İmtihan çalışmadığınız yerden gelir

YORUM | İSKENDER DERVİŞ

İnsan bilmediğinden mesul değildir. Ancak biliyorsa, işin içine başka şartlar girer. Belki biliyordur fakat cesaret edememiştir. Belki biliyordur fakat imkân bulamamıştır. Belki biliyordur fakat tembellik, tenperverlik etmiştir. Muhasebe, bildiklerimiz üzerinden yapılır. Bilmek imkânı varken araştırmamak, verili olanla yetinmek muhasebenin bir başka boyutu. Kusurla günah biraz da böyle ayrışıyor: Bilmeden yapılanlar kusur, bilindiği halde yapılanlar günah. Bilmek için çaba harcamamaktan da hesaba çekilme ihtimali yüksek.

‘Ve insan aldandı…’ ifadesindeki incelik de burada. İnsan bazen bildiği hâlde, farklı beklentiler içine girerek o günaha sarılıyor. Hüküm açık olduğu hâlde başka yollar arıyor. Bazı hikmetler bu türlü hataların, günahların içine gizlenmiştir amenna. Mesela insanlığın ve o insanlığın içinde zirveleşen Hz. Muhammed’in (sav) bedenî varlığı Hz. Âdem’in (as) yasak meyveye meyletmesine bağlanmıştı. Fakat bu ilahi hikmetler içerisinde insanın ‘sorumluluğu’ asla kaybolmaz. Âdem Aleyhisselam bütün bu hikmetlere rağmen tövbe etmekle mesul olduğunun idrakindeydi. Hatanın neticesinde hayra ulaşmak mümkün ama bu hata sahibinin mesuliyetini üzerinden almaz.

İMTİHANI ÇETİN KILAN MESAJ

Bilhassa peygamberlerin gönderildiği dönemler mesajların açık ve keskin oluşuyla diğerlerinden ayrılıyor. Sözgelimi İsa Mesih’le (as) Muhammed Mustafa (sav) arasında yaklaşık 600 sene var. Bu sürede insanlar ‘unutmuş’ olabilir, mesajın kendisi farklılaşmış olabilir. Kala kala elde sadece bir Allah’a olan iman meselesi kalmış olabilir. Ancak onlar hayatta iken, insanları canlı birer ayet olarak uyarırlarken, Allah’a bütün mucizeleriyle birlikte çağırırlarken onlara uymamak, onların sözünden uzakta hakikati aramak abes. Bu sebeple Kur’an’daki peygamber kıssalarının akışı çok belirgindir: Peygamber bir mesajla gelir ve kavmini uyarır, eğer kavmi bu mesaja uymazsa bir azap beklenmektedir.

Peygamberin mesajı o kadar keskindir ki, ona bilerek, isteyerek karşı gelmek çoğu zaman dünyada da zarara girmeyi beraberinde getirir. Allah’ın kelamı diyebileceğimiz peygamberler aramızdayken ve onların mesajı dinlendikten, anlaşıldıktan sonra onlara rağmen bir yol tutturmak, hakikatten uzaklaşmaktır çünkü. Onların çizdiği varlık sahasının dışında bir hayat yoktur zira o sınırları bizatihi vahyeden Allah’tır.

İmtihan, bu sınırların içinde var olma mücadelesidir. Başka türlü bir varlık imkânı yoktur çünkü. Mülk, O’nundur. Ancak O, insanın özgür iradesiyle bu seçimi yapmasını ister. İnsana öyle bir ‘akıl’ vermiştir ki, peygamberlerin mucizelerini görse dâhi inanmamak elindedir. Hiç kimse, zorla iman ettirilmez ve zaten iman aslında insanın mücadele ederek elde etmesi gereken bir payedir. Ancak iman etmek de yine onun lütfundandır çünkü dediğim gibi ‘akıl’ kolayca aldanabilir, en bariz hakikatlere dâhi kapanabilir. Hakikat iki ayağı üzerinde doğrulup ‘Kardeşlerim…’ dediğinde ona bigâne kalmak ise, imtihanı kaybetmek demektir.

‘RAHMET’ UCUZ DEĞİL

Peygamberlerin varlığı, inananlar için rahmettir. Çünkü ilahi mesajın taşıyıcıları, sıradan insanları alıp yüce mertebelere çıkarırlar. Ancak o mesajı kabullenmek ne kadar yüceltici bir eylemse, o mesaja sırt çevirmek de o kadar büyük bir kayba işaret eder. Bu da aslında peygamberler çağında iman etmenin ‘kolay olmadığına’ delalettir. ‘Ne var ki canım, peşinden yürüyüp gitmişler işte!’ diyemeyeceğimiz bir çaba olmalı orada. Nitekim başta peygamberlerin kendileri olmak üzere onlara inananların çektikleri çileler her zaman buna işaret eder. ‘Bu iş kolay değil’ diye seslenir hadiseler.

Üstelik sadece ‘çile’ ile ifade edilmez bu zorluk. Kimi zaman, mesela Tağut’la savaşmaya gidilirken olduğu gibi, imtihan karşımıza çıkan ırmaktan su içmemektir. Görünüşte basittir. Yahut Salih Aleyhisselam’ın kavminde olduğu gibi hamile bir deveye dokunmamaktır imtihan. Nuh Aleyhisselam’ın kavminde olduğu gibi felaket zamanında o gemiye adım atabilmektir. Birazcık sabırlı bir çocuğun bile kavrayabileceği kadar basittir. Gelgelelim insanın aklı her an aldanmaya hazırdır. ‘Ne olacak ki?’ diye düşünür. Peygamberin getirdiği mesajı, Allah’ın kullarından talebini, üstelik bu talep bazen sadece belli bir süreye bağlanmıştır ve geçicidir, ‘anlamsız’ bulur. Anlamaya çalışmaz. Önünde bir engel varmış gibi davranır. Onu idrak etmek yerine onunla mücadeleyi tercih eder.

Peygamberin mesajı, onunla mücadele edenler için bir azaba dönüşür. Nasıl ki normalde şifa olan süt, hastalıklı bir bünyede ölüme dâhi sebebiyet verebilir, öyle de dupduru bir mesaj, hani Ebu Talip’in ‘dinlemediler’ diyerek ah-u vah ettiği o mesaj, bir insanın baştan çıkmasına, aklını yitirip tamamen gayz kesilmesine, tıpkı Ebu Cehil gibi, yol açabilir. İmtihanı kazanma ihtimali bile kaybedilmiştir. Çünkü artık ‘kurtuluş yolu’ o insana sanki cehenneme giden bir yolmuş gibi görünür.

MESAJI TEMSİL EDENLER

Biz Müslümanlar, Son Peygamber’in (sav) mesajını tasdik edenleriz. Asırlar öncesinden gelen bir sese yani. Vahiy yoluyla bize indirildiğine inandığımız kitaba uygun yaşadığımızı düşünüyoruz. Öyle zannediyoruz belki de. Zira bilhassa ulu’l azm peygamberlerden sonra daha küçük topluluklara gelen peygamberler, kendilerinden önceki şeriatın tatbikiyle meşgul olurlarmış. Bir nevi ‘imtihan içindeki imtihan’. İnananların gerçekten inanıp inanmadıklarının muhasebesi bir nevi. İslam en son din olarak ve bütün insanlığa indirildiği için artık bir peygamber mesajını, bizzat onun ağzından dinleme fırsatımız yok. Ancak o mesajı hayatları hâline getirerek adeta ‘cızırtılı da olsa’ (muhtemelen bizim duyuş kabiliyetimizle ilgili bir durum) bir plağa kaydetmiş gibi bize dinletmeye çalışan âlimler var olmuş hep.

Yani bir bakıma peygamberler çağı kapandı fakat mesaj hâlen ortada. Zira imtihan hâlen sürüyor. Allah’a inanma ve bu imanın gereği neyse ona göre yaşama imtihanı. Kullarına özgür iradeyi bahşeden Allah, onlara olan merhametinin bir nişanesi olarak peygamber mesajını dert edinen, o sesin hiç dinmemesi için çalışan insanların varlığını mümkün kılmış olmalı. Hani Ka’be’de namaz kılarken imamın ‘Allah-u Ekber’ nidasının ardından arka saflarda duymayanların da duyması için o nidayı tekrar edenler olur ya, onun gibi.

Eğer hayatı boyunca o mesajı yaşamış, o sesi duyurmaya çalışmış bir âlim, dünyadan artık hiçbir beklentisi kalmamış bir pîr-i fani, gözünü yalnızca Allah’ın rızasına ve insanların kurtuluşuna dikmiş bir zât-ı muhterem size Allah’ın çizdiği o sınırları hatırlatıyorsa, düşünmek gerekir. İmtihan hep çalıştığınız yerden, beklediğiniz kişiden gelmez. Allah’ın imtihanı, hiçbir şeye takılmadan mesajın kendisine odaklanmanızı gerektirir ki, hakikat ancak o zaman zuhur edecektir. Ancak o mesaja giydirilen dünyalık elbiselere takılıp mesajdan yüz çevirenlerin nereye varacağını kestirmek zor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin