M. NEDİM HAZAR | YORUM
Alman filozof Walter Benjamin, “Eğer düşünce içeriği bozuluyorsa, bilinç de bozulur. Dil hasta olursa, düşünce de hasta olur.” diyerek dilin zihinsel dünyamız üzerindeki dönüştürücü etkisine işaret eder. Totaliter rejimlerde dil, yalnızca bir iletişim aracı olmaktan çıkar; bir tahakküm mekanizmasına dönüşür.
Güçlünün dilini konuşmak, onun gerçekliğini kabullenmek ve onun dünyasında yaşamak demektir. Türkiye’de, siyasal İslamcı AKP ve Tayyip Erdoğan iktidarı, bu mekanizmayı ustalıkla kullanarak kendi anlatısını topluma dayatmış, ötekileştirdiği ve şeytanlaştırdığı kesimleri herkesçe kabul edilen bir “düşman” haline getirmiş durumda.
Ancak asıl trajedi, muhalefetin bu dili eleştirel bir süzgeçten geçirmek yerine benimsemesi ve böylece iktidarın hegemonyasını pekiştirmesi olsa gerek.
George Orwell’in 1984 romanında kullandığı “Newspeak” kavramı, dilin düşünceyi kontrol etme gücünü çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor: “Newspeak’in nihai amacı, düşünce suçunu imkânsız kılmaktı; çünkü ifade edilemeyecek düşünce olmayacaktı.”
Totaliter rejimlerde dil, düşüncenin kalıbıdır; güçlü olan, bu kalıbı kontrol ederek zihinleri şekillendirir. Örtmece (euphemism), bu kontrolün en sinsi araçlarından biridir. “Zorunlu nüfus transferi” dediğinizde sürgünün acısını, “özel operasyon” dediğinizde savaşın yıkımını görünmez kılarsınız. Hannah Arendt’in ‘Totalitarizmin Kökenleri’nde belirttiği gibi, totaliter sistemler “gerçeklikle olan bağı koparmayı” hedefler ve örtmece bu kopuşu mümkün kılar.
Victor Klemperer, Nazi Almanyası’nda iktidar dilinin zehirli bir arsenik gibi işlediğini söyler: “Farkında olmadan yutulurlar, bir süre sonra zehrin etkisi kendini gösterir.”
Rejim, ‘vatanseverliği’ tekeline aldı!
“Arındırma” ya da “temizleme” gibi ifadeler, soykırımı bile meşrulaştırabilir. Michel Foucault ise dilin yalnızca gerçekliği yansıtmadığını, onu inşa ettiğini vurgular. Totaliter rejimlerde bu inşa, gerçekliğin tamamen yerini alan bir simülasyona dönüşür.
Jean Baudrillard’ın ‘Simülakrlar ve Simülasyon’ eserinde belirttiği gibi, “istikrar operasyonu” denen bir darbe, zamanla gerçekten “istikrar” olarak algılanır. Albert Camus’ün Başkaldıran İnsan’da dediği üzere, “Yanlış adlandırılan şeyler, dünyayı mutsuz eder.”
Türkiye’de “güvenlik” baskıyı, “reform” sömürüyü, “ilerleme” yıkımı ifade eder hale gelmiştir. Türkiye’de AKP iktidarı, “millilik”, “yerlilik”, “vatanseverlik” gibi kavramları tekeline alarak, bu kavramları sorgulayanları “hain” ya da “dış güçlerin maşası” ilan etmiş durumda.
15 Temmuz sonrası geliştirilen “milli irade”, “yerli ve milli”, “FETÖ” ve “hain” gibi ifadeler, sadece iktidarın söylemini değil, tüm siyasi alanı şekillendirdi maalesef. Bu dil, muhalif kesimlerce bile sorgulanmadan benimsenmiş, “FETÖ” terimi ana akım medyadan muhalefet partilerine kadar herkesin ortak terminolojisi haline gelmiş ne yazık ki!
“Milli irade” ise muhalefetin dahi bağlılık göstermek zorunda hissettiği bir meşruiyet kaynağına dönüştü. Ancak bu kavramların içeriği ve sınırları tamamen iktidar tarafından belirleniyor; kimlerin “milli”, kimlerin “gayri milli” olduğu Erdoğan’ın takdirine bırakılmış.
“Yerli ve milli” söylemi, muhalefeti “milliyetçilikte yarışa” zorlaması, ana muhalefet liderinin “Milliyetçilikte kimse bize ders veremez!” gibi ifadeleri, iktidarın çizdiği çerçeveyi kabul ettiğini gösteriyor.
“Hain” kavramı ise siyasi tartışmayı bir vatanseverlik sınavına indirgendiği için muhalefet “hain olmadıklarını” ispatlama çabasıyla iktidarın şeytanlaştırıcı bu dilini maalesef normatif hale getirdi.
Noam Chomsky’nin dediği gibi, “Propaganda, demokraside copun totaliter rejimlerdeki işlevini görür.” Türkiye’de bu propaganda, muhalefetin iktidarın dilini benimsemesiyle fiziksel baskıya gerek kalmadan işlevini sürdürmekte.
Muhalefet, rejimin zehirli dilini içselleştirmiş!
Ekrem İmamoğlu’nun gözaltı sürecinde başta CHP lideri Özgür Özel olmak üzere, neredeyse muhalif kesimin tamamının sözüm ona muhalefet yaparken sarayın zehirli dilini ve yapay anlatısını içselleştirmiş olarak bir dil kullanması, aslında ülke adına umutları karartan bir zavallılık.
Muhalefetin iktidarın dilini benimsemesi, tarihsel bir yanılgı ve ülkeye fayda sağlamaktan uzak. Tarih, güçlünün dilini konuşmanın her zaman yenilgiyle sonuçlandığını bize gösteriyor. Nazi Almanya’sında muhalif sesler “vatan haini” ya da “yozlaştırıcı unsur” gibi etiketlerle susturulurken, bu dili reddetmeyenler rejimin meşruiyetini güçlendirmişti.
Benzeri bir stratejiyi günümüz baskıcı rejimlerinin tamamında görmek mümkün. Rusya’da “halk düşmanı” damgası, muhalefeti etkisiz hale getirirken, bu terimi sorgulamayanlar rejimin suç ortağı oldu mesela. Türkiye’de de muhalefet, “yerli ve milli” ya da “milli irade” gibi kavramları eleştirel bir şekilde yeniden tanımlamak yerine olduğu gibi kabul ederek, iktidarın hegemonyasını yeniden üretmekte.
Judith Butler’ın İktidarın Psişik Yaşamı’nda belirttiği gibi, dil öznellikleri inşa eder. Türkiye’de “yerli ve milli” olmak, siyasi hakların ve toplumsal varlığın ölçütü haline geldi maalesef. Muhalefet, bu ölçütleri reddetmek yerine kendi meşruiyetini tanımlamaya çabalarken saray tarafından üretilen dili ve anlatıyı kullanması çok acınası olmakla beraber, muktedirin psişik tahakkümüne boyun eğmek anlamına geliyor. Bu tutum, demokratik bir alternatif sunma potansiyelini yok eder. Theodor Adorno’nun Minima Moralia’da dediği gibi, “Yanlış hayat doğru yaşanamaz.” İktidarın yalanlar ağıyla örülmüş dilini konuşan bir muhalefet, doğru bir varoluşu mümkün kılamaz.
Hak temelli söylem geliştirilmeli; yoksa…
Türkiye’de gerçek bir demokratik muhalefet, ancak iktidarın dilsel hegemonyasından kurtularak mümkün olabilir. Wittgenstein’ın “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.” sözü, bu kurtuluşun aciliyetini özetliyor. Zira güçlünün dilini konuşmak, onun dünyasında hapsolmaktır. Muhalefetin, iktidarın işine gelmeyen herkesi hain ve terörist ilan etmesi, bununla beraber sıklıkla “milli irade” yerine çoğulculuğu, “yerli ve milli” söylemlerini pekiştirmek yerine evrensel hakları, “hain” yerine eleştirel düşünceyi merkeze alan bir dil inşa etmezse, daha çok gözaltılar, kayyımlar ve tutuklamalar yaşanmaya devam edecektir.
Tarihsel örnekler de esasen alternatif dilin başarılarını ispatlar niteliktedir. Güney Afrika’da “apartheid” rejimine karşı Nelson Mandela’nın geliştirdiği eşitlik ve dayanışma dili, rejimin “ayrılık” söylemini çökertmişti. Keza Hindistan’da Gandhi’nin “şiddetsizlik” (ahimsa) kavramı, sömürgeci dili alt etmişti.
Türkiye’de de muhalefet, iktidarın ötekileştirici ve kutuplaştırıcı diline karşı birleştirici, hak temelli bir söylem geliştirebilirse, toplumsal dönüşüm mümkün olabilir. Aksi takdirde, iktidarın dilini konuşmaya devam eden bir muhalefet, yalnızca onun gölgesinde varlığını sürdüren bir kukla olacaktır.
Ezcümle; Türkiye’de AKP iktidarı, dilin manipülatif gücünü ustalıkla kullanarak kendi gerçekliğini topluma dayatmakta ve maalesef başta ana muhalefet olmak üzere neredeyse toplumun tüm muhalif kesimi bu tuzağa rızasıyla seve seve düşmekte. Yazık, hem de çok…
İktidarın örtmeceleriyle şekillenen bir dünyada, muhalefetin aynı kelimelerle düşünmesi ve konuşması, demokratik bir geleceği imkânsız kılıyor ve siyasilerin körlüğü bu gerçeği görmeye engel maalesef. Tarih, güçlünün dilini reddetmeyenlerin yenilgisini defalarca gösterdi. Hakikatin dilini konuşmak, belki de en büyük direniş biçimidir. Türkiye’de muhalefet, bu direnişi gösterebilmek için iktidarın simülasyonundan kurtulmalı ve alternatif bir gerçeklik inşa etmeli. Aksi halde, ülkeye fayda sağlamak bir yana, mevcut tahakkümün sürekliliğine hizmet etmekten öteye gidemez.
Ve maalesef “Bunlar daha iyi günlerimiz!” demek zorunda kalırız…

Sayın editör, Kıymetli yazarın yazılarını keyifle okuyorum . Diğer yazarların da yazılarına yorum yazıyorum fakat sansür uyguluyorsunuz. Yazı da bahsedildiği gibi sizde birilerinin yaptığını yapıyorsunuz galiba.
Güçlünün dilini konustuklari için bu hallere düştüklerinin farkında bile degiller. Oysa insan düştügü yerden kalkar. Bu dille bu zilletten kurtulmalari asla mümkün degil.
örtmeceleriyle
hayatimda ilk kez duyuyorum bu garip kelimeyi.
ne demek ortmece?
birçok yazısını beğenmediğim sayın yazar bu makalesinde fikri planda doğru bir tezi işlemişse de, oldukça seviyeli/dikkatli bir üslupla ama biraz da aşırı bir iyimserlikle değerlendirmiş muhalefeti.
Daha doğru bir noktaya en yaklaştığı yer ezcümle ile başlayan sonlara yakın paragrafı olmuş :
“ Ezcümle; Türkiye’de AKP iktidarı, dilin manipülatif gücünü ustalıkla kullanarak kendi gerçekliğini topluma dayatmakta ve maalesef başta ana muhalefet olmak üzere neredeyse toplumun tüm muhalif kesimi bu tuzağa rızasıyla seve seve düşmekte. Yazık, hem de çok…”
Fakat daha net ifade etmek gerekirse, ülkede muhalefete kurulan bir tuzak da yok, bu tuzağa düşen bir muhalefet de yok ! Basbayağı BİR REJİM var. Biz ona THE REJİM de diyebiliriz. Bunun görevlileri var. Kimisi iktidarda görevli iken THE REJİM’de, kimisi de sağda, solda ya da karşı tarafta görevli. Kimini kendi kapısına bağlamış, kimini karşı kapıya bağlamış.
Fakat gerçek şu ki; tüm tarafların yaptıklarının özeti, bugüne kadar THE REJİM’in meşruiyeti, mevcudiyeti, devam ve temadisi adına verilen görevleri yapmaktı. (Akşener bi zaman devletimin verdiği görevi yaptım demişti. Hakeza dün urgan atanlar bugün can çekişirken bile teröristbaşını meclis konuşmasına kırmızı halıyla davet ettiler.. tabi o da bir diğer devlet görevlisi.. davet edilen de davet eden de aynı aygıtın aparatları! Yine, 17-25’i hınzır gibi görenler, daha sonra demokrasi havarisi kesildiler..)
Yani ezcümle; ülkede THE REJİM var. Ve mevcut aktörlerin tümü aktör! Yani rol yapıyorlar. Muhalefetimsi rolü!
Ha birgün birileri bunların arasına yağlı bir kemik atarsa bir hırıltı kopar mı belki kopar. Belki de o hırıltıdır bugünküler.
En ezcümle; bizimle ilgisiz şekilde yesinler birbirlerini…