İlk paralel devleti kim kurdu?

YORUM | MAHMUT AKPINAR

Türkiye’de bürokrasiye ve bürokratik konumlara “devlet” olarak bakılırken siyasi iktidarlar “geçici hükümetler” olarak görüldü. Hükümetler yolcuydu, bürokrasi hancıydı. Münhasıran askeri bürokrasi “devletin asıl sahibi”, “kurucusu” ve “koruyucusu” olarak sunuldu ve uzunca süre böyle kabul edildi.

Osmanlı Devleti de bürokratik bir devletti. Zengin olmanın yolu bürokratik bir konum almaktan, devlete kapak atmaktan geçiyordu. Aynı zamanda üst düzey bürokratik-siyasi görevler tarihimizde hep can kaygısının yaşandığı konumlar olageldi. Osmanlı dönemi boyunca 36 Padişahtan 17’sinin öldürüldüğü, 218 sadrazamdan 44 tanesinin idam edildiği biliniyor. 1960 darbesinden sonra başbakan ve bakanlar idam edildi. Her olağanüstü dönemde ilk hedef alınıp tasfiye edilen, hapse atılan üst düzey bürokratik konumları tutanlar oldu.

BU YAZIYI YOUTUBE’DA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Bürokratik pozisyonlara talep hep yüksekti, buralar için mücadele hep acımasız oldu. Ancak bürokrasi için mücadele Cumhuriyet’le ideolojik şekle büründü. Mustafa Kemal yeni Cumhuriyeti kurduktan sonra devletin bütün konumlarını, bürokrasiyi kendine göre şekillendirdi. 1960’a kadar yürürlükte 1924 anayasası vardı. Ama Mustafa Kemal ve İsmet İnönü kendilerini anayasa ve yasalarla asla bağlı görmediler. Anayasanın varlığı neredeyse hiç hatırlanmadı. Bir ulus inşa süreci başlatılmıştı ve bunun için her şeyi araçsallaştırdılar. Rejimin adı Cumhuriyet idi lakin devlet ve bürokraside cumhurun, çoğunluğun değil, sınırlı sayıda kimsenin etkisi vardı. Dönemin tek ve muktedir partisi CHP idi ama yıllarca bu parti ne cumhuru ne de halkı dikkate almıştı. Toplumu Kemalist ideoloji çerçevesinde “dönüştürülecek yığınlar” olarak gördüler. Tek Parti sürecinde hizip çatışmaları olsa da iktidarda ideolojik, dini, siyasi mücadeleler olmadı. Zira CHP ve Kemalist zihniyet alternatifsiz ve mutlak olarak her yere hakimdi.

Çok partili döneme geçince CHP’nin bürokrasi üzerindeki mutlak hakimiyeti aşınmaya başladı. Bu defa Demokrat Parti bürokraside kadrolarını hakim kıldı. 1960 darbecileri Menderes, Zorlu ve Polatkan’ı idam etmekle yetinmedi DP’ye ait bürokratik kadroları biçtiler. Devam eden zamanlarda sağ, sol, milliyetçi, İslamcı, Kemalist… iktidarlara göre bürokratik kadrolar sürekli değişti. Maalesef bu değişimler tedrici olmadı ve makul sebeplere dayanmadı. Kitlesel ve siyasi gerekçelerle yapıldı. Kasabalardaki küçük memurlara kadar bürokrasi siyasallaştı. Tarafsız kamu hizmeti sunması gereken memurlar ve bürokratlar ayrıştılar, kutuplaştılar. Öyle ki 1980 öncesi polisler dahi POL-BİR ve POL-DER diye ayrışmıştı. Sağcı polisler sağcılara, solcu polisler solculara dokunmazdı. Günümüze kadar ideolojik, siyasi, mezhebî saiklerle kadrolaşmalar devam etti. Her tasfiye edilen ötekini “devleti ele geçirmekle”, “bürokrasiyi siyasallaştırmakla” eleştirdi. Ama kimse şeffaf, hakkaniyete, yarışmaya dayalı bir sitem kurulmasına yanaşmadı. Gücü ele geçiren kendi “paralel devlet”ini kurmaya, her makamı ve imkanı kontrol etmeye çalıştı

AKP her kirli konuda olduğu gibi siyasi, ideolojik saiklerle bürokratik kadroları ele geçirme, liyakat, rekabet şartlarını yok ederek bürokrasiye çökme meselesini de zirveye taşıdı. Son günlerde Erdoğan’ın çocuklarının kurduğu ve yönettiği vakıfların bürokraside kadrolaşma meselesi konuşuluyor. Devasa listeler hazırlanmış ve yandaşlar adliyeye, emniyete, bakanlıklara, belediyeler usulsüzce ve pervasızca yerleştirilmiş. Yazılı sınavları, alınan puanları dikkate almadan en başarısız ve liyakatsiz yandaşları en önemli noktalara doldurmuşlar. Oysa Erdoğan 17/25 yolsuzluklarından yakalanınca yasal yetkilerini kullanıp o soruşturmaları yürüten yargıçları, polisleri “paralel” ilan edip hapislere doldurmuştu. 15 Temmuz sonrası devasa bir kıyımla kendi yandaşlarına herkesin gözü önünde imkan hazırladı. KHK kıyımlarına göz yumanlar şimdi o bürokratların boşluklarının AKP tarafından doldurulmasına karşı çıkıyor. Erdoğan’ın ürettiği bu söylemle devleti ve bürokrasiyi baştan ayağa şekillendirmesine ses etmeyenler şimdilerde AKP’nin paralel devletini gündem ediyor.

Türkiye’de her iktidar bürokrasiyi kendi hesabına kontrol etmeye çalıştı. Bu ülkede ideolojiden, siyasi görüşten, dini, mezhebi yaklaşımdan uzak, adil ve tarafsız memur, bürokrat alımları neredeyse hiç olmadı. Maalesef devlet ve bürokratik imkanlar üzerinden yürütülen siyasi-ideolojik mücadele toplumda derin yarılmalara, rövanşist kırılmalara neden oldu. Fakat toplumun farklı kesimlerini dışlayarak bürokrasi inşa etmeye yönelik paralel devlet meselesinin ilk defa Tek Parti döneminde yapıldığını unutmayalım. Kemalistler yıllarca laikçi Kemalist kriterlere göre devleti ve bürokrasiyi şekillendirdi. Kendi kriterlerine uymayanları sudan sebeplerle elediler.  Yani ilk paralel devleti kuranlar şu sıralar AKP kadrolaşmasından şikayet eden Kemalistler idi. O kısır döngü hala devam ediyor.

Bürokrasi üzerinden çatışmaların bitmesini, bürokratik yapıların adil tarafsız hizmet üretmesini istiyorsak devleti ve bürokratik kadroları ele geçirilecek yerler olmaktan çıkarmalıyız. Memurları ve bürokratları liyakate göre seçecek yöntemler kurmalı, kamu hizmetlerini şeffaf, tarafsız, adil işler hale getirmeliyiz. Ayrıca bunun çok sıkı denetlenmesi gerekiyor. Yoksa her siyasi parti, her ideoloji, her sosyal grup kendi paralel devletini kurmak için uğraşacaktır.

3 YORUMLAR

  1. Kemalistler degil.

    Kemalizm maskesi ardina saklanan, ve Kemalizmi kullanarak kendilerinden olmayan herkesi, ya koleye ceviren, ya da hiclige mahkum eden, kabilenin mensuplari kurdular.

  2. Şu anda devletin kendisi paralel bir devlet. Bu taktiği atatürkte de uyguladılar. Paralel atatürk kurup, onun üzerinden kendi emellerini gerçekleştirdiler. O yüzden atatürkle ilgili çok sınırlı şeyler konuşabiliyoruz, gerçeğini öğrenmemek için.
    Şu anki devlet paralel. Gerçeğini gömdüler. Aslında paraleli bile yok şu anda. Çünkü paralelini kuramadılar. Şu anda devlet yok dersek yanılmayız ama bunu kimse anlamayacak. Aslında bir paralel yapı var ve o yapı kendi çıkarı için devleti dönüştürme derdinde. Müslümanları kullanarak eski devleti yıktılar, mason-pers paralel yapılanması için daha uygun olan yeni rejimi kurdurdular. Yani paralel yapıya hiç dokunulmadı. Paralel yapının kendine paralel olarak gördüğü insanlara dokunuldu. Yani devleti aldılar, şimdilik devletsiz bıraktılar. İnanın insanlar ellerinden devletin alındığını fark etmiyor. Bu bana çok komik geliyor. Alınan bütün kararları tek bir adam alıyor. O zaman kurumlara gerek kalmıyor. Meclis şeklen varmış gibi ama aslında yok. Dıştan bakıldığında insanlar girip çıkıyor falan. Hukuk varmış gibi görünüyor aslında yok. Gerçek hukuk ile sahtesi nasıl anlaşılır? Hukuki kararların doğruluğu ile. Bazı olaylarda hukuk hiç devreye girmeyerek, gerçek olmadığı anlaşılabilir. Masum bir insanın terörist yapılması da hukukun aslında rehin olduğunun kanıtıdır. Ama şeklen bir kürsü var, hakim var, şeklen yargılama işlemi yapıyor, sanıyorsun ki “bak adamlar çalışıyor” diyorsun. Hakimle liderin ilişki şekli de irdelendiğinde hukuken uygun olmadığı görülecektir. Listelerin ve bilmediğimiz farklı görüşme metodların olması gibi. Mesela bir kıza tecavüz edildiyse hukukun yaklaşımı bellidir. Paralel hukukta ya kız adama tecavüz etmiş diyecekler, ya karşılıkla rıza diyecekler falan. Dıştan baktığında gerçekten de kimin kime tecavüz ettiği anlaşılamayabilir aslında görüntü net gösterilse anlaşılacak ama paralel hukukun hilesi olarak görüntü bulanıklaştırılıyor, görgü tanıkları susturuluyor, kameralar siliniyor, kızın ifadesi insanlara dinlettirilmiyor vs.
    Kısaca kimse farkında değil ama kimsenin can, mal, namus güvenliği yok. Ateş düştüğü yeri yakacak. Canına, malına, namusuna, kadına, yaşlıya, çocuğa, hastaya sahip çıkmayan bir toplumdan hayır gelmez. Paralel yapı kendini fark eden insanları yok ederek türkleri dünyadan soyutlamış bir şekilde, bu sefer askeri vesayetle değil istihbarat vesayetiyle kontrol edecek.

  3. “Memurları ve bürokratları liyakate göre seçecek yöntemler kurmalı, kamu hizmetlerini şeffaf, tarafsız, adil işler hale getirmeliyiz.”

    Bu prensib maaşını devletten (vergi gelirlerinden) alan meslek tüm grubları için geçerli. Bu genel ifadeyi medya aracılığıyla yazan, konuşan (akademisyen, yazar, siyasetçi, sanatçı… farklı dünya görüşündeki) herkes ifade ediyor. Ancak bunu nasıl olacağı konusunda asıl sorumluluk kimde? Sadece siyasetçiye bunu yılmak ne kadar doğru? Sadece siyasetçiden bekleyince 100 yıllık durum ortada. Sivil toplum alanında buna kendince çözüm üretmeye çalışanların da kökünü kazıdılar hep. Peki kim, nasıl yapacak bunu?

    Yıllar önce kendi alanımla ilgili kamuda bir liyakat-başarı kriteri oluşturdum, yetkili üst makamlara sunduğumda kim uğraşacak dediler. “Biz uğraşacağız, başta da ben. İşimiz bu değil mi?” dediğimde iş çıkarma demişlerdi.

    Bireysel olarak bunu başarmak mümkün değil gibi. Genel bir talep olmalı ve konuda toplum ısrarcı ve takipçi olmalı.

    Kendi evladı için torpil bulmaya çalışıp sonrada liyakat diyen kişilerden ne bekleyeceğiz. Kim, hak edilmeyen bir konum için tereddüt etmeden “benim evladımın kapasitesi bu iş için uygun değil” diyebiliyor?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin