İltisaklı ve irtibatlı

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’de bir rejim var. İktidara 2002 yılında seçimlerle ve demokratik teamüllerle geldi. Uzunca bir süre Türkiye’nin AB üyeliği, demokratikleşmesi ve ekonomik istikrar kazanması doğrultusunda politikalar geliştirdi. Ardından bu partinin üst düzey yöneticileri yolsuzluklara bulaştı. Parti liderliği otoriterleşti. Kendisine olumlu politikalarda destek olan kesimlerin desteğini yitirdi. AKP yönetimi, başta dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, 17 Aralık 2013’te başlayan çok kapsamlı ve derin bir yolsuzluk soruşturması sonrası, Yüce Divan’a giden süreçten kurtulmak için işleyen yargısal sürece müdahale etti. Yargı erkinin uhdesindeki işlemekte olan polisiye ve yargısal süreç, anayasaya, yasalara ve devlet teamülüne aykırı olarak, siyaset tarafından akamete uğratıldı ve durduruldu. Yapılan güç aşımıydı. Bu bir sivil darbeydi. Yürütme etki – yani hükümet – kendi yetkisinde olmayan bir devlet birimine yetki aşımında bulunarak müdahale etmişti. Bu uygulama 100 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nde bir ilkti. 

Böylece Türkiye’nin rejiminde hızlı bir fiili değişim baş gösterdi. Bilinen mevcut anayasal devlet mimarisi, bilerek ve isteyerek, kendi menfaatlerini ülke ve halkın menfaatlerine önceleyen bir iktidar tarafından, kendilerini yargıdan kurtarmak için bozuldu. Devlet çöktü. 

AKP bu süreçte ortaya bir senaryo attı. Bu senaryoya göre, kendileri yolsuzluğa bulaşmamış, onlara bir kumpas kurularak çamur atılmıştı. Bu kumpası kuran dış ve iç güçlerdi. İçeride, o güne dek gayet samimi olarak işbirliği yaptıkları muhafazakâr bir İslami grubu, Gülen Cemaati’ni (GC) suçladılar. Oysa GC ile AKP arasındaki ilişkiler oldukça yakın ve giriftti. GC eğitim alanına odaklanan İslami bir sivil toplum yapılanması olduğundan, yetişmiş kadroları AKP’nin belkemiğini oluşturan Milli Görüş kadrolarına göre çok daha eğitimli ve donanımlıydı. Bu nedenle, her ne kadar AKP diğer İslami/İslamcı gruplarla da işbirliği içerisinde olsa, GC yetişmiş insan potansiyeli AKP’nin iktidarı döneminde 2002-2010 arasında kadrolaşmasında en çok başvurulan havuzdu. 2013 yolsuzluk soruşturmalarında “Paralel Devlet Yapılanması” (PDY) olarak suçlanınca, işler değişmişti. Erdoğan ve ekibi, bütün güçleriyle yolsuzluk soruşturmasını itibarsızlaşmaya çalıştı ve bu soruşturmaların dış mihraklarca planlanan ve GC tarafından uygulamaya geçirilen bir sivil darbe girişimi olduğu iddiasını ortaya atmıştı. Bu uçuk iddia, mevcut yolsuzluk dosyaları karşısında son derece gülünç de kalsa, Türkiye’ye özgü bazı iç dinamiklerin de etkisiyle giderek toplumda kabul gördü. Muhalefet (o dönem CHP ve MHP) ilk başlarda 17 Aralık 2013 dosyaları üzerinden AKP’ye yüklense de, zamanla bu tutumları değişti. MHP iktidara eklemlendi. CHP ise İslami eğilimdeki her gruba karşı olan Kemalist önyargılarının etkisiyle “Paralel Devlet” söyleminin büyüsüne kapıldı ve kolayca diskuru benimsedi. Bu süreçte altı en çok çizilmesi gereken noktalardan biri, daha önce devlette hâkim olan askeri vesayet sisteminin mümessillerinin, Ergenekon ve muadili davalardan ceza almış olmalarına karşın, AKP ile Erdoğan’ı destekleme karşılığında anlaşarak hapisten çıkartılmalarıydı. Bu yeni ortaklar, AKP’ye Kürt siyasetindeki yönelimini değiştirttiler. Çözüm Süreci’ni sonlandırttılar. Kürtlere karşı 1990’larda uygulanan askeri politikalar yeniden devreye sokuldu. AKP ile derin devlet füzyonu gerçekleşti. 

Bu arada GC, Kürt siyasi hareketi, AB yanlıları, liberal demokrasiyi destekleyen aydınlar, azınlıklar, LGBTQ+ gibi gruplar hedef tahtasına kondu. Elbette en çok GC ile Türk devletinin ezeli hedefi Kürt siyasetinin üzerine gidildi. Bu süreç artan bir ivmeyle 15 Temmuz 2016’ya dek sürdü. 15 Temmuz ise tam bir milat oldu. PDY dedikleri GC’ne yeni bir isim uydurdular: “Fethullahçı Terör Örgütü”, diğer adıyla “FETÖ”. Darbe girişimini bu örgüt üzerine yıktılar. TSK’daki general ve amirallerin yarısını darbeden sorumlu ilan ederek tutukladılar. Bu insanların “FETÖ’cü” olduğunu ileri sürdüler. Bu sava göre GC TSK’nın general-amiral kadrosunun ½’sini kontrolü altına almıştı. Yine adalet teşkilatından binlerce yargıcı ve savcıyı ihraç ettiler, tutukladılar. Gerekçe aynıydı. Bu furyada 8000’e yakın akademisyen üniversitelerden atıldı. 160,000’e yakın memur ihraç edildi. Bu uygulamaların tümü anayasa ve yasalar nezdinde yok hükmündeydi. Fakat oldubittilerle bunu Türkiye’de hemen herkes kabullendi. Erdoğan tarafından “Allah’ın bir lütfu” olarak nitelenen bu şüpheli askeri darbe teşebbüsü, Erdoğan ve güç paydaşlarına istedikleri bahaneyi üretmişti. Toplumsal ve siyasal her alan güvenlikleştirilerek, fiili despotik bir rejim oluşturulmuştu. 

Erdoğan bu rejimin reisi olarak da ilan edilmiş olsa, tek adam değildi. Açıkça veya üzeri örtülü olarak ittifak halinde olduğu güç paydaşları ile beraber devleti yönetmeye başladı. Tüm ittifak paydaşları, GC ve Kürt siyasi hareketini bitirme konusunda konsensüse varmışlardı. Böylece OHAL rejimini oluşturup, bu rejimde hedefe aldıkları grupları takibata aldılar. Bunu yaparken devletin anayasasını ve kanunlarını hiçe saydılar. Fiili bir rejim oluşturdular ve muhalefetin de bu rejimin diskurunu benimsemesi ile karşılarında süreci durduracak ve geri çevirerek anayasal düzene ülkeyi geri götürecek hiçbir kayda değer güç kalmadı.

İşte iltisak ve irtibat terminolojisi, Türk siyasi ve hukuk yaşamına böyle bir ortamda girdi. Normal anayasal nizam ve hukuk sistemi işlese, takibata aldıkları insanların çok büyük bir oranını sistem dışına çıkaramayacaklardı. OHAL rejimi olağan hukuk prosedürünü işlevsiz kıldı ve olağan dışı ve keyfi bir uygulamanın kapılarını ardına kadar açtı. GC özelinden hareket etmek gerekirse, grubunun mevcut yasalara ve hukuk sistemine göre karşı karşıya kaldığı suçlamaların asılsızlığı bir kenara bırakılacak olsa dahi, hedefe alınan grupla ilişkileri hukuksal olarak bir ilinti kurulması olanaksız olan yüz binlerce insan, bu grupla “iltisaklı ve irtibatlı” oldukları gerekçesiyle hukuksuz uygulamalarla karşılaştı. İltisak ve irtibat kavramlarının kapsamının genişliği ve elastikliği nedeniyle, örneğin kanunlara göre kurulmuş bir bankada hesabı olması, kanunlara uygun olarak açılmış bir okul veya dershanede öğrenci olmak, kanunlara göre kurulmuş bir sendikaya üye olmak gibi nedenlerle, insanlar “terörist” ilan edildi. Dahası, insanların GC ile bağlarını fabrike edebilmek için fantastik filmlerde bile rastlanmayacak ölçüde irrasyonel ilintiler kuruldu. Mesela cebinde bir Amerikan doları bulunan insanlar, absürt bir biçimde bu gruba üye addedildi. Ya da cep telefonlarının App kullanımlarından indirilebilen herkese açık iletişim programları örgüt üyeliğine kanıt olarak gösterildi. Bunlar rejimin güdümüne girmiş ve Perinçek gibi rejim paydaşları tarafından “siyasetin köpeği” olarak nitelenen mahkemelerde “kanıt” olarak kullanıldı. 

Şimdi gelelim bu “iltisaklı” ve “irtibatlı” kavramlarıyla bugünkü rejimin mümessillerinin ilintisine. Öncelikle, bugün eğer rejimin diskurunu kullanacak olursak, AKP kadrolarında herkesin terörist ilan edilmesi gerekiyor. Çünkü içlerinde GC ile “iltisaklı ve irtibatlı” olmayan hiç kimse yok. Aynı şey büyük ölçüde tüm Türkiye bürokrasisi için de geçerli. Neden mi? Öncelikle bürokraside “FETÖ’cü” olarak suçlayıp ihraç ettikleri, büyük bölümünü hapse attıkları memurlardan başlayalım. GC’nin memur atama yetkisi yok. Dolayısıyla tüm atamalar bugünkü iktidar mümessillerince, siyasi karar alıcılar ve bürokratların kararı ya da onayı ile yapıldı. Bu bir! Yani eğer devlet bürokrasisine 160 bin’den fazla “terörist” girdiyse, bu insanların atamalarını kendileri yaptı. İkincisi, birçok video, konuşma, meclis tutanağı, fotoğraf vs. belge, bugünkü rejim mümessilleriyle adı geçen “terör örgütü” arasında “iltisak ve irtibat” bağlantısından çok daha derin bağlantıları ziyadesiyle ortaya koyuyor, kanıtlıyor. Üçüncüsü, bugünkü iktidara destek olan taban da, eğer nesnel olarak aynı ölçütler uygulanırsa, mesela çocuklarını gönderdikleri okul ya da dershane, para yatırdıkları banka, bağış yaptıkları dernek, katıldıkları toplantı, abone oldukları gazete vs. nedenlerle, rahatlıkla bu “terör örgütü” ile irtibatlı ve iltisaklı ilan edilebilir. Bunları da kanıtlamak çocuk oyuncağıdır. Devlette hiçbir belge ve bilgi kaybolmaz. 

Bu saydıklarım, sadece “FETÖ” olarak yapay biçimde fabrike edilen GC ile alakalı analizler. Şimdi farazi – hayal ürünü – yapılardan, gerçek örgütlere gelelim. Çünkü bugünkü iktidar mümessilleri, (17 Aralık soruşturmalarına konu olan ve diğer bilinen-bilinmeyen) birçok adi suça bulaşmalarının yanında, birçok terörizm suçuna da bulaştılar. Somut bir örnek vermek gerekirse, mesela MİT tırları haberi, Türk devletinin yöneticilerinin, resmi kurumlar kanalıyla, karayolu üzerinden Suriye’de destekledikleri cihatçı gruplara silah ve mühimmat temin ettiklerini en açık biçimde, gayet çarpıcı olarak ortaya koydu. Silah ve mühimmat gönderilen gruplar kimdi? El Kaide terör örgütünün ant kolu olan El Nusra Cephesi gibi, Heyet Tahrir el-Şam gibi, hatta IŞİD gibi cihatçı terörist gruplar. Türkiye’deki rejimin mümessilleri bu gruplara sadece silah ve mühimmat temin etmedi, onlara lojistik destek de sağladı. Bu grupların militanlarının Türkiye sınırlarını kullanarak üçüncü ülkelerden Suriye’ye geçmelerine olanak tanıdı, hatta yardım etti. Bu grupların bazılarının yaralanan terörist şahıslarını Türkiye kendi hastanelerinde tedavi etti. Birçok cihatçı üst düzey teröriste bu rejim oturma izni verdi, hatta bazılarını Türk vatandaşı yaptı. Bu teröristlere Kızılay çadırları, araç-gereç, sağlık malzemesi, insan gücü (doktor, hemşire) temin etti. Bu teröristlerle petrol ticareti yaptı. IŞİD ve Ankara’da Erdoğan’a çok yakın olan bazı şahısların petrol ticareti yaptığı, Rusya’nın Birleşmiş Milletler’e sunduğu raporlara kadar yansıdı. Bundan çok daha vahim olmak üzere, Türkiye’deki rejimin mümessilleri bu cihatçı selefi teröristlerle TSK işbirliğine dayanan birçok askeri operasyon yaptı. NATO müttefiklerinin IŞİD’e karşı mücadele etmesini görmezden gelerek, müttefiklerinin bilgisi dışında düşmanla işbirliğine girişti. Hatta bu cihatçı selefi teröristleri maaşa bağladı, onları Suriye’de paralı asker olarak kullandı. Bu da yetmedi, o teröristleri paralı asker olarak üçüncü ülke topraklarına, mesela Libya’ya ve Karabağ’a gönderdi, orada giriştiği yasadışı vekâlet savaşlarında o teröristleri kullandı. Bu teröristlerin Türkiye’de çeşitli eylemlerde bulunmalarına, yüzlerce Türkiye vatandaşının ölümüne neden oldu. Tüm bunların sorumlusu, siyasi iktidardır. Yani bu rejimin mümessilleridir. 

Bu bahsettiklerim, “FETÖ” gibi yapay olarak masa başında üretilmiş ve içeride adam takip etmeyi meşrulaştıran paravan örgütler falan değil! Bu bahsettiklerim, gerçek, uluslararası toplum tarafından, Birleşmiş Milletler tarafından, Avrupa Birliği tarafından, ABD tarafından terörizm listesinde olan, katil örgütler. Türkiye’deki iktidar mümessilleri bu örgütleri kullandı, onlarla işbirliği yaptı. İşte eğer ortada bir terörizm bağlantısı söz konusu ise, “iltisak” ve “irtibattan” çok daha farklı, yani somut, kanıtlı, belgeli bu işbirlikleri vardır. Bu işbirlikleri ağır suçtur. Türkiye rejiminin mümessilleri Suriye’de, Libya’da, Karabağ’da – gittikleri ve vekâlet savaşı yürüttükleri her yerde, savaş suçu işlemişlerdir. Uluslararası teröristlerle sadece işbirliği yapmamışlar, aynı zamanda onları komuta etmişler, onları paralı asker olarak kullanmışlardır. Uluslararası insanlık suçlarında zaman aşımı yoktur. Şu an konjonktür gereği – mülteci akınından korkulması nedeniyle – Türkiye’deki rejimin karıştığı bu pislikler görmezden gelinse de, konjonktür baki değildir. Er ya da geç değişecektir. İşte o zaman, herkes eteklerindeki taşları dökmeye başlayacak. Dünya eskisi gibi değil! Slobodan Milošević ve Radovan Karadžić gibi savaş suçlularının akıbeti biliniyor. Bugün siyasi olarak hedefe aldığı masum vatandaşlarına “iltisak” ve “irtibat” gibi hukuksal olmayan terimler üzerinden cadı avı yapan suçular, iktidarlarını kaybettiklerinde işledikleri gerçek suçlardan dolayı bağımsız uluslararası ve ulusal mahkemelerde hesap verecekler. Adaletten kaçış mümkün değildir. Bu bahsettiğim rejim mümessillerinin hukuk dışı emirlerini yerine getiren bürokratlar, memurlar, yargı mensupları, diplomatlar ve kolluk güçleri, zannetmesinler ki “biz emir kuluyuz” dediklerinde bu işledikleri suçların sorumluluğundan kurtulacaklar. Onlar da rejimin yöneticileri gibi, bağımsız uluslararası ve ulusal mahkemelere hesap verecekler. Bu belki çok yakın bir zamanda, belki orta bir gelecekte, belki de uzak bir gelecekte gerçekleşecek. Ama mutlaka olacak! Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann’ın yargılanması, bu bahsettiğim zaman aşımı olmaması konusuna en iyi örnektir. Daha iyi bir örnek, Joseph S. adlı 100 yaşındaki eski bir NAZİ savaş suçlusunun yargılanmasıdır.  Üstelik bu adam NAZİ döneminde sadece basit bir gardiyandı. Her iki örnek de, rejimin en tepesinden en alt seviyesine dek, insanlık ve anayasa suçu işlemiş şahısların paçayı kurtaramadıklarını gösteriyor. 

Bu rejimin mümessilleri, bürokratları, yargı mensupları, kolluk güçleri, en alt seviyelere kadar memurları: suça bulaştınız! Terörizme – hem devlet terörüne, hem de uluslararası terörizme – battınız. “İltisak-irtibat” masalları anlattığınız olaylarda uygulanan ölçütler size uygulanırsa, aynı ölçütlere göre sizler de “iltisaklı-irtibatlı” ilan edileceksiniz! Kemalistler ellerini ovuşturarak sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar. İpinizi çekmek için sabırsızlanıyorlar. Ancak bu Türkiye sirki dışında, ciddi ülkeler ve uluslararası toplum da, işlediğiniz gerçek terörizm suçlarını ortaya koymak için bekliyor. Uluslararası ilişkiler böyledir. Her şey konjonktüre göre şekillenir. Bugün konjonktür sizden yana. Çünkü elinizde 4 milyon mülteci var ve bunu joker olarak kullanıyor, Batı’ya şantaj yapabiliyorsunuz. Ama bir gün bu kozunuz bitecek. O zaman bugün şantaj yaptığınız güçler, arşivlerini açacak. Türkiye’de de, dünyada da gidecek yeriniz olmayacak. Çünkü işlediğiniz suçlar (hem adi suçlarınız, hem de terörizm suçları) inanılmaz kabarık. Tevekkeli değil iktidarınızı kaybetmemek için giderek otoriterleşiyorsunuz. Ama siz de biliyorsunuz, yakıtınız tükenmek üzere. Bizim gibi mağdur ettiğiniz her bir masum insan, sizin döneminizin bitmesini ve adaletin tecelli etmesini bekliyor. Kanunsuz her bir fiilin hesabını bir gün uluslararası ve ulusal mahkemelerde vereceksiniz. 

Türkiye'de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

2 YORUMLAR

  1. Evet Efe hocam, çok güzel bir analiz ve benim çok takdir ettiğim tarafı bu meselede gösterdiğiniz gayret gerçekten takdire şayan bir iş yapıyorsunuz. Hem devamlı taze tutmak, hemde yeni yetişen gençlere bu kirli ve adi suçlar çetesi oluşumun nasıl işbaşına gelip ve nasıl bu hale evrildiğini anlatmış oluyorsunuz!
    Yüreğinize sağlık, kaleminize kuvvet diliyorum!..

  2. Münafık damar çok güçlüymüş ve öyle kolayca canını verecek gibi görünmüyor. Anlamadığım konu neden münafıklar selefi cihatçıları orada burada kullanıyorlar. Suriyede onların hamisi olduklarından birlikte görünüyorlar ama libyada, karabağda ne işleri var.

    Buradan çıkan sonuç şu; münafık rejim anadolu topraklarını cihatçıların toplanma noktası yapmıştır. Sanki adı konmamış bir islam devleti kurulmuş. Bütün islam ülkeleri eyaletler halinde bu devletin başına yani anadoluya bağlılar. Dolayısıyla bir afrikalı cihatçı karabağda savaşabilir, bir yemenli cihatçı libyada savaşabilir. Ben böyle bir anlam çıkartabiliyorum.

    Mezhebi selefilik olan bir islam devleti kurulmuş. Işid ırakta, suriyede bu amaç ile savaştı. Suriye eyaletini ve ırak eyaletini kurtarmak için. Selefi arap devletler ilk başta selefiliğin yaygınlaşması için fetihlere destek verdiler sonra çekildiler. Artık cihatçıların tek başı kalmıştı. Bütün dünyaya cihatçıları ile korku salmaktadır.

    Türk ordusuna ihtiyacı olmadığından orduyu çökertti. Anayasayı kaldırdı çünkü islam devleti kurulmuştu. Çok geniş sınırlarda mücadele ediyorlardı. Tüm cihatçılar anadoluda toplanıyor ve dağıtılıyordu. Yani anadolu dünyada cihatçıların toplanma merkezidir.

    İnternette altyapılarını kurmuş ve gençleri kolaylıkla ikna ediyorlardı. Dünya çapında sünnilik yerine selefilik yayılıyordu. Müslümanlar terör örgütleri üzerinden vesayet altına alınıyordu. Baş eyalet ele geçirilmişti, diğerleri kolaydı. Baş eyalette kimse ışid aleyhine konuşamamaktadır. Kimse bu konuda ağzını açmasın diye şiddetli baskı yapılmaktadır. Karartma uygulanmaktadır. En büyük karartma fetö üzerinden yapılmaktadır.

    Dünyada ışid yayılırken cemaatin okulları azaltılmaya çalışılmaktadır. Cemaat yok edilmeden ışid yaygınlaştırılamazdı. Burada rolleri değiştirerek sanki ışid masum cemaat terörist yaptılar. Yani cemaatin ışidin gerçek yüzünü ortaya çıkaracağını bildiklerinden ilk terörist damgayı kendileri yapıştırdılar. Cemaati ısrarla terörize etmek, ki bu dünyadaki en zor şey olmasına rağmen, ışidi korumak amacıyla yapılmıştır. Yani cemaatin terörize edilmesi ışidin bir zaferidir. Anadolu eyalitini kontrol etmesidir. Gücün ışidde olmasındandır. Normalde cemaat ile kapışamayacağı için ışid insanları ve askerleri tuzağa düşürmüştür. Kimine terör saldırısı kimine darbe demiştir. Asker ile sivili karşı karşıya getirmiştir. Sonra lojmanlara gidip kadınlara siz bizim helalimizsiniz demişlerdir. Yani kocasını evden uzaklaştırdıktan sonra kadına sulanmaktadır. Bunlar görünürde galip geldiler. İslamı baş eyalette yani anadoluda ezmek istemektedirler.

    Anadoludan böyle bir dalın kurumuş kökten dal vermesi bir mucize. Çölleşmiş hem gerçek hem ruhen çölleşmiş yerde filiz vermesi mucizedir. İşte bu yeşerti korkutmuştur onu bunu. İslamın iyi temsilini yok edip islamı kötü temsile teslim etmişlerdir. Anadolu üzerinden tüm dünyaya karanlık islam reklamı yapılmaktadır. O yüzden bu kara ağacın başını da yaşatıyorlar.

    Yaklaşık osmanlı coğrafyasına eşit alanı kapkaraya boyamışlar. Müslüman coğrafyayı karartmışlar. Karanlığın içinden de ışidi çıkarmışlar. Karanlığın içinden çıkıyor sonra kayboluyor. Bütün dünya bu ışide karşı savaş açtı. Ama karanlık toprakları görmüyorlar bir türlü. Karanlık topraklarda insanlarda çok karanlıkmış. Hep karanlıktan yanalar. Adlarını aydınlık koyanlarda. Dünya karanlığı çok merhametsizce çöktü ve yerli karanlıklar bunu alkışladı. Devasa bir projenin yürütüldüğü belli. Daha ışidle mücadele bitmedi diyor ‘aydınlık’ dünya. Bakalım ışide bu sefer hangi rolü verecekler ve kimleri ışidin elinden kurtaracaklar?

    Olup bitenlere bir noktadan anlam vermeye çalıştım ve hepsini açıklıyor ama yine de kesin değil.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin