İyi Parti, siyasetin neresinde [Türk Sağı’nın hikâyesi-25-Son]

YORUM | KEMAL AY

 

27 Mayıs darbesinden sonra yazılan 1961 Anayasası, yapısal olarak yargıyla hükümet arasındaki ayrımı belirginleştirmiştir. Yargıç teminatı gibi meselelerin yanı sıra, Anayasa Mahkemesi’nin kurulması, bir anlamda ‘hukukun üstünlüğü’ sistemine geçişi ima eder. Fakat 27 Mayıs darbesini icra eden kuvvet, siyasetin herhangi bir ‘unsuru’ (yasama, yürütme ya da yargı) olmadığı için, yargı ile hükümetin gerisinde asıl ‘icracı’ olarak askerlerin göründüğü bir ‘yarı sivil’ sisteme geçilmiştir.

Türk sağının, (o dönem için Adalet Partili Süleyman Demirel’dir bu) 1961 Anayasasını bu absürt durumdan ötürü değil de ‘fazla özgürlük taraftarı’ olması sebebiyle eleştirmesi, normalde ‘sistem dışı’ olan sağ-muhafazakâr seçmenin aynı zamanda nasıl ‘devlete millete zeval gelmesin’ havasına büründüğünü de açıklar. Normalde ‘anarşiye karşı’ düşünceler barındıran evrensel sağ-muhafazakâr siyaset, aynı zamanda sistemsel değişikliklere de karşıdır. Fakat Türkiye’de hem ‘istikrar ve huzur’ isteyen bir sağ seçmen vardır, hem de bu seçmen ‘düzenin değişmesi’ taraftarıdır.

SANDIK FETİŞİZMİ

Bunun yolu da, ‘sandık’tır. 1982’deki yeni Anayasa’ya yüzde 90’ın üzerinde ‘evet’ oyu veren merkez sağ seçmen, 1983’teki genel seçimlerde askerlerin işaret ettiğini değil, Turgut Özal’ı seçmiştir. Bu sebeple Türk sağının bilinçaltında ‘sandık’ önemli bir ‘silah’tır. Çünkü aynı şekilde yargı ve bürokrasi de ‘rakiplerin’ (Türk solu demek istemiyorum, daha ziyade ‘establishment’ denilen o ‘sahiplik iddiasındakiler’i kast ediyorum) bir numaralı argümanıdır. Sandıkta mağlup edilemeyen popüler sağ partilerin, yanlış yaptıklarında, yargı eliyle ‘hizaya sokulacağı’ düşünülür. Ancak buradaki ‘yanlış’ sadece hukuk dışı işleri barındırmaz. 28 Şubat’ta olduğu gibi ‘tehditler’ de söz konusu olabilir. Bu durumda yargı erkinin işlemesi için asker de ‘moral destek’ verir.

HİKÂYENİN TERSİNE ÇEVRİLMESİ

AKP, 2013’teki Gezi Parkı ve 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları sonrasında, bütün bu hikâyeyi tersine çevirdi. O güne kadar ‘moral üstünlükle’ (mağduriyet) sisteme karşı kürek çeken sağ seçmen, bir anda ‘artık bizim zamanımız’ noktasına geldi. Bu, Erdoğan’ın iktidarda kalmak ve sağ tabanı konsolide etmek için kurguladığı bir söylemdi. Nitekim hızlı şekilde bürokraside MHP’li ve merkez sağcı kliklerle işbirliğine gidildi. ‘Yerli milli’ söylemi etrafında ulusalcı kesimle yakınlaşıldı. Milliyetçiler, PKK meselesinde ‘yetkili’ olmak istiyordu, bu yetki verildi. Ulusalcılar, dış politikada ‘anti-Batı’ bir söylem arzuluyordu, buna onay çıktı. Tarikat-cemaat tabanı ‘önlerinin açılmasını’ büyük bir hevesle kabullendiler. ‘Nesillerin eğitimi’ hususunda kendilerince söz sahibi oldular. ‘Merkez sağ’ seçmeninin ana omurgası olan taşradaki şehirli kitle ‘ekonomik istikrar’ talebindeydi ve 7 Haziran’la 1 Kasım arasındaki ‘boşluk’ korkutucu bir etken olarak önlerine sürüldü. Erdoğan’ın rolü, bu koalisyonu pazarlamaktı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir yandan muhtarlarla (halk denilen belirsiz kitlenin en küçük idari yapıtaşı) toplanıp diğer yandan yargı mensuplarıyla çay toplamaya çıkışları, ‘devlet yek vücut’ görüntüsü içindi. Halkla devlet arasında bir ‘sızıntı’ yoktu. Ortak düşmanlar belliydi. Ülkenin birden fazla ‘terör’ sorunu vardı. Dış mihraklar üzerimize üzerimize gelirken, Erdoğan iki argümanı öne sürecekti: ‘Ben gidersem devlet yıkılır’ ve ‘Türkiye’nin kaderiyle AKP’nin kaderi birleşmiştir’.

‘BU ÜLKE ASIL BİZİM’

Özellikle AKP’nin doğal tabanı olan ‘dindar mahalleler’de pişirilip duran, ‘Bu ülke asıl bizim’ söylemi, bir çeşit neo-Osmanlıcılık sosuyla yediriliyor. MHP’nin doğal tabanına, ‘yerli milli’ söylemleri hitap ediyor. Devleti kutsayan, güç gösterisine dönüşen açıklamalar da bürokrasideki milliyetçi/ulusalcı kadroların sırtını sıvazlamak için veriliyor. Ancak Erdoğan sadece ‘durumu idare etmekle’ yetinmeyip bir çeşit ‘kurucu irade’ gibi davranmanın yolunu arıyordu uzun süredir ve 15 Temmuz başarısız darbe girişimi de bunun taşlarını döşedi. Artık rahatlıkla kendi seçmeni de, ‘Biz bu ülke için kanımızı döktük’ diyebilecekti.

Türk sağının temsilcisi olarak Erdoğan’ın ülkedeki diğer geniş ‘laik’ kitlenin elinden hem yargı (yandaş yargı) hem de asker (15 Temmuz) kozlarını almış olması, nereden bakarsanız bakın büyük bir travma. Bazı yorumcular, bu sayede Atatürkçülüğün ‘sivil’ bir görünüm kazandığını söyleyedursunlar, son çıkışlarıyla Erdoğan’ın bu söyleme de müdahale etmek istediği anlaşılıyor. Çünkü 2019’a giderken bir yandan kendi tabanını toparlamak isteyecek, diğer yandan rakipleri ‘paralize etmenin’ yollarını arayacak. Atatürkçülük tartışmaları, bu bakımdan verimli.

28 Şubat’ta postmodern darbenin sahibi olan generaller için ‘Kendilerini bu ülkenin sahibi zannediyorlar’ denirdi. Bugün aynı zihniyet, AKP’nin tepesine de sinmiş durumda. ‘Bu ülke bizim’ cephesi, kendilerinden farklı görünen herkesin ‘dış mihrak’, ‘ajan’ ya da ‘hain’ olduğunu düşünüyor. Üstelik Erdoğan iyi bir aşçı, sofrayı hep zengin kuruyor: Dileyen Tek Parti CHP’sine, dileyen 1970’lerin sağ-sol çatışmalarına, dileyen 28 Şubat günlerine referansla, dileyen Cemaat düşmanlığıyla ziyafete oturabilir.

REFERANDUMUN SONUÇLARI

Peki, bu bizi nereye getirdi? Bunu analiz etmenin en sağlıklı yolu, 16 Nisan referandumu sonuçlarına bakmak muhtemelen. 16 Nisan referandumunda ‘Evet’çiler ‘sağcı’ ve ‘Hayır’cılar ‘solcu’ çıkarımı yapmak gereği yok. Fakat sağ siyasetin iki büyük temsilcisi AKP ve MHP’nin ‘Evet’, merkez ve sol siyasetin iki büyük temsilcisi CHP ve HDP’nin ‘Hayır’ propagandası yaptığını hatırdan çıkarmayalım. Bunun yanı sıra, MHP’de siyaset yapmalarına izin verilmeyen Meral Akşener, Ümit Özdağ, Koray Aydın gibi isimler de ‘Hayır’ cephesinde yer alırken, ‘sağ kesim’ içerisinde sayılan Gülen Cemaati de, ‘Hayır’ yönünde seyretti. Bunlarla beraber 16 Nisan’daki ‘hileli sandıklar’ meselesini de gözardı etmemek gerekir.

Sonuçlara gelirsek, KONDA’ya göre, arada çok büyük farklar olmamasına rağmen daha eğitimli, şehirli ve genç nüfusun ‘Hayır’ yönünde irade beyan ettiği görülüyor. Sözgelimi ‘Evet’ diyen Alevi vatandaş sayısı ‘ihmal edilebilecek kadar az’. ‘Dindar’ mahallelerde ise farklı toplumsal segmentlerden (üniversite mezunu, şehirli, genç) ‘Evet’ önde. Bunun en büyük sebeplerinden birisi olarak 15 Temmuz hadisesi gösteriliyor.

Öte yandan daha çarpıcı bir veri var ki, seyredilen TV ile verilen oy arasında doğrudan ilişki var. Üstelik hayli ‘keskin’ bir ilişki. Ana akım popüler kanallar (Kanal D, Habertürk, Show TV, Star) dışında hangi TV’yi izlediğiniz, doğrudan ‘Evet’ ya da ‘Hayır’ tercihini gösteriyor. Ayrıca ‘internete hiç girmiyorum’ diyenlerin de yüzde 61’i ‘Evet’ cephesinde görülüyor. Bu da, toplumdaki kutuplaşmanın medya alanındaki izdüşümü. Ki bu kutuplaşma, iktidar tarafından özellikle arzu edilen durum.

PARANOYAKLAŞMA

Burada, ‘sağ seçmenin’ bir tehdit algısı ile ‘yola gelebildiğini’ görüyoruz. AKP’nin ilk yıllarında ‘Tehlikenin farkında mısınız?’ ya da ‘Cumhuriyet mitingleri’ gibi ‘sarsıcı’ eylemlerle konsolide edilmeye çalışılan ‘Bu ülkenin sahipleri biziz’ seçmenine benzer refleksler gösteren bir AKP tabanı var artık. Paranoya, iktidar sahiplerinin sporudur zira. ‘Sağcı’ olunduğu için mağduriyet yaşama devri geride kaldı. Osmanlı’nın çalkantılı dönemlerinde olduğu gibi, ‘bir kayıkçının sadrazam olabildiği’ bir nevi ‘Türk rüyası’ yaşanmakta. Attığı gollerle farkı açıp defansa çekilen ve bu arada rakibinin oyun planlarını bozarak skoru korumaya çalışan bir futbol takımı hüviyetinde AKP. Devrimden sonra korunması gereken en önemli şeyin, az evvel yıktıkları ‘devlet’ olduğunu düşünmeye başlayan Bolşeviklerin düşünce biçimine sahipler.

İYİ PARTİ’NİN YERİ

Bu noktada, AKP’ye daha önce zorlanmadığı bir yerden, yani ‘sağ-muhafazakâr’ seçmene hitap eden bir siyasal partiden rekabet gelirse, ne olur? Kestirmeden soralım: İYİ Parti deneyimi, sonuç alabilir mi?

Partiyle ilgili ilk intiba, parti programı ve kurucular listesine göre oluştu. Bu noktada Suat Kınıklıoğlu’nun ‘Partinin hazırlık çalışmaları, kurucuların seçimi, ‘FETÖ’nün en önemli iç tehdit olarak belirlenmesi savunmacı bir yaklaşıma işaret ediyor’ tespitini makul buluyorum. Kınıklıoğlu, bunu ‘tehdit ve iftiralara’ karşı bir savunma mekanizması olarak yorumluyor. Haklı. Fakat İYİ Parti’nin tam olarak hangi ‘seçmen tabanına’ hitap ettiği hâlâ netleşmiş görünmüyor. Meral Akşener’in MHP’nin 1990’lardaki ‘hem seküler, hem dindar’ imajını yeniden üretmek istediği anlaşılıyor. Bu arada ‘devletçi’ yaklaşıma sahip isimler, MHP geleneğinden İYİ Parti’ye taşınmış durumda. Ancak Süleyman Demirel’in 28 Şubat’taki performansından sonra ‘Türk sağı’ tarafından ‘dışlanması’ gibi, Meral Akşener’in tutmak istediği nokta da, mevcut dindar-sağcı seçmenin pek de heves edeceği bir yer değil. Özellikle taşranın taşrasında, yani Anadolu’daki küçük illerde ve ilçelerde, seçmen mobilizasyonu çoğunlukla tarikat ve cemaatlerin, cami cemaatinin elinde. Buraya hitap edebilir mi? Buraya hitap ederse, öte yandan Atatürkçü seçmenle mevcut kimyasını bozar mı?

Parti programı ve kurucular listesine bakılırsa, İYİ Parti’nin oturduğu yer, tam olarak CHP ile MHP arasındaki ‘geçişkenlik’. Bu da, Akşener’in Erdoğan’a rakip olmaktan çok, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’ye alternatif olacağını gösteriyor. Zira ‘merkez sağ’ seçmeni diye bilinen kesim, artık CHP ile MHP arasında gidip geliyor ve AKP’nin yüzde 50 ideolojik, yüzde 50 ‘sosyal devlet’ kazanımları (sağlık ve maddi yardım) sayılabilecek ‘seçmen kitlesi’, kolay kolay bir alternatife yönelecek gibi görünmüyor. -BİTTİ-

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin