Hem keyif hem ticaret [İkinci Söz Üzerine – 1]

YORUM | SEYİD NURFETHİ ERKAL

İmânda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle. 

İkinci Söz Risalesi’nde istikbale, ahirete ait bir saadet ve lezzetten ziyade mümin olarak bu dünyada yakalanan bir nimet ve rahattan bahsedilmektedir. Bu anlatım, hazır lezzete meftun modern insanı iknâ etmeye yönelik usulü bir tercih olmakla birlikte, beşerî tecrübeye dayalı net bir gerçeğe de dayanmaktadır.

İlk bakışta gerek nefse zor gelen bir kısım mükellefiyetleri yerine getirmek durumunda bulunması gerekse de nefsin hoşuna giden birtakım yasaklardan kaçınmak zorunda olması cihetleriyle müminin; serbest, müstakil ve hür zan olunan inançsız insandan lezzet ve rahat cihetiyle geri olduğu düşünülebilir.

Ancak; “mümin bu dünyada dahi kâfirden mânen ve hakikat nokta-yı nazarında çok ziyâde mes’ûddur. Âdetâ müminin îmânı, müminin rûhunda bir cennet-i mâneviye hükmüne geçiyor; kâfirin küfrü, kâfirin mâhiyetinde mânevî bir cehennemi ateşlendiriyor.” (Lem’âlar, s. 62)

Zira; “nur-u iman ile bilinir ki, Allah’ın varlığı bütün nimetlerin fevkinde öyle büyük bir nimettir ki, sonsuz nimetlerin envâını, nihayetsiz ihsanların cinslerini, sayısız atiyyelerin sınıflarını hâvi bir menba, bir kaynaktır.” (Lem’âlar, 29. Lem’a)

Bununla birlikte; “nur-u iman, dünya ve âhiret âlemlerini çeşit çeşit nimetlere mazhar iki sofra ile tasvir eder ki, mü’min olan kimse iman eliyle ve zâhirî, bâtınî duygularıyla ve mânevî, ruhî olan letaifiyle o sofralardan istifade ediyor. Dalâlet nazarında ise, zevilhayatın daire-i istifadesi küçülür, maddî lezzetlere münhasırdır. İman nazarında, semâvât ve arzı ihâta eden bir daire kadar tevessü eder.” (Lem’âlar, 29. Lem’a)

Bu daireden “insanın nefsi Rahmâniyetin cilveleriyle, kalbi de Rahîmiyetin tecelliyatıyla nimetlendikleri gibi, insanın aklı da hakîmiyetin letaifiyle zevk alır, telezzüz eder.” (Lem’âlar, 29. Lem’a)

Ayrıca; “iman nuru, lezâiz-i meşrûanın zevâle başladıkları zaman hâsıl olan elemleri, emsalinin vücut ve gelmekle olduklarını göstermekle izale eder. Ve kezâ, nimetlerin devam edip tenakus etmemesini, nimetlerin menbaını göstermekle temin eder. Ve kezâ, firak ve ayrılmaların elemlerini, teceddüd-ü emsalinin lezzetini göstermekle izale eder. Yani zeval düşüncesiyle bir lezzette çok elemler olur ki, iman o elemleri teceddüd-ü emsaliyle ihtar ve izale eder.” (Lem’âlar, 29. Lem’a)

Demek ki imanının kuvveti ölçüsünde bünyesinde ciddi bir donanım barındıran mümin, istikbalde kendisi için hazırlanan cennete nispeten zevk cihetiyle geride, kâfir ise kendisini bekleyen cehenneme kıyasen ilerdedir. Yoksa huzur, keyif ve itminan yönlerinden mümin kâfire nispeten dünyada dahi cennet gibi bir atmosferde hayatını sürdürmektedir.

Bir vakit, iki adam hem keyif hem ticaret için seyahate giderler. 

Çıktığımız bir kısım seyahatler için hem ziyaret hem ticaret tabirini kullandığımız gibi bu dünya seyahatinin dahi hem keyif hem ticarete bakan iki ayrı yönü bulunmaktadır.

Helal dairesi geniş ve keyfe kâfi” (Sözler, s. 29) olmakla birlikte “İnsan(ın) bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediği” (Lem’alar, s. 494) açıktır. Peki, öyleyse bu cümlede bahsi geçen keyiften mana nedir?

Gayet cemiyetli ve gayet yüksek bir mahiyete mâlik ve haricî vücut giydirilmiş ve zîşuur ve zîhayat ve nuranî kanun-u emrî olan ruh-u beşer” (Sözler, s. 564) için istidatlarını işlettirmekle inkişaf ettirmek üzere etten ve kemikten münasip bir libas giymek ve o cismani elbiseye ait farklı cihazlar vasıtasıyla varlıkla alışverişte bulunmak bir keyiftir. Kısacası hayata mazhariyet ruhun keyfi ve şuurun fiyakasıdır.

Bir ruh için çeşit çeşit hislerle teçhiz edilmiş bir vücut elbisesi giyinip dünyada arzı endam etmek lezzet almaya vesile hatta bizzat lezzettir. Zira; “Cesed ruhla mütelezzizdir, ruh vicdanla mütelezziz.” (Sözler, Lemeât, s. 813)

Bir çekirdek için sümbülleşip, yaprağıyla, çiçeğiyle, meyvesiyle ağacın büyük hakikatine dönüşmek nasıl bir çeşit keyif ise insaniyet-i kübra olan İslamiyet vasıtasıyla ilim ve dua ile terakki etmek dahi öyledir.

Cismine verilen hayat sayesinde, geniş duyguların ile âlem-i şehâdet üzerinde cevelân etmekle filcümle cüz’iyet kaydından kurtulmaya” (Mesnevî-i Nûriye, s. 199) aday olan insanoğlu bu imtihan dünyasında sıkıcı ve boğucu değil, bilakis gayet keyifli bir eğitime tâbi tutulmaktadır.

Hayat, şuur ve his gibi lütuflarla ahsen-i takvime erişen insan için hazırlanan yeryüzü sofrası, insana ait hususiyetlerin bütününe birden hitap eden ve keyf veren türlü türlü nimetlerle donatılmıştır.

Zemini gayet muntazam ve selâmetli bir gemi ve zîhayatları rızıklarıyla beraber içine doldurmuş, kâinat denizinde çok hikmetler ve menfaatler için seyahatle güneş etrafında gezdirip mevsimlerin mahsulâtını erzak isteyenlere getirir ve “Sevr” ve “Hût” nâmlarında iki meleği o sefineye kaptan yapmış, gayet güzel ve muhteşem memleket-i rabbâniyede Hâlık-ı Zülcelâl’in mahlûkat ve misafirlerini keyiflendirmek için gezdiriyor.” (Şuâlar, s. 625)

…küre-i arzı gayet muntazam, musahhar, mükemmel, hoş, emniyetli bir seyahat gemisi, tenezzüh ve keyif ve ticaret için müheyyâ edilmiş bir şekilde gördüm.” (Mektubât, s. 463)

Bu dünya gemisindeki seyahatinde kalben, hissen ve aklen keyif alan insan, aynı zamanda zikri, şükrü, fikri vasıtasıyla her an her varlıkla alışverişte yani ticarettedir.

Her nereye geliriz, herhangi tâifeye misafir oluyoruz, pek uhuvvetkârâne istikbal görüyoruz. Malımızdan veririz, mallarından alırız. Ticaret muhabbeti, onlar bizi beslerler, hediyelerle süslerler, hem de teşyî ederler. Gele gele işte geldik, dünya kapısındayız işitiyoruz âvâz.” (Sözler, Lemeât, s. 810)

İnsan ruhu ancak hayata mazhar olmakla keyf edebilirken, diğer mahlûkatla olan ticaretini dahi hayata mazhariyeti ve şuurunu işlettirmesiyle gerçekleştirmektedir.

Şimdi bak küçücük bir cisme, meselâ bal arısına. Hayat ona girdiği anda, bütün kâinatla öyle münasebet te’sis eder ki, bütün kâinatla, hususan zeminin çiçekleriyle ve nebâtatları ile, öyle bir ticaret akdeder ki, diyebilir: “Şu arz, benim bahçemdir, ticarethanemdir.” İşte, zîhayattaki meşhur havâss-ı zâhire ve bâtına duygularından başka, gayr-i meş’ur sâika ve şâika hisleriyle beraber o arı, dünyanın ekser envâıyla ihtisas ve ünsiyet ve mübadele ve tasarrufa sahip olur.

İşte en küçük zîhayatta hayat böyle te’sirini gösterse, elbette hayat tabaka-yı insâniye olan en yüksek mertebeye çıktıkça, öyle bir inbisat ve inkişaf ve tenevvür eder ki; hayatın ziyası olan şuur ile, akıl ile bir insan kendi hânesindeki odalarda gezdiği gibi, o zîhayat, kendi aklı ile avâlim-i ulviyede ve ruhiyede ve cismâniyede gezer. Yâni, o zîşuur ve zîhayat, mânen o âlemlere misafir gittiği gibi, o âlemler dahi o zîşuurun mir’ât-ı ruhuna misafir olup irtisam ve temessül ile geliyorlar.” (Sözler, s. 551-52)

Görüldüğü üzere “Gayet muntazam bir sergi ve çok intizamlı bir pazar ve malları çok sanatlı bir dükkân.” (Lem’alar, s. 390) olan bu âlemde insan sadece cismani ihtiyaçlarına yönelik bir ticaret yapmamakta; nefsen şükretmekle Rahmaniyet, kalben zikretmekle Rahimiyet, aklen fikretmekle ise Hakimiyet hesabına bir alış ve verişte bulunmaktadır.

İnsana düşen, hayat sahibi olmakla işler hale gelen bu hususiyetlerini maksatlarına uygun işlettirmekle keyfini sürerken, ticaret hukukuna riayet etmek; yani temizlerinden almak, mundarlara dokunmadan, muhataplarının haklarını gözetmektir. Zira müminler, nefislerini ve nefislerine ait cihazatı ve onlardan sâdır olan amellerini Sahib-i Hakikisine satmakla kendilerini acı bir azaptan kurtaracak kârlı bir ticaret elde ederken (Saff, 10), münafıklar ve kâfirler ise ateşi satın almakla ticaretlerinde bütünüyle zararlı çıkmaktadırlar. (Bakara, 17).

Nev-i beşerin dünyaya gönderilmesi, daimî bir tavattun için değildir. Ancak sermayeleri olan istidat ve kabiliyetlerini tenmiye ve inkişaf ettirmek üzere ticaret için gelmişlerdir. Fakat münafıklar bu ticaretlerinde sermayelerini batırıp âleme rezil oldular.” (İşârâtü’l-İ’câz, s. 110)

Vakit nakit midir bilinmez ama insanoğluna bu dünyada ahireti kazanmak üzere verilen nakit, vakitten yani ömürden ibarettir.

Azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile ebedî daimî bir hayatın saâdetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür.” (Lem’âlar, s. 253)

Hâlbuki gençlik, eğer ehl-i kalb, ehl-i huzur ve aklı başında ve kalbi yerinde bulunan müminlerde olsa, ibâdete ve hayrata ve ticaret-i uhreviyeye sarf edilse; en kuvvetli bir vesîle-i ticaret ve güzel ve şirin bir vasıta-yı hayrattır. Ve o gençlik, vazife-i diniyesini bilip sû-i istimâl etmeyenlere; kıymettar, zevkli bir nimet-i ilâhiyedir.” (Lem’alar, s. 286)

Bu ömrü semeredâr edip, bilançonun yapılacağı hesap gününde “eyvah aldandık” demek istemeyen insanoğlu, dünyanın keyfini yanlış anlamayıp, bu ticarette hesabını doğru yapmalıdır.

Zira;ticaret ve memuriyet için mühim vazifelerle bu dâr-ı imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar; ticaretlerini yapıp, vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmam ettikten sonra, yine onları gönderen Hâlık-ı Zülcelâl’ine dönecekler ve Mevlâ-yı Kerîm’lerine kavuşacaklar.” (Mektubat, s. 259-60)

Herhalde en doğrusu ve en emniyetlisi insanın ölmeden önce ölmekle, kendisini Niyazi-i Mısrî gibi hesaba çekilmeden önce hesaba çekmesi olsa gerektir.

“Bir ticaret yapmadım, nakd-i ömür oldu hebâ,
Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber.
Ağlayıp, nâlân edip, düştüm yola tenhâ, garip,
Dîde giryan, sîne biryan, akıl hayran, bîhaber.”

4 YORUMLAR

  1. S.a. Seyyit Bey.
    Sizi burada gormek ne guzel. ALLAH icin ozledim sizi.
    Cep numaram 00 44 7879 960799.
    Ararsaniz sevinirim.
    Selametle kaliniz

  2. İnsanı mesut eden maddi nimetlerden ziyade manevi nimetlerdir. Hem bedenen alınan lezzetler; akıl, ruh ve kalp ile alınanlara göre daha basitlerdir. Mesela, dünyanın en güzel mekanında en güzel yemekler, kıyafetler, mücevherat hizmetine sunulmuş olan bir anne, evladının vefat ettiğini duysa bu nimetler onun için çok bir anlam ifade etmeyecektir. Azapta aynıdır. Cehennemde de en büyük ceza ateş değil piskolojik azaptır. Maddeye bakan cezalar çocuk fıtratlıları sakındırmak içindir.
    Dolayısıyla dünyada mutlu olmakta imanlı ve sünnet-i seninyeye tabi olmaya bağlıdır. Bu da yazıda ifade edilen ticaret hukukuna riayettir. Mesela, yemekte mideyi tıka basa doldurmak ticaret ahlakına münafidir çünkü çok yemek insanı rahatsız eder ve bazı tıbbi ve piskolojik rahatsızlıklara sebep olur. Bakınız Amerikada sadece obezite için milyarlarca dolar harcanıyor. Bu ve benzeri örnekler, imanın Dünyada nasıl nimet ve rahatlık verdiğini bilim geliştikçe daha da iyi gösteriyor.
    Peki maddenin mana ile ilişkisi nasıl oluyor? Benzer örnek üzerinden yürüyelim. Yediğimiz nimetleri tekrar yiyemeyeceğiz o zaman yediğimiz o güzel nimetleri hatırladıkça bir özlem bir hasret hissedebiliriz. Yine görüldüğü gibi aklı ve kalbi zevkler maddeye galebe çalıyor. Yemeği yiyoruz ama onun gideceği düşüncesi eğer iman yoksa bir burkuntu ve hüzün hasıl ediyor. Bu da gösteriyor ki mümin Dünyada da kafirden nimet yönüyle öndedir. Çözüm, nimetteki zeval düşüncesini izale edecek imana sahip olup ticaret hukukuna riayet etmektir

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin