İdeolojik bir silah olarak tekfir ve tadlil (1)

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU 

Tekfir, kısaca bir insanın kâfirliğine, tadlil ise dalaletine (sapkınlığına) hükmetme demektir. Mü’min diye bilinen bir kişi tekfir edildiğinde “mürtet”, tadlil edildiğinde ise sapkın hükmünü alır. Sapkın kişilerin oluşturduğu mezhep ve gruplara “fırak-ı dâlle” denir. 

İslâmî hükümleri bozduklarına ve değiştirdiklerine hükmedilen kişiler için ehl-i bid’a (bid’atçılar) ve ehl-i heva (dini bırakıp hevalarına uyan kimseler) gibi kavramlar da kullanılır. Kur’an ve Sünnet nasların zahiri anlamlarının dışına çıkararak keyiflerince bir din yorumu ortaya koyan fırkalara ise bâtınî hareketler denilmiştir. 

Aynı şekilde mülhit ve zındık kavramları da sahih İslâm itikadına muhalif inanç ve görüşleri benimseyen kimseler için kullanılır. Gerçekte inanmadığı hâlde inanmış gibi görünen şahıslar ise münafık olarak isimlendirilir. Münafıkların gizli ve sinsi bir şekilde Müslümanlar aleyhine yürüttükleri hareketlere nifak hareketleri denir. 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Batılı araştırmacılar, ana gövdeden kopmuş aşırı ve marjinal fırkaları; heretik, ezoterik, mesiyanik, mistik gibi kavramlarla açıklamaya çalışırlar. 

Bütün bu kavramların arasında önemli farklılıklar vardır. Her birisi farklı söylem ve eylemleri, değişik inanç ve görüşleri tanımlamak için kullanılmıştır. Fakat yukarıdaki kavramlarla tanımlanan şahıs ve grupların ortak özelliği, ümmet-i vasat (orta yolu, hak ve adaleti temsil eden bir ümmet) olma vasfını kaybetmeleri ve sırat-ı müstakimden ayrılmalarıdır.

Bütün bunların yanında, sahih İslâm inancına sahip olmakla birlikte, Allah’ın emir ve nehiylerine uymayan kimseler için fasık; fiil ve davranışlarıyla ümmetin bütünlüğüne zarar veren kimseler için fitneci ve tefrika ehli; bir görüşü körü körüne savunan mantık ve sağduyudan yoksun kimseler için ise yobaz, mutaassıp ve hizipçi/mezhepçi  gibi vasıflar kullanılmıştır. Kısaca, bir mü’min hakkında bütün bu vasıfları kullanmaya “tekfir ve tadlil” diyebiliriz.

Tarihte bütün bu vasıfları hak eden bazı sapkın kişiler ve aşırı gruplar zuhur etmiş, bir kısım irtidat hareketleri ortaya çıkmıştır. Mesela kimileri, İslam saflarından ayrılarak başka dinlere/devletlere intisap etmiştir. Kimileri sözlü veya yazılı beyanlarıyla iman esaslarını inkâr etmiş ve ilhatlarını ortaya koymuştur. Kimileri hükmü üzerinde icma bulunan açık, kesin ve bağlayıcı nasları inkâr etmiş, batınî bir kısım yorumlarla yeni mezhepler icap etmiştir. Kimileri İslâmî esaslarla, dinin ana umdeleriyle hiçbir şekilde uzlaşması mümkün olmayan inanç ve görüşleri benimsemiş ve bunları yaymaya çalışmıştır. Kimileri nifak perdesi altında Müslümanların birlik ve bütünlüğünü bozma adına sürekli fitne ateşlerini körüklemiştir. 

Elbette bu tür inhirafların önüne geçme adına ne tür tedbirlerin alınacağı, ortaya çıkan fitnelerle nasıl mücadele edileceği, İslam itikadının nasıl korunacağı, söz konusu şahıs ve grupların nasıl isimlendirileceği hem ulema hem de devlet yetkilileri tarafından  üzerinde durulması gerekli olan önemli konulardır. Küfrü aşikar olan kimselere mü’min muamelesi yapılması, insanlar arasında sapkın görüşleri yaymaya çalışanların görmezden gelinmesi, radikal ve aşırı görüşleriyle şiddet ve teröre destek verenlere sessiz kalınması gibi tavırlar her şeyden önce İslam’a ve Müslümanlara zarar verecektir.

Tekfir ve tadlilin zararları

Fakat diğer taraftan bir şahıs veya grubu dinden çıkmakla suçlamak veya sapkın ve bid’atçi olarak isimlendirmek ya da onları mü’minler arasında fitne ve tefrika çıkarmakla itham etmek sosyolojik, psikolojik ve dinî açıdan vahim sonuçlar doğuracaktır. Her şeyden önce bu tür kişiler halk nazarında güvenilirliklerini yitirecek ve itibarsızlaşacaklardır. Onlara şüphe ve tereddütle bakılacaktır. Bu tür etiketlemelerin sık görüldüğü toplumlarda, birlik düşüncesi yara alacak, kardeşlik mefhumu bozulacak ve halk arasında derin kutuplaşmalar meydana gelecektir. 

Bir kimsenin fasık, sapkın veya bid’atçi kabul edilmesi, dinî ahkâm açısından da önemli sonuçlar doğurur. Nitekim fukaha bu tür kişilerin şahitliğinin kabul edilip edilmeyeceğini, arkalarında namaz kılınıp kılınmayacağını, bir kısım resmi vazifelere getirilip getirilemeyeceklerini uzun boylu tartışmışlardır. 

Hususiyle tekfirin neticeleri diğerleriyle kıyaslanamayacak ölçüde ağırdır. Zira tekfir, bir insanın İslâm dairesinin dışına çıktığının, yani kâfir olduğunun ilânıdır. İslâm fıkhına göre böyle bir kişinin eşi kendisinden boş olur. Artık bundan böyle onun şahitliği kabul edilmez, kestiği yenilmez. Miras haklarından mahrum kalır. Müslümanlarla arasındaki kardeşlik bağları sona erer. Fakihlerin çoğunluğuna göre tövbe etmediği takdirde ölüm cezasına çarptırılır ve malları müsadere edilir. Cenaze namazı kılınmaz ve Müslüman kabristanına defnedilmez. Ahirette de ebediyen Cehennem’de kalacağına hükmedilir.

Kısaca toplumdaki inhiraf ve sapkınlıklara sessiz kalmanın bir kısım zararları olduğu muhakkaktır. Fakat gelişigüzel, keyfî ve asılsız iddia ve suçlamalarla Müslümanları etiketleme ve yaftalamanın zararları çok daha büyüktür. Bu kapı bir kere açıldığı takdirde telafisi imkânsız fitneler, ayrılıklar ve kargaşalar ortaya çıkacaktır. İnsanlar, kendi fikirlerine, mezheplerine, meşreplerine uymayan kimseleri fitneci, hain, sapkın, münafık ilan etmekte gecikmeyecektir. Suizanların, karşılıklı atf-ı cürümlerin, etiketlemelerin önüne geçilemeyecektir. Bu da toplumsal ahengi bozacak, herkesi töhmet altında bırakacak, karşılıklı güveni yıkacak ve ümmetin birliğini parçalayacaktır.

Tarihte tekfir ve tadlil

Fakat ne acıdır ki Müslüman toplumlarda öteden beri tekfir ve tadlinin önü hiçbir zaman alınamamıştır. Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra ortaya çıkan fitne ve karışıklıklar, Müslümanların farklı fırka ve gruplara ayrılmasına sebep olmuş ve bu fırkalar da birbirlerini tekfir etmeye başlamıştır. Özellikle Haricilerin ve Şiilerin, tekfir kültürünün yayılmasında başı çektiği söylenebilir. 

Mesela Hariciler, Sıffin savaşı sonrasında hakeme başvurmayı kabul ettiği gerekçesiyle Hz. Ali ve Hz. Muaviye ile onlara tâbi olan çok sayıda sahabenin dinden çıktığını iddia etmişlerdir. Zira onlara göre tek ve yegâne hakem, Allah’tır ve O, isyancılarla savaşmayı emretmiştir. Dolayısıyla onlara göre Allah’ın indirdiği ayetlerle hükmetmeyenlerin kâfir olacağında şüphe yoktur. Hariciler burada da durmamış, ameli, imanın bir parçası olarak görmüş ve ibadetleri terk eden kimseleri de küfürle itham etmişlerdir. Hatta Ezarika gibi bir kısım Harici gruplar, kendilerine katılmayan farklı Harici grupları dahi tekfir etmekten geri durmamışlardır.

Allah Resûlü’nden sonra halifelik hakkının Hz. Ali’ye ait olduğunu savunan Şiiler de, başta Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman olmak üzere sahabenin büyük bir çoğunluğunu dinden çıkmakla suçlamışlardır. Öyle ki onlara göre sahabe arasında Müslüman olarak kalabilenlerin sayısı beş altıyı geçmemektedir.

Bu aşırı gurupların karşısında duran Müslüman çoğunluk, onların bu fikirlerini reddetmiştir. İmanın, kalbî tasdikten ibaret olduğunu ifade etmiş ve ameli, imandan bir parça görmemiştir. Dolayısıyla siyasi ihtilaflara karışan, sahabe kanı döken, meşru halifeye baş kaldıran veya daha başka günah işleyen kimselerin tekfir edilmesine karşı çıkmıştır. Günah işleyen kimselerle ilgili kesin hükmü Allah’a havale etmişlerdir. Ne var ki Ehl-i Sünnet’in bu çabaları, fitne kapısını kapatmaya ve tekfir ideolojisinin önüne geçmeye yetmemiştir.

Hatta tekfir gerektiren inanç ve amellerin teorik çerçevesini net ifadelerle ortaya koyan ve ehl-i kıblenin tekfir edilemeyeceğini çok önemli bir dinî disiplin olarak vaz eden Sünnî âlimler dahi, yer yer tekfirden kurtulamamıştır. Kur’ân’ın mahlûk olup olmadığı, Cennet veya Cehennem’in hâlihazırda yaratılıp yaratılmadığı, bazı ilahî sıfatların niteliği, kabir azabının mevcudiyeti, rü’yetullahın imkânı, maddenin ezeli olup olmadığı, tevessül, iradenin mahiyeti gibi temel iman esasları arasında yer almayan ve nasların farklı yorumlanmasından kaynaklanan bir kısım meselelerden ötürü ehl-i kıble olmalarına bakmadan belirli şahıs ve grupları tekfir etmişlerdir.

Maalesef tekfircilik ve dışlayıcılık, günümüzün de en büyük felaketlerinden biri olmaya devam etmektedir. Hususiyle selefiler, cihatçı gruplar, terör örgütleri ve radikal eğilimleri bulunan daha başka Müslümanlar, çok küçük sebeplerle Müslümanları tekfir edebiliyor, sapkınlıkla suçlayabiliyorlar.

Hiç şüphesiz böyle bir katılık ve sertliğin, dışlayıcılık ve ötekileştirmenin altında yatan öncelikli sebep, cehalet ve taassuptur. Daha açık bir ifadeyle Kur’an ve Sünnet’i bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirememe, siyer felsefesini doğru okuyamama, makasıd-ı ilâhiyeyi anlayamama, mezhep taassubundan kurtulamama tekfircilerin temel problemleridir. Amelleri imanın bir cüz’ü olarak kabul etme, hakikat tekelciliği yapma, “fırka-i naciye” hadisini yanlış anlama, dogmatizm, farklılıklara karşı müsamahasızlık gibi faktörler de tekfirin altında yatan sebeplerdendir. 

Zorba yönetimler ve tekfir

Bütün bunların yanında tekfir ve tadlilin önemli bir sebebi de zorba yönetimlerdir. Siyasi hırs ve çıkarlarını her şeyin önünde tutan zorba yöneticilerin, bütün aykırı sesleri kısma, muhaliflerini sindirme ve düşmanlarını ezme adına kullanageldikleri önemli silahlardan birisi de tekfir olmuştur. Adalet, hakkaniyet ve sağduyunun yerini zulüm, baskı, zorbalık ve siyasal fanatizmin aldığı bu tür yönetimlerde, iktidarı elinde tutanlar, kendilerinden olmayan kimselere karşı intikam hisleriyle oturup kalkmış, düşmanlık psikolojisini hiç terk etmemiş ve onları diskalifiye etme adına her yolu mubah görmüşlerdir.

Zorba yöneticilerin, muhalifleri ezme ve yok etme adına halk desteğine ihtiyaç duyacaklarında şüphe yoktur. Dahası onlar, muhaliflere karşı uygulayacakları gayriinsani ve gayrikanuni yöntemleri bir şekilde meşrulaştırmak zorundadırlar. Bunun en pratik ve elverişli yolu ise muhaliflerin halk nazarında itibarsızlaştırılması, gözden düşürülmesi, toptan değersizleştirilmesi ve hatta ötekileştirilmesi ve şeytanlaştırılmasıdır. Zira bu yapılabildiği takdirde halk, onlara reva görülen her türlü baskı, zorbalık, şiddet ve işkence karşısında “Zaten hak etmişlerdi” diyecek; soykırıma varan zulümler ve haksız bir şekilde sürdürülen cadı avı karşısında kimsenin vicdanı sızlamayacaktır.

İşte bu noktada yöneticiler açısından din ve din adamları “son derece kullanışlı bir araca” dönüşür. Onlar, öncelikle ezmek ve yok etmek istedikleri muhalifleri, din adamları vasıtasıyla tekfir ve tadlil ederler. Yani onların, sahih din anlayışını terk ettikleri, dinle bir alâkalarının kalmadığı ve hatta dini tahrip ettikleri propagandasını yayarlar. Bir anda söz konusu muhalifler; din, toplum ve ümmet açısından sapkın, bid’tçi, fitneci ve tefrikacı birer unsur haline gelirler. İstenmeyen insan olurlar. Kendileriyle selam sabah kesilir. Toplumdan dışlanır ve tecrit edilirler.

Bütün bunlar, iktidar açısından daha sonra yapacakları acımasız ve insafsız saldırılara zemin hazırlama çabasıdır. Zira toplum nazarında yalnızlaşan, güçlerini ve meşruiyetlerini kaybeden vatandaşların, toptan ezilmesi ve yok edilmesi çok daha kolaydır. Kimse devletin zulüm paletleri altında ezilen “sapkınlara” destek olmayacaktır. Destek olma bir yana halk, yoldan çıkan bu “sapkınlara” haddini bildirmesi adına devletin yanında yer alacak, kendilerini onlardan kurtardığı için yöneticilere minnet ve şükran duyacaktır. 

Kısaca tekfir ve tadlil, itikadî birer kavram olsa da, çoğu zaman ideolojik ve politik bir karaktere bürünür. Güç ve iktidarı elinde tutan despotların amaçlarına hizmet eden kullanışlı bir araca dönüşür. Zorba yönetimler açısından, muhalefeti susturmanın, yok etmenin, onların mal ve mülklerini “ganimet” adıyla gasp etmenin ve hatta yer yer kanlarını helâl saymanın önemli bir dayanağı olur. Yani tekfircilik ideolojisiyle temel insan hakları ihlâl edilir, özgürlükler kısıtlanır. Politik iradeyi desteklemeyen insanlara gözdağı verilir, “bitaraf olanların bertaraf olacakları” hatırlatılır.

Bir sonraki yazımızda buraya kadar teorik olarak ele aldığımız tekfircilik anlayışının, AKP ve Diyanet eliyle Hizmet hareketine karşı nasıl tatbik edildiğini ele alacağız.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin