olarak okunduğunda nur vereceğini, anlatılası bir kitap olarak okunduğunda ise nur vermeyeceği anlamına geliyor. “İnsanı dönüştüren bir bilme” ve okuma. Yazarın en etkileyici yönlerinden birisi ise bir şeyin ilmini öğretmeden önce onun ahlakını nazara vermesi. Uzun yıllardır kaybettiğimiz bir bakış açışı. Ne yazık ki modern dünyada nadir rastlanılan bir durum.

Günlük hayatımızın her alanına yapay zeka ve teknolojinin nüfuz ettiği bir çağda yaşıyoruz. Yapay zeka teknolojisi gelişirken ve etrafımızdaki dünya değişirken bile, insanlığımızı korumak için önemli bir şartı hatırlatıyor: Bilgelik. Bilgi, okyanusta seyreden bir gemi ise; bilgelik, bu yolculuğa rehberlik eden bir pusuladır. Sonucu belirleyen ise beyin değil, kalp ve iç görüdür. Bu her şeyin yapaylaştığı bir çağda hayati önem taşıyan bir gerçek. Bilgiden ziyade bilgeliğe değer vermek, yapay zeka çağında hayatta kalmanın anahtarı olacak. İlk girişi okurken gerçek bir bilgelik hazinesi bulduğumdan hiç şüphem yoktu ve bir çocuk gibi, bu kitabı okumanın bizi daha bilge kılacağına inanıyorum.

“Zira Risale-i Nur’un anlamadan sırf teberrüken okunması istifadeyi kısıtladığı gibi; nefsi muhatap almadan salt akli meseleler gibi okunması da istifazeyi engellemektedir. Veyahut işitmekle kalmayıp, nefsi muhatap alarak kalben dinlemek.” (s.20)

Yazarın an neyi gerektiriyorsa onu söylemesi orijinal bir durum. Bu da şüphesiz vahiyden beslenmesi ve kutlu peygamberlerin tecrübelerinden istifade etmesinden kaynaklanıyor olsa gerek. Bu yüzden yaşadığı devrin ruhunu okuyan yazar, parçalanmış ve büyüsü bozulmuş bir dünyaya umut aşılamak için ihlas ve kardeşliğe başvuruyor. Bunu da hayatlarında ihlas ve vahdetten ödün vermeyen Üstadı ve hocası kabul ettiği Bediüzzaman ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin terbiyesinden alıyor. İnsanlığı köksüzlükten ve parçalanmışlıktan kurtaracak bu Muhammedi (s.a.s.) ufka dönmeyi arzulayan yazar, mutlak tevhidin ancak kardeşlikte bulunabileceğini gösteriyor.

Eserde ve sohbetlerinde, insanlığın asaletini oluşturan varoluşsal kaygılar o kadar yoğun ve derin ki, o kaygılardan uzaklaşmak için cep telefonları ve bugün ekleyeceğimiz suni kaygı gidericilere tenezzül edemiyor insan. İnsan yaşamında manevi bir boyutu yeniden canlandırmaya yönelik gerçek ihtiyaçlarımızı hissettiren yazar, maddi ve entelektüel kaygıları aşan bir ruhsal yaşamın yeniden keşfedilmesini hatırlatıyor. Eserlerini okumak uzun vadede hayal bile edilemeyecek manevi ufukların açılmasına dönüşebilecek bir maceraya dönüşüyor.

Bu kitapta olduğu gibi Risale-i Nurlar’ın şerh edilmesini vazife edinen Seyit Erkal, bu vazifesini icap ettiren senedi, yine eserin kendisinden ve müellifinin âlicenap sözlerinin satır aralarından çıkarmaktadır. Zira eserde şöyle buyrulmaktadır: “Zannederim ki hakaik-i aliye-i imaniyeyi Risale-i Nur ihata etmiş. Başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazen izah ve tafsile muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor. Sizin vazifeniz şerh ve izahla … devam edecek”. (Kastamonu Lahikası).

Bu esere talebe olanlar bu suretle dost, kardeş ve muhiplerine bu eseri şerh ve izah etmekle yükümlüdürler.

35 bölümden oluşan ve her bölümü bir hikmet hazinesi olan kitap, istenildiği zaman açılıp kapatılabilir. Ayraç gerekmez. Her açıldığında, daha önce okunulan bir bölüm olsa bile, farklı bölümdür. Tekrar okumak farklı bir tefekkür, ruh hali ve farklı duygular kazandırıyor. Ruh, tefekkür ve duygu için harikulade bir şölen. Eserin, yeniden harika okuyucularıyla buluşacağı için çok mutluyum.

Nur Derslerine Giriş ilk olarak 2010 yılında Şahdamar Yayınları tarafından basılmıştı. Bugün ise yeni baskısıyla Süreyya Kitap tarafından yeniden yayımlandı. Ne var ki bugün biz 2010 yılındaki biz değiliz; dünya da o günkü dünya değil. Nur Derslerine Giriş de öyle..

Tekrara düşmeyen bu eser tekrar okunmayı ziyadesiyle hak ediyor. Çünkü ancak insanı kanatlandıran şeyler tekrara layıktır.

1 Yorum

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin