YÜKSEL ÇAYIROĞLU | YORUM
Grek felsefesine dair eserlerin tercüme edilmesiyle birlikte sebep ve sebeplilik fikri İslâm dünyasında da yoğun olarak konuşulmaya ve tartışılmaya başlanmış ve konu etrafında oldukça zengin bir düşünce mirası teşekkül etmiştir. Bu konuda Müslüman filozoflar tarafından ortaya atılan fikirleri bütün detaylarıyla burada ifade etmemiz zor olacağı için, öne çıkan temel yaklaşımları ana hatlarıyla ele alacağız.
Kindî
Kindî, Risalelerinin farklı bahislerinde çok detaylı olmasa da nedensellik konusu üzerinde durmuş ve buna dair bazı izahlar yapmıştır. O, varlıklar arasındaki nedenselliği, sebep-sonuç münasebetini kabul etmekle birlikte gerçek fiil/fâil ile mecazi fiil/fâil arasında ayrım yapar. Gerçek fiil, var olanları yoktan var etmektir ki bu da her sebebin gayesi olan Yüce Allah’a özgüdür. Bu fiile yaratma (ibdâ’) denir. Gerçek fail (el-fâilü’l-hak), yaptıklarını hiç etkilenmeden yapar. Bunu takip eden ikinci derecedeki fiiller ve etkinler ise mecazi olup bunların hepsi özleri itibarıyla edilgin (pasif) durumdadırlar. Bunların edilginliği başkasının edilginliğine sebep olur. Mecazi etkinlerin ilki Yüce Yaratan’dan etkilenmiş, sonra da birbirlerinden etkilenmişlerdir. Bunlara mecazi denmesinin sebebi edilginliğin yakın sebebi olmalarıdır. Kindî’ye göre Cenab-ı Hak bütün edilginlerin sebebi olsa da O, ilk edilginin yakın sebebi, ondan sonrakilerin ise dolaylı sebebidir. (Kindi, Felsefi Risaleler, s. 197-198)
Kindî, varlık âleminde gözlemlenen sebeplerden yola çıkarak Allah’ın varlığına ulaşır. Şöyle ki ona göre bir şey kendi varlığının sebebi olamaz. Çünkü sebep ile sebepli (sonuç) ayrı şeylerdir. Ayrıca sebep sebepliden önce geldiği için onun iştirakine de katılamaz, onun dışında bir şey olmalıdır. Böyle olunca da sebepler zinciri sonsuza kadar sürüp gider. Oysa ki sebeplerin sonsuz olması aklen imkânsızdır. Aynı zamanda sebep birlik ve çokluk cinsinden de olamaz. Çünkü aynı cinsten olanlardan hiçbiri diğerinden önce gelemez. O hâlde eşyanın var oluşunun da varlığını sürdürüşünün de gerçek sebebi daha yüce/aşkın, daha şerefli ve eşyanın varlığından daha önceye giden bir sebeptir ki O da cinsi, benzeri ve ortağı olmayan Yüce Yaratıcıdır. (Kindi, Felsefi Risaleler, s. 164-169)
Farabî
Farabî, İslâm dünyasında, Allah-âlem ilişkisini, yoktan yaratma akidesi yerine sudur teorisiyle açıklamaya çalışan ilk kişidir. Onun neden ve nedensellik konusuna bakışı da sudur teorisiyle yakından ilişkilidir. Farabî, “Birden ancak bir çıkar.” şeklinde bir ilkeyi benimsediği için, çokluk ve çeşitliliği sergileyen kâinatın, bir olan Yaratıcıdan çıkmasının ancak sudur teorisiyle izah edilebileceğini düşünmüştür. Farabî, bu teorisiyle ezelî ve kadîm olanla sonradan olanı, değişmeyenle değişikliğe uğrayanı, bir başka deyişle bir ve mutlak olanla çok ve mümkün olan varlıklar arasındaki ilişkiyi belirtmek, böylece en ulvîsinden en süflîsine kadar bütün kâinatı bir sıra düzeni içinde yorumlamak istemiştir. (Bkz. “Sudûr”, DİA)
Varlığın ortaya çıkışını izah etmek için onun; Allah, semavî akıllar (ukûl-u aşere) ve maddî varlıklar arasında kurduğu ilişkiye bakıldığında, bunun determinist bir karakter taşıdığı görülür. Özellikle her şeyin dikey bir hiyerarşi içinde var olduğu ay üstü âlemde determinizm hâkim gibidir. Fakat ay altı evren bundan biraz daha farklıdır. Fizik ile metafizik arasında ayrım yapan Farabi, fiziksel dünyadaki oluş ve bozuluşları, sebep ve sonuçları açıklamak için Aristo’nun dört nedenine başvurur ve verdiği misallerle bunları izah eder. Farabi’ye göre tabiat sahibi varlıklar eylemlerini zorunlu olarak, irade sahibi varlıklar ise tercihte bulunarak meydana getirirler. Bununla birlikte Farabî’ye göre her iki sınıfın eylemlerinde de ay üstü varlıkların belli bir etkisinin olduğunu unutmamak gerekir.
Farabî de tıpkı Kindî gibi sebepleri yakın ve uzak olmak üzere ikiye ayırmıştır. Ona göre yakın sebepleri bilmek kolaydır. Mesela karın erimesinin sebebi ısının artmasıdır, ısının artmasının sebebi ise Güneş ışınlarıdır. Fakat uzak sebepleri bilmek ve anlamak daha zordur. Onlar bazen bilinse de bazen de bize gizli ve meçhul kalır. Sebebi çok uzak olduğu için bilinemeyen bu tür olayların rastlantısal olduğu düşünülür. Bununla birlikte Farabî’ye göre kâinatta gerçekten rastlantıyla oluşan, bir nedene bağlı olmaksızın ortaya çıkan olaylar da vardır. O, bu tür olayların varlığını ilahî hikmete uygun bulur. Çünkü bunlar olmasaydı geleceğe yönelik umut ve korku da olmazdı. Bu durumda da kimse yarınlar için çalışmaz, halk başkalarına itaat etmez, yöneticiler halkını görüp gözetmez, kimse başkasına iyilikte bulunmaz, kısaca düzen bozulurdu. Görüldüğü üzere Farabi, bu düşünceleriyle mutlak determinizm yerine şartlı bir determinizme taraftar gibidir.
Farabî, Aristo’nun yaptığı gibi âlemi, ay altı ve ay üstü âlem olmak üzere ikiye ayırır. Ay üstü âlem, dokuz gökküresinden oluşur. Ay altı âlem ise yaşadığımız yer küremizdir. O, gök küreleri ve onların hareketiyle, yerdeki varlıklar arasında bir illiyet bağı olduğunu düşünmüş ve bunu izah etmeye çalışmıştır. Semavî akıllar (bunlara melek de der), Allah ile maddî varlıklar arasında bir nevi aracı işlevi görür. Mesela ay altındaki işleri (dünyamızı) idare eden, oluş ve bozuluşlara etki eden ay küresinin aklı olan onuncu akıldır (faal akıl). Bu akıl, dört unsuru (toprak, hava, ateş, su) meydana getirir, onlar da töz olmaları bakımından diğer varlıkları oluşturur.
Farabî’de akletme ve bilme bir yönüyle yaratmayla eşdeğer gibidir. Bu da evrenin ezeli oluşunu beraberinde getirir. Çünkü Allah’ın ilmi ezelidir. Ezelî görülen bu madde öteden beri “heyula” olarak isimlendirilmiştir. Farabi’nin yaratma dediği şey, yokluktan ve hiçlikten varlık âlemine çıkarma değil, kuvveden fiile çıkarma ve biçim vermedir.
İslâm geleneğinde bilindiği ve meşhur olduğu üzere Farabî de varlıkları “mümkün” ve “zorunlu” olmak üzere ikiye ayırmış, zorunlu olanın varlığının kendinden olduğunu ama mümkün varlıkların bir nedene/illete dayanması gerektiğini söylemiştir. Bu nedenlerin, bir ilk nedene dayanmadan devir biçiminde sonsuza dek sürüp gitmesi aklen imkânsız olduğu için bunların eninde sonunda bir zorunlu varlıkla son bulmaları gerekir. Bu zorunlu varlık da Allah’tır. Mümkün varlıklar evreninde yer alan her şeyin ilk nedeni O’dur. Her şeyin ilk nedeni Allah olduğu gibi, evreni bir bütün olarak idare eden de O’dur. Kâinattaki her şey varlığını da sürekliliğini de Allah’a borçludur. (Hasan Aydın, Neden Kavramı ve Nedensellik, s. 123-137)
İbn Sina
İslâm filozofları içinde illiyet doktrinini en geniş ve en sistemli olarak ele alıp inceleyen kişi İbn Sina olmuştur. O, eş-Şifa isimli eserinin et-Tabiiyyât ve el-İlâhiyyat isimli bölümlerinde konu etrafında detaylı izahlar yapmıştır. Gazzali’nin nedensellik ilkesine dair felsefecilere yönelttiği eleştirilerin merkezinde de İbn Sina’nın görüşleri vardır.
İbn Sina da Farabî gibi varlık hakkında mümkün ve vacip (zorunlu varlık) ayrımı yapar, zorunlu varlık dışında kalan bütün mümkün varlıkların bir sebebe/illete dayanması gerektiğini, bir sebebin/illetin sonucu olarak ortaya çıktıklarını söyler. Bu aynı zamanda tabiattaki nedensellik ilkesinin bir ifadesidir. Fakat teselsülün imkânsızlığı ilkesinden dolayı illiyet zinciri sonsuza kadar geriye gidemeyeceği için, kendisi bir sebebe muhtaç olmayan zorunlu bir varlıkta durmak zorundadır. İşte bu da Cenab-ı Hak’tır. (“İlliyet”, DİA)
İbn Sina’nın sebeplerin doğası ve mahiyetiyle ilgili yaptığı şu izahlar oldukça önemlidir: “Mutlak sebeplerin bilgisi, sebeplilerin (sonuçların) sebepleri olduğunu öğrendikten sonra ortaya çıkar. Biz sebepli şeylerin varlığının kendilerinden önce gelen şeylerle varlık bakımından ilgili olduklarına hükmederek, sebeplerin sebepliler için varlığını olumlamadıkça akılda mutlak sebebin varlığı ve bir sebep olduğu fikri teşekkül etmez. Duyular bize yalnızca bir ardışıklığı verir. İki şeyin artarda gelmesi ise birinin diğerinin sebebi oluşunu zorunlu kılmaz. Duyu ve tecrübenin sunduğu verilerin çokluğu nedeniyle nefsin ikna olması, bildiğin gibi kesinlik bildirmez. Kesinliğin sağlanması ancak çoğunlukla gerçekleşen şeylerin, doğal ve seçimli olduğunu bilmekle mümkündür. Bu ise gerçekte illetleri olumlamaya, illetlerin ve sebeplerin varlığını kabule dayalıdır. İlletlerin varlığı ve bunların sebep oluşu ise açık ve ilksel bir bilgi değil, aksine meşhur bir bilgidir.” (İbn Sina, Kitabü’ş-Şifa, “Metafizik”)
İbn Sina’nın bu açıklamasından da anlaşılacağı üzere bir şeyin sebep olması, sonucuyla birlikte değerlendirildiğinde anlaşılır. Yani sebeplere sonuçlarından ulaşılır. Bizim nedensellik ilişkisine dair bilgimizin kaynağı duyularımızdır; yani gözlem ve tecrübelerimizdir. Bu ise kesinlik taşımaz. Bizim gözlemlediğimiz şey sadece belli olaylar arasındaki korelasyondur. Bu korelasyon ise nedenle sonuç arasında ontolojik bir ilişki olmasını zorunlu kılmaz. Yukarıdaki izahlar onun sanki illet ile malul arasında zorunlu bir ilişki öngörmediği fikrini uyarsa da bu doğru değildir. Onun konuyla ilgili izahlarına bakıldığında tabiî sebepleri, müstakil kudret sahibi failler olarak gördüğü anlaşılır. Varlıklar mahiyetleri açısından mümkün olsalar da var oluşları açısından zorunludurlar. Çünkü illetlerden her biri malulünü icap ettirir. Hatta o, illetle (gerçek sebeple) malul arasında bir zaman aralığı da öngörmemiş, illetle birlikte hiçbir gecikme olmaksızın malulün de hemen ortaya çıkacağını söylemiştir. Alemin ezeli oluşu fikri de bu yaklaşıma dayanmaktadır. (Bkz. “İlliyyet” ve “Determinizm”, DİA)
İbn Sina, nedenleri, Aristo’nun dört sebebine (maddi, suri, fail, gaî) bağlı kalarak açıklasa da konuya yeni açılımlar getirir, yeni katkılar sunar. Ona göre bunlardan ilk ikisi olan maddî ve sûrî sebepler varlığın dahili sebepleridir, bir parçasıdır ve onun mahiyetine ilişkindir. Fail ve gaî sebeplerse mümkün varlığın haricî sebepleridir ve onun var oluşuna ilişkindir. Yani varlıklar mevcudiyetlerini fail ve gaî sebeplerden alır. İbn Sina bu dört çeşit sebebin yanında bi’z-zat-bi’l-araz, bi’l-kuvve-bi’l-fiil, yakın-uzak, cüz’î-küllî, özel-genel gibi tasniflere de başvurarak sebep ile sonuç arasındaki ilişkiyi daha detaylı ele alır. (Bkz. Hayrani Altıntaş, İbn Sina Metafiziği, 111-117)
İbn Sina, varlık ve olaylar arasında meydana gelen nedensellik ilişkisinin zorunlu olduğunu söylese de doğal düzlemdeki maddî fail neden ile nihai anlamda var edici metafizik fail nedeni de birbirinden ayırır. O, sebepler zincirine dayalı varlık hiyerarşisinin en tepesine zorunlu varlık dediği Allah’ı koyduktan sonra, metafiziksel olandan fiziksel olana doğru ilerledikçe etkinlik ve yetkinliği gittikçe azalan ikincil derecede etkin nedenler zinciri olduğunu var sayar. İbn Sina’ya göre ay üstü evrende nedensel ilişkiler dikey ve deterministik bir biçimde işlerken, ay altı evren dediği dünyamızda hem dikey hem de yatay biçimde işlemektedir. O, cansız varlıkların sahip olduğu tabiatı, hareket ve hareketsizliğin ilkesi olarak görür. Havaya atılan taşın yere düşmesinin veya ateşin yukarı doğru yükselmesinin sebebi sahip oldukları doğal eğilimlerdir. Canlı varlıklardaki hareket ve hareketsizliğin ilkesi ise taşıdıkları nefistir/ruhtur. İbn Sina, eyleme geçmede maddeyi tam yetkin görmediği ve tabiatta tesadüflerin bulunduğunu söylediği için onun nedensellik ilişkisine bakışı da tam olarak deterministik bir karakter arz etmez. Onun bu yaklaşımı, insan özgürlüğünü ve mucizeyi temellendirmesine de olanak sağlar. (Hasan Aydın, Neden Kavramı ve Nedensellik, s. 151)
Netice itibarıyla meşşâî filozoflar, ortaya koydukları illiyet teorisiyle bir taraftan âlemin varlık nedeninin nihai anlamda Allah olduğunu ortaya koymuş, diğer yandan da âlemdeki varlık ve olaylar arasındaki nedensel ilişkilerin mahiyetini izah etmişlerdir. Fakat onların, Cenab-ı Hakk’ı “İlk İllet” diye isimlendirmeleri, illetle eseri arasındaki illiyet bağını zorunlu görmeleri, hatta bu zorunluluğu ilâhî fiillere de teşmil etmeleri ve Allah’ı “mûcib bi’z-zât” (Zat’ı gereği zorunlu kılan) olarak nitelemeleri, yine bu zorunluluk fikrinin bir devamı olarak Allah ile O’nun eseri olan âlem arasında zamansal bir aralığın bulunamayacağını ileri sürmeleri ve buradan hareketle âlemin ezeli olduğunu savunmaları, çokluğu temsil eden âlemin bir olan Allah’tan çıkışını sudur teorisiyle açıklamaları gibi fikirleri Eş’ari kelamcıları tarafından şiddetle reddedilmiş ve ciddi eleştirilere konu olmuştur. (Bkz. M. F. Kılıç, “İlliyet Teorisi”, Metafizik, 3/1181)

Yüksel hocam,
Yazınızı iki defa okudum. Elbette detaylar önemlidir, bir solukta okunarak hemen yorum yazmak makul olmayabilir. Öncelikle bu hususu kenara koyarak başlayım.
Ancak, basitçe şunu görüyorum. Bir Kaygı.
İnançtan gelen bir kaygı, Cenabı Hakkın geri plana atılmaması.
“Onun bilgisi/ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez” ayeti vb yola çıkarak ortaya çıkan bir kaygı.
NEDENSELLİĞİ aynen kabul etmişler, ama yukardaki ayet vb kaygıları da göz önüne alarak, bir ek açıklama ile, ilkini yok etmeden, bir üst açıklamaya gitmişler.
Özünde, bizim materyalist determinizm bakışından farklı hiçbir şey göremiyorum. Bağlamları okuyorum ama farklılığa ulaşamıyorum.
Yani, Cenabı Hakkı, müsebbibil esbab yerine koyma gayreti, kaygısı, materyalizm determinizme eklemlenmiş gibi.
Bir fark göremiyorum.
Bu arada, biz batı bizden etkilendi vs desekte, Batı asıl İslam aydınlanmasının kökeninin büyük çeviri hareketi sonrası, batıdaki eserlerin doğuya tercümesi ile ortaya çıktığını söylerler. Yani onlar da siz bizden öğrendinize getirir. En azından biz sizi tetikledik ve siz üzerine bina ettiniz derler.
İşte bu determinist bakışta bir şeklide o dönemde, tartışmaya girmiş gibi görünüyor.
Yani, önceden güzel güzel tartışma yok iken, biz kendi doğu/islam telakkimizde mutlu mutlu herşeyi Cenabı Hakka verir iken, birden işin içine batıdan gelen etki ile nedensellik çıkıyor.
Bu nedenle bir çeşit, eklemlenmeye çalışıyor.
Yanılıyorsam, ilgilileri de düzeltebilir. Ama bir çeşit eklemlenmeyi adapte edilmeyi, mekanik eklemlemeyi okurken açıklamalardan, islam düşüncesinde görebiliyorum.
Belki çevirmenlerin eksik aktarımı olabilir. Orasını bilemiyorum. Ama bir yapay eklemlenme görüyorum.
Daha önceden var olan Cenabı Hakkın yaratımı ve bunun üzerinden hiçbir sorgulama yapılmazken, birden işin içine determinist bakışı batının gelince, bir çeşit iki tarafı da karşılıklı uyumlaştırma yoluna gidilmişe benziyor.
Hocaefendinin bir sohbetinde mealen, kendisine bir doktorun bir ilaçtan bahsettiğini, hocam bunu kullanın hiçbirşeyiniz kalmayacak dediğini, oysa asıl iyileştirenin ilaç değil Cenabı Hak olduğunu, Allah dilemeseydi ilacın iyileştirmeyeceğini, hususunda bahsetmişti.
Aynı kaygıları yine büyüğüzde de gördüm. Kendimce yine benzer kaygının güdüldüğünü düşünmüştüm o an.
Evet, biz inançlı insan olarak, ne yapıp edip, Cenabı Hakkın bypass edilmemesini istiyoruz ve bir şekilde eklemlemeye çalışıyoruz ama bu gayrette birşeyleri eksik hissediyorum.
Bu nedenle de, yeni bir anlatım tarzına, izaha ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Zira yeri gelince, Cenabı Hakkın TEKVİN KANUNLARINI vaz ettiğini söylüyoruz.
Sebeplere riayete sımsıkılığı da ekliyoruz.
Allahın, peygamberleri için bozmadığı bir kuralı, biz insanlar için bozacağını düşünmememiz gerektiğini söylüyoruz.
Tabi bu görüşlerin yanında, mucizelerden, ilahi inayetlerden de bahsediyoruz elbette.
Ki bu da bir vakıa.
Yukarda yazdıklarım elbette bir zihin yürütme.
Yani şunu düşünemez miyiz. ELbette kabul ettiğim için söylemiyorum. Ama şunu zaten geçmişte batı söylemiş bazı düşünürler. O da şu ki..
Allah, tekvin kanunlarını yarattı ve müdahale etmiyor. Dolayısı ile riayet edilen şey, Allahın kanunları.
Yani, Cenabı Hakkı aradan çıkarmıyorlar.
Bu yönüyle, aspirini içince iyileşme, Cenabı Hakkın vaz ettiği kanunlar üzerinden olduğu için, zaten Cenabı Haktan yine izinsiz olmuyor mu..?
Bu yukardaki yazdığım batı da, hristiyan ekolünden gelen görüş. Ben buna tam katılmıyorum.
Bu nedenle zaten kuantum fiziği öncülüğünde, yeni keşifler ışığında, farklı donolerimiz var demiştim önceki yorumlarımda da.
Sürekli hazır ve nazır olan, sürekli yaratım yapan, bir çeşit simülasyon gibi, elektromanyetik alanların içinde sürekli oluşan, insan, bilinç, yaratım, iç içe geçmiş bir sistematikten bahsetmiştim.
Bilinç ile yöneldiğmiz şey, cüz i irade ise, bilinc ile sadece yönelme, bakma, bir çeşit fonksiyonun parçası gibi, evrendeki yaratımı bir parçası olması, edilgen bir parçası olması, sebepler zincirinde bir yerde olması ve bunun manyetik alan oluşturması, sebepler zincirinin oluşması. İşte bu silsile de, bilinç de fonksiyonun bir parçası, müsebbibi değil, döngünün tetikleyeni, ama asıl fonksiyonu çalıştıran,
bilincin süper pozisyonu tekilliğe dönüştürmesi, ve enerji alanının yoğunlaşarak maddi evrende karşımıza çıkması, ve bu sistemin bir dinamik sistem olması. Zira bunu olması için sürekli elektromanyetik alanların varlığı gerekli. Yani, fiziki mekanı gibi adeta, bu sistemin işlemesi için gerekli olan BOYUT, bir çeşit sürekli var olması gereken, bir manyetikalan. Ve bu da sürekli yaratılmak zorunda devamı için.
Basbayağı Cenabı Hakkı sürekli her olayda izni ve müdahalesi olan, bir an için, bir yönüyle bu yukarda bahsettiğim sistemin kendisi olabilir.
Cenabı Hakka El YAKIŞITIRILAMAZ HAŞA, ama bir an için kudret elini çekse, hiçbirşeyin var olamayacağı bir sistemden kasıt da bu. O bigbang ile oluşan ve halen de devam eden ve bir an bile o atom altı dünyadaki sicimler, atom altı yüksüz alanlar kaybolsa hiçbirşeyin olmayacağı bir düzenek. Bu düzeneği yaratan oluşturan da HER AN üstelik Cenabı Hak.
Demek istediğim bu. Benim zihnime bu daha makul geliyor.
DUALİTE den, dual açıklamlaardan, bir taraftan sebep sonuç determinist bakışı savunurken islam alemi, diğer taraftan, öyle ama şunu da unutmamak lazım , Cenabı Hak onlar ıda yaratan demek bilmiyorum yeterli olmayabilir. Ben zihnimde daha tutarlı buluyorum yukardaki yaklaşımımı. İzah olarak.
Cenabı hakkın nasıl yarattığını, işleyişi bilmiyoruz hepimiz kafa yoruyoruz.
Ama ilaç değil Allah iyileştirir, o istemeseydi iyileşemezdik bir yüksek bakış ama..
Ama yukarda bahsettiğim şeklide, ikisini birleştiren, tekvin kanunları ile müsebbibül esbabı birbirinden ayrı gören anlayışı birleştiren bir yaklaşım daha da mantıklı geliyor.
Değerli hocam, çok güçlü donelerimiz var. Keşifler, bilim bunu bize sunuyor. O nedenle diyorum hep, bizim yeni bir aydınlanma çağına girmemiz murad ediliyorsa eğer, inanın geçmişin üzerine bina edeceğimiz, ama yeni yepyeni bir anlatım dili, irşad diline de ihtiyacımız olucak.
Bir solukta yazdım, tekrardan okuyamadım. Bir şablon olarak düşünün bunu elbette. Daha ayrıntılı düşünsem daha farklı izah da edilebilir. Ama kastım şu. Dualite gözlemliyorum nedensellik bağlamında izahlarda. bu dualiteyi, inancımızı sarsmayacak yen ibir anlatım dili ile , bilimin verilerini kullanarak tekilliğe, tek bir izaha indirgeyebiliriz. Geçmiş izahlar, farabi, ibni sina vb artık doyur muyor beni şahsen.
Teşekkür ederim.
Konuyla ilgili Kur’ani bakış açısına geçmeden, risalelerin ortaya koyduğu doneleri değerlendirmeden ve kendi yorumlarımı ortaya koymadan önce, İslam dünyasında bugüne kadar söylenmiş fikirlerin genel bir özetini yapmak istediğim için bu yazıları kaleme alıyorum. Bir sonraki yazı da bu minvalde olacak. Yoksa burada zikredilen görüşlere aynen katılıyor, bunların olduğu gibi doğru olduğunu düşünüyor değilim. Belki tek tek her bir görüşle ilgili itiraz ve eleştirileri ve bunlara verilen cevapları da yazıya dahil edebilirdim. Ama o zaman da zaten uzun olan yazılar çok daha fazla uzuyor. Yorum ve değerlendirmeleriniz için teşekkürler…