‘Kadir-i mutlak’ Amerika imajına ne oldu?

YORUM | YAVUZ ALTUN 

11 Eylül 2001 terör saldırılarının 20. yıl dönümünde Amerikan ordusu Afganistan’dan tamamen çekilmiş olacak. Yaklaşık 45 bin sivilin ve bir o kadar askerin ölümüne yol açan, 4-5 milyon civarı Afgan’ın yerinden edilmesine sebep olan “operasyon” büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı. 2001’deki saldırıların arkasındaki El Kaide Üsame bin Ladin’i “ölü ya da diri” ele geçirme ve ona “kucak açan” Taliban rejimini alaşağı etme misyonu bir noktada gerçekleştirilse de, bugün ABD askerleri ülkeden ayrılırken Taliban yeniden ülkenin en etkin aktörü konumunda. Amerikalıların şu meşhur “ulus inşa etme” projesi ise tıpkı Irak’ta olduğu gibi Afganistan’da da âkim kaldı. Peki, ne oldu da Amerika bu hâllere düştü?

Aslında Afganistan’daki fiyaskonun bir benzerini yıllar evvel Vietnam’da da yaşamıştı. 500 bine yakın asker gönderdiği Vietnam’da kuzeydeki Çin ve Sovyetler Birliği destekli rejimi alaşağı edememiş, nihayet barış masasına oturarak askerlerini geri çekmek zorunda kalmıştı. Daha sonra Baba George Bush’un meşhur Körfez çıkartması da beklendiği gibi gitmedi. Bu açık başarısızlıklara rağmen, 11 Eylül’ün “rüzgarı” ile girişilen Irak ve Afganistan seferlerinde de harcanan onca kaynağa ve kaybedilen onca askere (bu iki ülkedeki inanılmaz boyuta varan sivil kayıpları bilhassa ele almak gerekir) karşın bir doğru düzgün sonuç alınamadı. Arap Baharı’nda rol kapma girişimi de, Libya’daki Amerikan büyükelçiliği baskını ve Suriye’deki “Rusya girişimi” sonrası akamete uğradı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Amerika zayıflıyor mu? Aslına bakarsanız, hâlen dünyanın en güçlü ordusuna ve en büyük savunma bütçesine sahip bir ülkeden bahsediyoruz. Geniş toprakları, kalabalık nüfusu, büyük, üretken ekonomisi ve güçlü müttefikleriyle hâlen olağanüstü etkinliklerini sürdürüyorlar. Kültürel etkileri ise somut gücünün çok çok ötesinde. Ancak kâğıt üstündeki bu gücün realitedeki karşılığı “caydırıcılık”. Yukarıda bir kısmını saydığım örneklere bakarsanız, “sahada” yani pratikte, bu caydırıcılığın her zaman işe yaramadığını görmek mümkün. Zaten aksi de düşünülemez. Hiçbir güç, “kadir-i mutlak” değildir ve bir plan yapıp çarkları çevirmeye başladığınızda, mutlaka problemlerle karşılaşırsınız. Gelgelelim, fiilî durum böyle olsa da, zihinlerdeki “kadir-i mutlak Amerika” imajı hâlen epey canlı. Peki, neden?

İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyayı iki ülke şekillendirdi desek, pek abartmış olmayız sanıyorum. ABD ile Sovyetler Birliği arasında yıllar süren Soğuk Savaş, ağırlıklı olarak şu üç alanda cereyan etti: Diplomasi, istihbarat ve propaganda. Soğuk diyoruz fakat aslında sıcak çatışmaların, kanlı rejim değişikliklerinin ve hatta iç savaşların yaşandığı bir dönemdi. 1918 ve 1945’ten tek farkı, kanın Amerikan, Avrupa ya da Sovyet topraklarında dökülmemesiydi. Bir üçüncü dünya ülkesinde Amerikan yanlısı otoriter bir rejimi devirmek isteyenlere, Sovyetler destek çıkabiliyordu. Bedeli ne olursa olsun. Aynı şekilde Amerika, Sovyet “tehdidi” karşısında, mesela Latin Amerika’da sağcı hükümetlere ve askerî diktatörlere açıktan destek olmuştu. Ulusal sınırlar içerisinde cereyan eden “siyaset” Soğuk Savaş’ın hazırlop retoriği ile soslanıyor, muhalifini “ajan” olarak etiketlemek kolaylaşıyordu.

İşin istihbarat ve diplomasi tarafı, bir ülke ne kadar güçlü olursa olsun, sahada işlerin farklı yürüyebileceğinin en net göstergesiydi. “Koskoca Amerika” çok istese de, İran’da mollaların devrimine engel olamıyordu. Politikacılar, bu iki devin arasındaki gerilimde dans etmeyi öğrenmiş, iktidarlarının devamı için bir o yana bir bu yana savrulmayı “beceriklilik” addediyordu. Muhalifler kimi ülkelerde Sovyet ajanı ya da komünist denerek karalanıyor ve bastırılıyordu, kimi ülkelerde de “CIA ajanı” olmakla, “Mossad’a hizmet etmekle” yaftalanıp kenara atılıyordu. Bir başka deyişle Amerika ve Sovyetler kendi savaş makinalarını çalıştırıp dev birer balina gibi denizde avlanırken, bu fırsatı gören rejimler de, onların kalıntılarıyla kendilerine ziyafet çekiyordu.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, dünyada kısa süreliğine bir Pax Americana (Amerikan Barışı) rüzgarı estirse de, Ortadoğu’da, Balkanlar’da ya da Afrika’daki çatışmalar karşısında ne ABD’nin ne de NATO ve BM gibi grupların gücü, yeterince caydırıcı görünmüyordu. 1994’te Rwanda soykırımı yaşandığında BM güçleri oradaydı. Ellerinde silahlar ve sopalarla katliamcı Hutular, BM askerlerinin yanından geçerek hedeflerine ulaşacak kadar pervasızdı. Güney Afrika’daki Apartheid’ın en kanlı günleri yine dünyanın gözü önünde yaşanmıştı. Sovyetler sonrası Balkanlarda patlak veren katliamlar, soykırımlar ve iç savaşı, hemen yanı başlarındaki Avrupalılar engelleyememişti.

Rwanda genocide: UN ashamed, says Ban Ki-moon - BBC News
BM güçleri Rwanda sokaklarında gezerken, linç grupları onlara rağmen insanları öldürmeye devam ediyordu.

“Niyetleri yoktu,” diyebilirsiniz ama bana kalırsa, buna güçleri de yoktu ve hiçbir zaman olmamıştı. Çünkü “dünyaya barış ve huzur götürmek,” her siyasetçinin kariyer hamlesidir, yani eğer becerebilseler, yaparlardı. Buyurun işte, Afganistan ve Irak’ta yaşananlar. 2002’de başlayan Afganistan işgalinin daha ilk günlerinde Usame bin Ladin, Tora Bora dağlarında Amerikan askerlerine “nanik yaparak” Pakistan’a kaçmayı başardı. Amerikan destekli hükümetler hiçbir zaman ülkenin tamamına hâkim olamadı. Irak’ta Saddam’ı devirmek kolaydı belki (çeşitli bölgesel ve iç faktörler de devredeydi) ama istikrarlı bir hükümet kurmayı, yerel aktörleri uzlaştırmayı ve ülkede modern bir devlet inşa etmeyi beceremedi Amerikalılar. Gelgelelim, bilhassa Soğuk Savaş’ta işletilmiş propaganda makinaları (sadece Amerikalıların değil, yerel aktörlerin de) bu “kadir-i mutlak Amerika” hikâyesinin temelini oluşturdu ve çevre ülkelerdeki politik aktörlere bu şekilde “Amerikan ajanlığı” ya da “Amerikan bağlantılı” etiketleri verildi. Bu da politika ile komplo teorisyenliği arasındaki çizgiyi giderek inceltiyordu. (Ajanlık hiçbir surette mevzubahis değildir demiyorum ama ufak kuşkulardan yola çıkıp Amerika merkezli bir anlatı kurduğunuzda, aslında kendi rasyonalitenize ihanet ediyorsunuzdur.)

Amerika’nın gücünün sadece caydırıcı etkisi olduğunu ve fiilî durum oluşturarak pek çok alanda Washington’dan taviz koparılabileceğini ilk fark edenlerden biri, tahmin edebileceğiniz üzere, Vladimir Putin’di. Dünyanın gözü önünde önce Gürcistan’ı, ardından Kırım’ı işgal etti, Suriye’de dengeleri değiştirdi. Avrupa’yı enerji üzerinden adeta kendisine bağımlı kıldı. Doğu Avrupa rejimlerinin otoriterleşmesinde bizatihi rol oynadı. Batı dünyasının istikrarsızlaşması için her türlü girişimi destekledi, destekliyor. Çin’le birlikte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine gelen pek çok “uluslararası müdahale” tasarısına bloke koyuyorlar. Bu arada Çin’in ekonomik gücünün yanı sıra pro-aktif dış politikaya yönelmesi de, dünyayı yeniden birbiriyle rekabet hâlindeki çok kutuplu bir düzene döndürdü.

Bu durum Amerika’nın gücünü alabildiğine zayıflatıyor çünkü üçüncü ülkeler artık pazarlık masasında daha fazla seçeneğe sahip. Kolaylıkla yüzlerini Rusya’ya ya da Çin’e dönebiliyorlar. Venezuella’da bile rejim tamamen tıkandığı hâlde, büyük güçler arasındaki açmaz, Maduro iktidarının ayakta kalabilmesine, tıpkı Suriye’deki Esad gibi, sebep oluyor. Üstelik şimdi ABD, Irak ve Afganistan’daki fiyaskolardan sonra, herhangi bir askerî girişim için iç kamuoyundan destek alabilecek durumda değil. Otoriterleşmenin yaygınlaşması ve “birikmiş gücü” olan siyasetçilerin bu dönemde daha aktif biçimde iktidar mücadelelerinde rol almaları da, açılan fırsat penceresini gördüklerinden.

Evet, hem ABD’nin hem de liderlik ettiği (Trump sonrası orası da karışık) Batı ittifakının hâlen önemli bir gücü ve nüfuzu var. Gelgelelim, eskiden de pek beceremedikleri biçimde, bu dönemde de, yerel aktörleri ve yereldeki gelişmeleri tamamen kontrol edemiyorlar. Dijital dönüşüm ve internetin hayatlarımıza girişiyle üstelik dünya çok daha karmaşık ve hâkimiyet kurmanın zorlaştığı bir yere dönüştü. Propaganda yapmanın maliyeti artık inanılmaz düşük, aynı şekilde insanları susturmanın da. Buna ilaveten kendi ülkelerindeki kutuplaşma ve iç karışıklıkları dâhi yönetebilmeleri artık çok daha zor. Daha keskin, daha kutuplaştırıcı politikacılar ve çıkar grupları kapıda bekliyor. Bu da, durumu daha da çetrefilli hâle getiriyor.

Kıssadan hisse: Refah ve istikrar dönemleri geride kaldı, artık “Harikalar Diyarı” sınırları içindeyiz. Burada her an her şey olabilir.

2 YORUMLAR

  1. Refahın ve zenginliğin olduğu bir Ülke ve rejim inşa etmede USA nın yeterli tecrübesi var aslında, aklıma gelen örnekler güney Kore, Japonya, almanya ve sair batı ülkeleri. Fabrika açarsanız yatırım yaparsanız ülkenin yerli insanları aşları, işleri ve eşleri için savaşırlar. Afganistan ve ırakta bu yapılmadı. Kabil de ABD nin açtığı fabrika var mı? Öğrettiği transfer ettiği bir ekonomik değeri olan teknoloji var mı? Bu ülkeler aynı zamanda dogmatik ülkeler, zengin edip geliştirip başlarına iş açmak istemediler. Japonya kralı savaştan sonra “Tanrının (Güneşin) oğlu sıfatını kullanmaktan vazgeçmiştir böylelikle İhlas suresi tecelli etmiştir. İhlas suresi tamamen politik hedefleri olan bir suredir. Benzer hadiseyi M.Kemal Atatürk Türkiye de cebren yaparak halifeliği ve saltanatı kaldırmıştır. Yaptığı en hayırlı iştir. İslam dünyasında da Tanrı-Kral anlayışı (dolayısıyla, sorgulanamaz, eleştirilemez, yargılanamaz, yaptıklarından mesul tutulamaz, (size birini hatırlatıyor mu?) dediği emir kanun kural olan) Zillullah fi’l Ard olarak emeviler ve devamı despot halifeler tarafından uygulandı. Osmanlı da dahil. Sosyal kültürel ve felsefe olarak Osmanlı Devleti bir fetrettir, islam alemi için bir kayıptır. Bilimsel gelişmelere ket vurmuştur. Batı da halk iradesi tabii süreçlerle yönetime dahil olup beytul malin adil dağılımını yaparken Osmanlı da despot ve yetkilerinden zerre taviz veremeyen krallar tarafından örneğin 1. meşrutiyet le açılan halkın dertlerini ve kimliğini ifade edebileceği meclis kapattırılmıştır Abdülhamid tarafından. Cümle bozuk olabilir siz anladınız muradımı. Irak ve Afganistan silah stoklarının eritildiği bir tatbikat alanı olarak kullanılmıştır.

  2. Arabistan, Ortadoğu, Afrika ve Asya’daki müslüman devletlere bir bakalım. Aile, kabile, aşiret, mezhep ve parti mücadelesi her değerin üstünde. Etik, ahlak, onur, karakter, seciye, dürüstlük, doğruluk ve benzeri bir artı değer görülmüyor. Bize dünya emperyal güçleri birer hap verecek de demokrat mı olacağız? “Nasılsınız öyle yonetilirsiniz.”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin