ALİ TOPDAĞ | YORUM
Tarih boyunca kendisini mehdi ilan edenler, ilahî bir görevle seçildiğine inananlar, evrenin sırlarını çözdüğünü iddia edenler hatta Efendimiz’den (sav) sonra bile peygamber olduğunu söyleyenler eksik olmadı. Bugün geriye dönüp baktığımızda bu insanların önemli bir kısmını kolayca “yanılmış, şaklaban, birilerinin piyonu…” diye nitelendiriyoruz. Birçok kişi bu insanların gerçekten başkalarını kandırmak isteyen sahtekârlar olduğunu düşünebilir ve haklı da olabilirler.
Benim merak ettiğim bu insanların bu duruma gelmeden önceki halleri… Yani gerçekten kendilerinin ‘seçilmiş’ kişi olduklarına inanıyorlar mıydı?
İnsan zihni üzerine yapılan modern araştırmalar sonucunda görüyoruz ki beynimiz, gördüğü her olayı olduğu gibi kaydeden tarafsız bir kamera değil. Aksine, gördüklerini anlamlandıran, yorumlayan ve çoğu zaman kendi inandığı şeyi doğrulayacak şekilde yeniden düzenleyen canlı bir sistemdir. Psikolojinin “confirmation bias / doğrulama yanlılığı” adını verdiği eğilim, insanın sahip olduğu kanaati destekleyen verileri öne çıkarıp, ona aykırı olanları ise görmezden gelmeye meyilli olduğunu söyler. İnsan, farkına varmadan olguları kendi kanaatine göre yorumlamaya başlar.
Aynı olaya bakan iki insan, birbirinden tamamen farklı sonuçlara ulaşabilir. Birinin sıradan gördüğü bir tevafuk, diğerine ilahî bir işaret gibi gelebilir. Bir başkasının tesadüf dediği şey, başka biri için kaderin açık bir mesajına dönüşebilir. İşaretleri bu şekilde okuyan insanlar, zamanla kendi yorumlarını hakikatin kendisi zannetmeye başlayabilir.
İslam düşünce tarihinde bunun en dikkat çekici örneklerinden biri Hurûfîlik hareketidir. Kurucusu Fazlullah Esterâbâdî, harflerde gördüğü sembolik ilişkilerden yola çıkarak zamanla bütün kâinatın sırlarının harflerde gizli olduğu sonucuna ulaştı. İnsan yüzünü, Kur’an’ı ve yaratılışı aynı sembolik sistem içinde okumaya başladı. Fazlullah için başlangıçta ilginç bir gözlem olan bu durum, zamanla onun düşünce sisteminde bütün hakikati açıklayan bir anahtara dönüştü.
Olayları kendisine göre kurguluyor
Tarih, benzer örneklerle doludur. Farklı dinlerde, mezheplerde, mistik akımlarda ve hatta din dışı ideolojik hareketlerde de kendisini “seçilmiş özel kişi” gören, insanlığın kurtuluşunun kendi yorumuna bağlı olduğuna inanan liderlere rastlarız. Zaman değişir, isimler değişir, coğrafyalar değişir; fakat bu açıdan insan zihninin işleyişi pek değişmez.
Yıllar önce dinlediğim bir hatıra bu konuda beni derinden düşündürmüştü. Hizmet Hareketi içinde bulunan bir kişi, kendisinin mehdi olduğuna inanmaya başlamış. Durumu fark edenler onu Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yanına götürmüşler. Hocaefendi bu kişiyle uzun uzun konuşmuş; Kur’an’dan, sünnetten ve aklî delillerden hareketle bu düşüncenin neden problemli olduğunu anlatmış. Karşısındaki kişi anlatılanların hiçbirine itiraz etmemiş ve oradan ayrılmışlar. Yanındakiler onun ikna olduğunu artık böyle bir iddiada bulunmayacağını düşünmüşler. Oysa o kişi yanındakilere “Ben zaten Hocaefendi’den sonraki vazifeli kişiyim!” demiş.
Kişi, kendisini sıradan bir insan olarak değil, tarihin merkezinde özel bir misyon taşıyan biri olarak konumlandırmaya başladığında benlik, hakikati kendine uydurur; kendini hakikate uydurmaz. Eğer bu eğilim uzun süre devam eder ve çevrenin de etkisiyle sürekli beslenirse, kişi giderek kendisini yalnızca başkalarından farklı değil, onlardan daha özel, daha seçilmiş ve daha üstün görmeye başlayabilir. Böyle bir zihinsel yapı zamanla eleştiriye kapanır, dış gerçeklikle bağı zayıflar ve başlangıçta dinî veya dindışı bir iddia olarak ortaya çıkan bu merkezî benlik kurgusu, sonunda kişinin hem ait olduğu topluluktan hem de onu besleyen inanç sisteminden kopmasına kadar uzanabilir.
Böyle bir vetireye giren insan, açık delilleri doğrudan reddetmek yerine, onları kendi hikâyesini koruyacak şekilde yeniden yorumlar. Bu nedenle insanı aldatan şey çoğu zaman bilgisizliği değil, benliğinin hakikat üzerinde kurduğu görünmez hâkimiyettir.
İnsanın en büyük zaaflarından biri budur. Önce bir kanaat oluşturur, sonra bütün dünyayı o kanaatin gözlüğüyle okumaya başlar. Karşılaştığı her tevafuk, işittiği her iltifat, gördüğü her rüya, yaşadığı her olağanüstü hâl aynı merkeze bağlanır. “Bu kadar tesadüf olamaz.” cümlesi, farkına varmadan “Demek ki ben farklıyım.” düşüncesine dönüşebilir. O andan itibaren artık kişi hakikati değil, kendi yorumunu savunmaya başlar.
Böyle bir süreç her zaman kibirle veya tevafuklarla başlamaz. Hatta tam tersine, kişi kendisini son derece mütevazı bile zannedebilir. Oysa biliyoruz ki nefis, bazen kibri en dindar cümlelerin içine gizleyebilir. Açık kibir, “Ben sizden üstünüm.” derken, gizli kibir ise “Ben istemedim, Allah seçti.” diyerek aynı sonuca başka bir yoldan ulaşır.
İstikameti korumak!
Kur’an-ı Kerim’in tevazu üzerinde bu kadar ısrarla durmasının hikmetlerinden biri burada gizli galiba. Biz tevazuyu çoğu zaman güzel bir ahlâk olarak görürüz ama o bundan çok daha fazlası olabilir. Allah, zihnimizin ürettiği yanılsamalardan bizi koruyacak ilahî bir emniyet mekanizması olarak mütevazı olmamızı istemiş olamaz mı? İstişarenin tavsiye edilmesi, nefsin sürekli sorgulanması, insanın kendisini temize çıkarmaması, zanla hareket etmemesi… Bunların her biri, insanın kendi zihnini mutlak hakikat yerine koymasını engelleyen güvenlik tedbirleri gibidir.
Tasavvufta sıkça tekrar edilen “İstikamet, kerametten üstündür.” sözü de bu açıdan yeniden okunabilir. Çünkü olağanüstü hâller insanı yanıltabilir; fakat istikamet, yani doğruluk, dürüstlük ve ahlâk, insanı sürekli hakikate çağırır. Rüya görmek büyük bir meziyet değildir; gördüğü rüyayı doğru yorumlayabilmek asıl meseledir. Tevafuk yaşamak üstünlük değildir; o tevafuku nefsine pay çıkarmadan okuyabilmek üstünlüktür.
Hakikati gerçekten seven insan, kendi fikrinin yanlış çıkmasına üzülmez; aksine sevinir. Çünkü amacı kendi kanaatini korumak değil, hakikate yaklaşmaktır.
İnsanı yaratan ve onu en iyi bilen Allah, onun zaaflarını dengeleyecek ilahî emniyet mekanizmalarını da Kur’an’da bildirmiştir. İstişare, nefsi sorgulama, zandan sakınma ve Peygamber Efendimiz’in yaşayışıyla bize gösterdiği tevazu gibi ahlaki esaslar, bir bakıma hakikati kendi nefsimizin müdahalesinden korumanın yollarıdır. Çünkü insanı en çok aldatan şeylerden biri kendi zihninin kendisine anlattığı hikâyelerdir. İnsan, bu hikâyelere ihtiyatla yaklaşmayı öğrendiği gün hakikate hiç olmadığı kadar yaklaşmış olacaktır.
