İslâm’da hilafetin yeri (1)

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Günümüzde İslâm siyaset düşüncesinin en tartışmalı konularından birisi hiç şüphesiz hilafet meselesidir. 1924 yılında hilafetin kaldırılmasından sonra Türkiye, Mısır ve Hindistan gibi ülkeler başta olmak üzere İslâm dünyasında hilafetin geleceğiyle ilgili hararetli tartışmalar başlamış ve birbirinden oldukça farklı yaklaşımlar ileri sürülmüştür. 

Halifeliği, dinî açıdan meşru tek yönetim şekli gören, İslâm’ın kaderiyle özdeşleştiren, Müslümanların bağımsızlığını, birlik ve beraberliğini ona bağlayan kesimler hararetle hilafeti savunurken; halifeliğin dinî değil tarihî bir kurum olduğunu iddia eden ve modern çağda onu hayata geçirmenin mümkün ve gerekli olmadığını düşünenler ise ona karşı çıkmışlardır. Birbirine zıt bu iki yönelişin yanında hilafetin dindeki yeri ve modern zamanlardaki rolüyle ilgili çok sayıda görüş öne sürülmüş, önemli tartışmalar yapılmıştır. Günümüze doğru geldikçe bu tartışmaların etkisi ve yoğunluğu nispeten azalmış olsa da hâlâ önemli oranda varlığını devam ettirmektedir.

Hilafet hem Müslümanlar hem de gayrimüslimler arasında çokça atıfta bulunulan bir mesele olsa da maalesef onun ne anlama geldiği, dinde nereye oturduğu, nasıl bir tarihî gelişim seyri izlediği yeterince bilinmemektedir. Bu sebeple burada ve bundan sonraki yazılarımızda hilafetin anlamı, dinî ve hukukî mahiyeti, tarihî gelişimi, günümüz dünyasında ifade ettiği anlam ve geleceği üzerinde durmak ve konuyla ilgili zihinlerdeki muğlaklığı bir nebze olsun gidermeye çalışmak istiyoruz.

Halife ve Hilafet Kavramları

Hilafet, sözlükte, bir kimseden sonra gelip onun yerine geçmek, birinin yerini doldurmak anlamına geldiği gibi; bir kimsenin yerine geçen, bir yönüyle onun vekili ve mümessili olan kimseye de halife denir. (İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, 9/83) 

Hilafet terim olarak devlet başkanlığı kurumunu, halife de devlet başkanını ifade eder. Allah Resûlü’nden sonra geldikleri ve O’nun nübüvvet dışında kalan dinî ve siyasî otoritesini temsil ettikleri için İslâm dünyasındaki devlet başkanlarına halife denilmiştir. Maverdi’nin ifadesiyle hilafet, dinin korunması (hirasetü’d-din) ve dünya işlerinin yürütülmesi (siyasetü’d-dünya) için nübüvvete halef olmaktır. (Maverdi, Ahkâmu’s-sultaniyye, s. 15)

Esasında halife ve hilafet kavramları en temelde devlet yönetimiyle ilgilidir. Fakat burada söz konusu olan toplum; İslâm’ı yaşamak, korumak ve yaymakla sorumlu olan ümmet-i Muhammed’dir. Halifeye düşen görev de ümmet-i Muhammed’in bu istikametteki istek ve talepleri doğrultusunda bir yönetim anlayışı ortaya koymaktır. Yani sadece dünyaya ait fayda ve maslahatların değil, ahirete ait fayda ve maslahatların da gerçekleştirilmesini sağlamaktır. Bu, siyasal İslâmcıların söylem ve eylemlerinden oldukça farklı bir konudur. Onlar, iktidar gücünü ve devlet mekanizmasını ele geçirmek suretiyle toplumu kendi anlayışları istikametinde baştan aşağıya dizayn etmek isterler. Burada ise devletin vatandaşları olan Müslümanların İslâm’la ilgili talep ve isteklerinin yönetimi şekillendirmesi söz konusudur.

Hilafetin diğer devlet yönetimlerinden ayrıldığı temel nokta dinle ilişkisidir. Burada din, ferdin ve toplumun hayat tarzını belirlediği gibi, yöneticileri ve devleti de şekillendirir. Hatta halifenin en önemli görev ve sorumluluğunun dini korumak, yaymak ve dinî hükümleri tatbik etmek olduğu ifade edilir. Nitekim hilafetle ilgili önemli bir çalışma yapan Abdurrazık es-Senhurî, hilafetin üç temel özelliğinden bahseder: Bunlar da; (1) Din ve dünya işlerinin hiçbirinin ihmal edilmeksizin birlikte götürülmesi, (2) İslâm hukukunun devletin kanunu olarak uygulamaya sokulması, (3) İslâm âleminin birlik ve beraberliğinin sağlanması. Senhurî, bir yönetimin hilafet olarak isimlendirilebilmesi için bu üç maddeye riayet edilmesi gerektiğini ifade eder. (Senhuri, Fıkhu’l-hilâfe, s. 80)

İbn Haldun’un şu açıklamaları da hilafetin dinle olan sıkı ilişkisini ortaya koyar: “Şeriat koyucunun insanlar için gözettiği esas amaç onların ahiret mutluluğudur ve onun için herkesin, dünya ve ahiret işleri için, dinin hükümlerine göre hareket etmeye yönlendirilmesi gerekir. İşte bu tür yönetim, kendilerine şeriat indirilmiş olan peygamberlerin ve onlardan sonra onların yerine bu görevi icra eden halifelerin işidir… Halifelik, şer’i bir yaklaşımla insanları ahiret maslahatlarını ve -sonuçları yine ahirette kendilerine dönecek olan- dünya menfaatlerinin gereklerine göre hareket etmeye yönlendirir. Çünkü dünyaya ait bütün durumlar, şeriat koyucunun yanında, ahiret maslahatlarıyla olan ilişkileri açısından değerlendirilir. Sonuçta halifelik, dini korumak ve dinin gereklerine göre dünyayı yönetmek konusunda Hz. Peygamber’e vekalet etmektir.” (İbn Haldun, Mukaddime, 1/270)

Fıkıhçılar hilafetin daha ziyade hukukî mahiyetiyle ilgilenmiş ve onu akitlerle ilgili ahkâm çerçevesinde incelemişlerdir. Buna göre hilafet bir çeşit velayet akdidir. Fakihler “velayet-i âmme”den ibaret olduğunu ifade etmek suretiyle hilafetin Müslümanlar üzerinde kamu tasarrufuna hak kazanmak olduğuna vurguda bulunmuşlardır. Bu yönüyle halife de halkın genel ve ortak işlerinde tasarrufta bulunma yetkisine sahip olan kimse demektir. Hilafet aynı zamanda bir vekalet akdidir. Halife de toplum fertlerinin vekilidir. Asıl olan ise halktır. Müvekkil konumundaki vatandaşlar, halifeyi seçmek ve ona biat etmek suretiyle, kamusal vazifelerin yerine getirilmesi ve umumî işlerin görülmesi adına halifeyi vekil tayin etmektedirler. (Mehmet Seyyid, Medhal, s. 99-109)

İmamet ve imam kelimeleri de hilafet ve halife yerine kullanılır. Yani tıpkı hilafet gibi imamet de devlet başkanlığı makamını ifade eder. Aynı şekilde imam da devlet başkanı için kullanılır. İmamın manası önder ve lider demektir. Devlet başkanı da toplumu yönettiği, ümmetin idaresini üstlendiği, insanlara liderlik yaptığı ve kendisine tâbi olunduğu için bu ismi almıştır. (DİA, “İmam”)

Bilindiği üzere cemaate namaz kıldıran kimseye de insanların önüne geçmesi ve namazda onlara önderlik yapması itibarıyla imam denir. Bu ikisini birbirinden ayırmak için cami imamlığına “imamet-i suğra (küçük imamlık)”, devlet imamlığına ise “imamet-i kübra (büyük imamlık)” ismi verilmiştir.

Kullanılış itibarıyla hilafet ile imamet veya halife ile imam arasında bir fark yoktur. Ehl-i Sünnet âlimleri devlet başkanlığı için hem imamet hem de hilafet kavramlarını kullanırlar. Şia ise sadece imamet/imam kavramını kullanır. Şia, imameti iman esasları arasına dahil etmiş, imamın nas ve tayin yoluyla atandığını iddia etmiş, imama ismet (günahsız olma) sıfatı atfetmiş ve teşri yetkisi vermiştir.

Kelam âlimleri Şia’nın bu iddialarına cevap verme adına kelam kitaplarında “imamet” bölümüne yer vermiş ve burada devlet başkanlığıyla ilgili bir kısım meseleleri ele almışlardır. Fıkıh âlimleri de devlet yönetimi ve devlet başkanıyla ilgili meseleleri genellikle “imamet” başlığı altında incelemiş fakat yer yer halife ve hilafet üzerinde de durmuşlardır. Hz. Ebu Bekir’le başlayan ve Osmanlı’nın sonuna kadar devam eden tarihî vakıa ise tarihçiler tarafından halife ve hilafet kavramları etrafında incelenmiştir. Farklı bir ifadeyle yönetimle ilgili meselelerin nazari planda ele alındığı durumlarda daha ziyade imamet kavramı kullanılmış, fiilî durumun üzerinde durulurken ise hilafet kavramı öne çıkmıştır.

Kur’ân ve Sünnet’te Hilafet 

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki âyet ve hadislerde devletle ve devlet yönetimiyle ilgili meseleler hakkında detaylı düzenlemeler yer almaz. Bu konularla ilgili ortaya konulan hükümler, adaletin temin edilmesi, kararların şura yoluyla alınması, işlerin ehil insanlara bırakılması, hukuka ve kamusal maslahatlara bağlı kalınması gibi çok genel fakat çok önemli bir kısım ilke ve amaçlardan ibarettir. Dolayısıyla devlet başkanının nasıl seçileceği, hangi yönetim şeklinin benimseneceği, Müslümanların ne tür bir devlet teşkilatı kuracakları gibi konular Müslüman toplumun içtihat ve tercihlerine bırakılmıştır.

İslâm’ın, itikadî meseleler, ibadetler, helâl ve haramlar, cezalar, evlilik, boşanma ve miras hukuku gibi meselelerde oldukça tafsilatlı düzenlemeler getirmiş olmasına rağmen, devlet ve yönetim meselelerinde detaya girmemesinin, belirli bir teori ve model ortaya koymamasının en önemli sebebi, esnek ve evrensel bir din olmasıdır. Yani bütün zaman ve mekânlarda yaşayan insanlara hitap etmesi ve onların her türlü ihtiyaçlarını karşılamayı tekeffül etmesidir. 

Farklı bir ifadeyle İslâm, Müslümanlarda hak hukuk düşüncesinin, adalet bilincinin, sorumluluk şuurunun ve istişare kültürünün yerleşmesi gibi konularda ciddi bir zihniyet değişimi gerçekleştirdikten ve çok önemli bir kısım ilke ve esaslar koyduktan sonra, nasıl bir devlet düzeni kuracakları, ne tür bir siyasi örgütlenmeye gidecekleri, kim tarafından yönetilecekleri meseleleriyle ilgili kararları onlara bırakmıştır. Böylece muhtelif siyasi yapıların, örflerin, kültürlerin hâkim olduğu; eğitim seviyelerinin ve gelişmişlik düzeylerinin farklı olduğu toplumların, İslâm’ın genel ilkeleri ışığında kendi gerçekliklerine uygun sıhhatli ve adil siyasi sitemler kurmalarının önü açılmıştır.

Bu ifadelerimizden de anlaşılacağı üzere Kur’ân ve Sünnet tarafından ortaya konulmuş detaylı bir hilafet teorisi yoktur. Hilafet kelimesi Kur’ân’da genel itibarıyla Allah tarafından yaratılıp yeryüzüne indirilen, kendisine öğrenme kabiliyeti ve ilim ihsan edilen, varlık üzerinde tasarrufta bulunma yetkisi verilen insanın bir sıfatı olarak kullanılır. (Bkz. Bakara sûresi, 2/30, En’am sûresi, 6/165, Fâtır sûresi, 35/39) Bazı âyetlerde ise bir kısım kavim ve milletlerin kendilerinden öncekilerin yerine geçirilip yeryüzünde söz sahibi kılındıklarına dikkat çekilir. (Bkz. A’raf sûresi, 7/69; Yunus sûresi, 10/14) Sadece, “Ey Davud! Şüphesiz Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adalet ile hüküm ver! Keyfe, arzuya uyma ki seni Allah yolundan saptırmasın.” (Sâd sûresi, 38/26) âyetinde yönetici anlamında kullanılır. 

Hadislerde imam ve emir kelimelerinin yanı sıra halife/hilafet kelimelerine de yer verilir. Hadislerde daha ziyade halife olacak kimsenin vasıfları, görev ve sorumlulukları, ona hangi şartlarda itaat edileceği, yapılan biate bağlı kalınması, yöneticilerin adil olmaları, zulümden kaçınmaları, yöneticiliğe talip olunmaması gibi konular üzerinde durulur. 

Şüphesiz ki yöneticilerle ve devlet yönetimiyle (halife ve hilafetle) ilgili vaz edilen bütün bu hükümler, liyakatli insanların başa geçmesi, temel hak ve özgürlüklerin korunması, her türlü baskı, zulüm, fitne ve kargaşanın bertaraf edilmesi ve neticede toplumsal huzurun, düzen ve ahengin sağlanması adına fevkalade önemlidir. Fakat hadislerde herhangi bir devlet modelinden, hükümet mekanizmasından veya yönetim biçiminden bahsedilmediği için en nihayetinde kurulacak olan devletlerin, hükümetlerin, rejimlerin şekline karar verecek olan yine toplumun kendisi olacaktır.

Âyet ve hadisler, devlet yönetiminin şekil ve biçimine dair detaylı düzenlemeleri ümmet-i Muhammed’e bırakarak, yöneticilerin bağlı kalmaları gereken temel ilkeler ve ulaşmaları gereken ana hedefler üzerinde durur. Zira İslâm nazarında devlet, hiçbir zaman ulaşılması gereken asıl gaye olmamıştır. Bilakis o, topluma hizmet etmekle, ülkenin güvenliğini sağlamakla, fertlerin istek ve taleplerini yerine getirmekle, ortaya çıkan ihtilaf ve anlaşmazlıkları çözmekle, hak ve adaleti temin etmekle yükümlü olan bir vasıtadan ibarettir. 

Nitekim İslâm âlimleri de imametin bizatihi değil, zulümlerin defedilmesi, ülkenin korunması, dinî ahkâmın tatbik edilmesi gibi yapılması beklenen vazifeler için gerekli bir makam olduğunu belirtir. (Bakıllanî, Temhîd, s. 477) Dolayısıyla devletin kendinden menkul bir kıymeti yoktur. O, söz konusu hedefleri gerçekleştirdiği ölçüde değerli hale gelir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin