İslâmî perspektiften algı yönetimi

YORUM | DR. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Son iki yazımızda farklı yönleriyle algı yönetimi üzerinde durmaya ve onun zorba yönetimlerce kitleleri ikna etme ve kandırmada nasıl kullanıldığını ele almaya çalıştık. Burada ise algı yönetiminin ve onun esasını oluşturan bir kısım tavır ve davranışların İslâm nazarında nereye oturduğunu ve bunlarla nasıl mücadele edilmesi gerektiğini ele almaya çalışacağız.

Algı yönetimi, Makyavelist anlayış üzerine oturur. Yani hedefe ulaşma adına her yolu meşru görür. Yalan, abartı, aşırı övgü, propaganda ve aldatma algı yöneticilerinin temel malzemeleridir. Hedeflerinde de çoğunlukla iktisadi veya siyasi emellerini elde etme arzuları vardır. Algı yönetimi, kesintisiz büyüme, daha çok kazanma, büyük servetler edinme üzerine oturan kapitalist anlayış ile devlet imkânlarını şahsî çıkarları istikametinde kullanmak ve kitleler üzerinde hegemonya kurmak isteyen zorba yöneticiler için bulunmaz fırsatlar sunar. Bunlar algı yönetim teknikleriyle zihinleri kontrol eder ve kitleleri avuçlarına alırlar. Sonrasında da onları istedikleri gibi yönlendirir ve istismar ederler.

Yalanla arasına en büyük mesafeyi koyan, aldatanın Müslüman kalamayacağını belirten, en büyük maksadı ahlaklı fertler ve adil bir toplum yapısı kurmak olan bir dinin, algı yönetimi, manipülasyon ve menfi propagandayla kitlelerin sömürülmesini onaylaması mümkün değildir. Siyasilerin, sırf halk nazarında kendilerini sevimli ve güvenilir liderler gösterebilmek için yüksek ahlakî norm ve erdemleri hiçe saymaları veya suiistimal etmeleri tamamıyla dine aykırı davranışlardır. Aynı şekilde otoriter yöneticilerin etrafında toplanan bir kısım dalkavukların, sırf liderlerinin gözüne girebilme veya onları halk nezdinde kurtarıcı ve kahraman gösterebilme adına süslü ve yaldızlı sözlerle övgüler dizmeleri veya aşırı yüceltici ve kutsayıcı ifadeler dile getirmeleri de din nazarında merdut ve gayrimeşru davranışlardır.

Kur’an, birçok ayetinde yalanı, aldatmayı, hileyi, ikiyüzlülüğü, düzenbazlığı şiddetle yasakladığı, doğruluk ve dürüstlüğü ısrarla emrettiği gibi; mü’minlerin övgüyle kendilerini nazara vermesini ve nefislerini temize çıkarmasını da yasaklamıştır. (en-Nisa, 49, en-Necm, 32) Bununla ilgili Allah Resûlü ise şöyle buyurur: “Kendinizi temize çıkarmayın, övmeyin. Allah, aranızda kimin iyilik ehli olduğunu en iyi bilendir.” (Müslim, Adab 19) Aynı şekilde başka birini öven bir sahabeye Allah Resûlü şöyle demiştir: “Yazık sana, arkadaşının boynunu kestin. Eğer birinden övgüyle söz etmeniz gerekiyorsa, hiç değilse ‘Sanırım o böyledir.’ desin.” (Buhari, Şehadet 16)

Medine’de sürekli yalan haberler yayarak (mürcifûn) bununla mü’minler arasına fitne sokmaya ve onların kuvve-i maneviyelerini sarsmaya çalışan kimseler hakkında nazil olan şu ayet de konumuzla ilgilidir: “Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde bozgunculuk bulunanlar ve Medine’de devamlı uydurma haberler üretip ortalığı karıştıranlar, bu yaptıklarından vazgeçmezlerse, Biz onlara karşı sana emir ve hakimiyet veririz de sonra lânete uğramış kimseler olarak seninle pek az süre komşuluk edebilirler.” (el-Ahzab, 60-61)

Algı manipülatörleriyle mücadele şekli

Burada akla şöyle bir soru gelebilir? Siyasilerin kara propagandasına maruz kalan şahıs veya grupların tepkisi ne olmalıdır? En bayağı iftiralar ve en alçakça karalamalarla itibar ve haysiyet cellatlığı yapan zorbalara karşı nasıl mücadele edilmelidir? Acaba bunlara karşı kendi yöntemleriyle karşılık verilebilir mi? Onların hile ve komplolarını boşa çıkarma adına ahlakî normlar ihlâl edilebilir mi? Kestirmeden söylemek gerekirse bunların hiçbirisi mü’minlerin ahlakî ve hukukî sınırların dışına çıkmaları için geçerli bir mazeret olamaz. Bu tür ceberut rejimlere karşı mutlaka mücadele verilmeli fakat asla meşru çizgiden sapılmamalıdır. 

Burada yapılması gereken en önemli vazife, toplumun eğitilmesi, bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesidir. İnsanlarda, hiçbir şeyin görüldüğü gibi olmadığı noktasında farkındalık oluşturulmalıdır. Duygularıyla değil akıllarıyla karar verebilen insanların sayısı artırılmalıdır. İnsanlara, kendilerine empoze edilmeye çalışılan fikirleri kritik etme alışkanlığı kazandırılmalıdır. Gayrimeşru ve hukuka aykırı hiçbir meselede itaatten bahsedilemeyeceği düşüncesi onların zihnine kazınmalıdır. Onlara, sorgulamanın, soru sormanın ve eleştirmenin ayıp değil bir meziyet olduğu öğretilmelidir. Delilsiz hiçbir söylentiye, şayiaya, dedikoduya, iftiraya itibar edilmemesi gerektiği fikri aşılanmalıdır. 

Algı operasyonlarını boşa çıkaracak tavırlar

Kur’an, pek çok ayet-i kerimede toplumda yayılmak istenilen şayialara ve algı operasyonlarına karşı uyanık olunması gerektiği noktasında mü’minleri uyarır. Hucurat suresinde yer alan şu ayet-i kerime fevkalade önemlidir: “Ey iman edenler, herhangi bir fasık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz” (el-Hucurat, 6). 

Buna göre kaynağı belirsiz söylentiler, mesnetsiz suçlamalar veya mücerret iddialar karşısında alınması gereken tavır, meselenin arka planını iyice araştırmaktır. Bu ayette, araştırmadan, bilmeden, anlamadan söylenilenlere inanma, onları başkalarına anlatma veya söylentilere dayanarak belirli şahıs ve gruplar aleyhine tavır alma şiddetle yasaklanmıştır. Bunları yapanların ileride pişman olacakları hatırlatılmıştır. Bu pişmanlık bazen bu dünyada bazen de ahirette olur.

Şu âyet-i kerime de mü’minleri kesin bilgi sahibi olmadıkları meseleler hakkında ihtiyatlı hareket etmeye çağırır: “Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalb gibi azaların hepsi de sorguya çekilecektir,” (el-İsra, 36). Buradan anlıyoruz ki inanan bir insana düşen vazife, doğruluğundan emin olmadığı bilgi ve haberleri hemen sahiplenmemesi, kesin delil ve karineler ortaya çıkmadıkça tarafsızlığını korumasıdır. Allah Resûlü’nün şu sözleri de aynı noktaya dikkat çeker: “Her duyduğunu söylemesi kişiye günah olarak yeter,” (Ebû Dâvud, Edeb 80.). 

İfk olayıyla ilgili nazil olan şu ayette ise iftira ve karalamalar karşısında nasıl tepki verecekleri konusunda mü’minlere çok önemli dersler verilmektedir: “Siz, iftirayı dilden dile yayıyor, hakkında tam bilgi sahibi olmadığınız bir şeyi ağızlarınızda söylüyorsunuz; bunu da önemsiz sanıyorsunuz. Halbuki Allah katında o büyük bir şeydir. O söylenti kulağınıza geldiğinde ‘Bunu konuşmak/yaymak bize yakışmaz, fesubhanellah, bu apaçık bir iftiradır.’ demeli değil miydiniz? Eğer gerçek mü’minseniz Allah size, bir daha asla böyle bir şey yapmamanızı öğütlüyor,” (en-Nur suresi, 15-17). 

Nisa suresinde yer alan şu ilâhî beyanlar da mü’minlere ortaya atılan önemli bilgi ve haberler karşısında nasıl hareket edeceklerini öğretir: “Onlara güvenlik veya korkuya dair bir haber geldiğinde doğru olup olmadığını araştırmadan ve yaymakta mahzur bulunup bulunmadığını danışmadan hemen onu yayarlar. Halbuki onlar bu haberi peygambere ve aralarındaki yetkili zatlara arz etselerdi elbette işin içyüzünü araştırıp ortaya çıkaranlar, onun mahiyetini, haberin neye delâlet ettiğini bilirlerdi. Eğer Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, pek azınız hariç hepiniz şeytana uymuş gitmiştiniz” (en-Nisa, 83).

Bırakalım söz ve fiillerimizle künhüne vâkıf olamadığımız meselelerin içine dalmayı, Hucurat suresindeki şu ayet, bu tür konularda zihnimize ve kalbimize bile sahip çıkmamız gerektiğini vurgular: “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır.” (el-Hucurat, 6) Muhtemelen atalarımız da bu tür ayet ve hadislerin manasından hareketle, “Duyduğuna inanma, gördüğünün yarısına inan.” demişlerdir. Burada anlatılmak istenen, insanın duyup gördüğü konular hakkında kesin hükme varmada acele etmemesi, meselenin önünü arkasını iyice anlamaya çalışmasıdır. 

Algı yöneticilerine koz vermeme

Şunu da hatırlatmak gerekir ki, algı yönetimiyle ilgili geliştirilen stratejiler ve yapılan propagandalar mutlaka bir gerçekliğe dayanmak zorundadır. Hemen her algı, içerisinde bir dane-i hakikat barındırır. Mesela muhaliflerini yıpratmak veya tehdit olarak algıladığı grupları bitirmek isteyen bir lider, onların açıklarını bulmaya çalışır. Eğer onların bir kısım zaaflarını yakalarsa veya hata ve yanlışlarına şahit olursa, algı yönetimiyle biri bin yaparak onları gözden düşürür. Bu sebeple kötü niyetli insanların eline koz vermeme ve onlara malzeme sunmama adına son derece ihtiyatlı ve tedbirli hareket etmek gerekir.

Allah Resûlü (sas) de propaganda yapmak ve fitne çıkarmak için malzeme arayan münafık ve müşriklerin eline koz vermemek için çok dikkatli hareket etmiştir. Onların ateşledikleri fitne ateşlerini söndürme adına da oldukça makul ve rasyonel stratejiler geliştirmiştir. Bunlar karşısında hiçbir zaman paniklememiş, ümitsizliğe düşmemiş, moral kuvvetini kaybetmemiş ve psikolojik üstünlüğünü yitirmemiştir. Bilakis yerinde yaptığı hamle ve stratejileriyle, hem Mekke’deki müşriklerin Darunnedve’de hazırlayıp piyasaya sürdükleri hem de Medine’deki münafık ve Yahudilerin her fırsatı değerlendirerek Müslümanlar aleyhinde oluşturdukları yalan ve iftiraları, söylenti ve şayiaları, korku ve endişeleri tesirsiz hale getirmiş veya bunların etki alanlarını olabildiğince daraltmıştır.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin