İbn-i Selûl’ün hizmeti

YORUM | REŞİT HAYLAMAZ 

Bir yıl dişini sıkıp sabredebildi, İbn-i Selûl; içten içe büyüttüğü ancak dışarıya yansıtmamaya çalıştığı duyguları Uhud’da gün yüzüne çıkıverdi.

O güne kadar perdeyi yırtmayan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), o gün ve sonrasında da hep kendisine yakışanı yapacaktı.

Aslında, başından itibaren Habîb-i Kibriyâ Hazretleri (sallallahu aleyhi ve sellem), Medîne’deki potansiyelin, mayalanmaya başlayan nifak zemininin farkındaydı; hicret sonrasında Medîne’deki taraflarla oturup anlaşma yaparken, sözleşme metninin içine bir “mü’minîn” bir de “müslimîn” kaydını düşmüştü.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Şüphe yok ki Medîne’deki mü’minler, Bedir’e giderken nabzı tutulan Sa’d İbn-i Ubâdeler gibi her bâdirede arslan kesilenler, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) nerede ise orada almasını bilenlerdi.

Peki, Yesrib’in müslimleri kimlerdi?

Aslında, bu sorunun cevabını, Hucarât Sûresi’nin 10. âyeti veriyor:

“Bedeviler ‘iman ettik!’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz, lâkin ‘İslâm olduk (müslim) ve size inkıyâd ettik!’ deyiniz; zira iman henüz kalplerinize girmiş değildir.”

Farkı fark etmişsinizdir!

İnsan sarrafıydı, O (sallallahu aleyhi ve sellem); bilmez mi?

Peki, biliyordu da o zaman niye âşikâr etmedi?

İç dünyasında fırtınalar kopsa da O (sallallahu aleyhi ve sellem), hiçbir zaman tekme vuran taraf olmadı; bilakis, gürül gürül konuşması gerektiği her yerde hep yutkundu ve sükûtu tercih etti!

Zor bir duruştu bu ama O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) çok şey kazandırdı ki yeri geldikçe onları da arz etmeye çalışacağım.

Çıbanı patlatan, İbn-i Selûl oldu.

Neden?

Her şeyden önce sarp bir yokuştu, Uhud.

Üstelik, şakası yoktu; hırs küpü ve nefret dolu bir kitle, Bedir’in intikamını almak için geliyordu! 

Hem, umut bağladığı bir kapıyı niçin yüzüne kapatsın?

50 adamıyla birlikte Mekke ordusuna katılan Ebû Âmir ile de Mekke’yi Uhud’a akıtan kin tüccarlarıyla da hiç irtibatını kesmemişti!

O günkü karanlık mahviller, ‘acil eylem’ koduyla kim bilir ne bitirme planlarının şahidi olmuştu!  

Bunca entrikayı saniyelere sıkıştırabilen bir hokkabaz için mazeret uydurmaktan kolay ne olabilirdi ki?

“Beni dinlemedi; çoluk-çocuğun dediğini yaptı!” dedi ve yandaşlarıyla birlikte yan çizdiler; aslında, pul pul dökülüyorlardı! 

Ne var ki o gün bu dökülüş de bir işe yarayacaktı.

‘Nifakın da hizmeti olur mu?’ demeyin.

Yeri ve zamanı gelince olur; hem de en âlâsından! Ân olur, hayatlarının en büyük hizmetini yaparlar; ama zerre kadar sevap kazanamazlar!

Çünkü, niyetleri hizmet değildir; bilakis, hayatlarını Hizmet’i bitirmeye kilitlemişlerdir!

Tıpkı, Şeytan gibi. Sürçüp yere kapaklanması için çelme taktığı yerde, iradesinin hakkını vererek yükselen bir Âdem’i (aleyhisselâm) unutmamak lazım; melekleri bile geride bırakacak bu iradeyi ortaya çıkaran unsur, zâhir-i sebepler açısından Şeytan’ın O’na (aleyhisselâm) musallat olması değil midir?

Hem, Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) izafe edilen bir beyanda, Allah’ın (celle celâlühû), heybesi fısk u fücûr yüklü bir adamla da dinini teyid edeceği ifade edilmiyor mu?

Uhud’da da öyle oldu.

Pazar sabahıydı; namaz sonrası Medîne, Hazreti Bilâl’in (radıyallahu anh) “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), düşmanınızı takip etmenizi emrediyor! Yalnız, bizimle birlikte sadece, dün Uhud’da olanlar gelsinler!” nidalarıyla yankılanıyordu.    

Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) talimatıydı ve toparlanan ordu karşısında yeniden saldırı cesareti gösteremeyen Mekke ordusunun arkasından gidilecekti!

İki gündür alıp veren ve foyasının meydana çıktığını fark eden ve yeniden iç bünyeye monte olabilmek için kuyruk sallayan İbn-i Selûl de yaklaştı; “Seninle birlikte ben de geleyim!” diyordu.

Yine perdeyi yırtmadı ve Hazreti Bilâl’e (radıyallahu anh) söylediği cümleyi tekrarladı, Fahr-i Âlem (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Dün Uhud’da bizimle birlikte olanlar gelsin!”

Hamrâü’l-Esed’e kadar geldi ve karargâhını buraya kurdu, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem).

Diğer taraftan Mekke ordusu, mola verdikleri ilk menzilde durum değerlendirmesi yapmış ve “Mekke’ye dönünce bir zaferden bahsedeceğiz ama elimizde ne esir ne de ganimet var; böyle zafer mi olur? En iyisi mi dönelim ve kolu kanadı kırık Yesrib’e saldırarak hem esir hem de ganimet alarak gidelim!” diyorlardı.

Bundan, Resûl-ü Kibriyâ Hazretleri’nin de (sallallahu aleyhi ve sellem) haberi olmuştu ve Uhud’dan geriye kalan herkesin bir ateş yakmasını emretti.

Gecenin karanlığında Hamrâü’l-Esed seması, altı yüz küsur ateşle kızarıvermişti!

Başta Ebû Süfyân olmak üzere çekirdekten tüccar Mekkelilerin gözünü kamaştıran bir manzaraydı bu! Üstelik, sadece gözlerini kamaştırmamış, aynı zamanda yüreklerinin yağını da eritivermişti!

“Demek ki bu bir taktikmiş!” dedi Ebû Süfyân. “Daha savaş başlamadan önce Muhammed, arkadaşlarından bir kısmını yoldan çevirmiş ve kendilerine güç kazandırabilmek için etraf kabilelere göndermiş. Şimdi o kabilelerden devşirilen askerler birleşmiş, intikam için ardımızdan geliyorlar! En iyisi mi elimizdeki ile yetinelim ve geriye dönelim!”

Neden?

Aylar süren Yemen ve Şam yolculuklarından tecrübeleri vardı; akşamına konakladıkları yerde hemen bir çadır kurar ve gerek soğuk çöl akşamlarında ısınabilmek gerekse yemeklerini pişirebilmek veya ışık ihtiyaçlarını karşılayabilmek için her çadırın önüne de bir ateş yakarlardı.

‘Ne var bunda?’ demeyin.

Çadırlar standarttı ve bir çadırda beş ilâ on kişi kalırdı.

Yani, Mekkelilerin Hamrâü’l-Esed’de gördüğü her bir ateş, en az ‘beş’ kişi demekti ki bunun ‘on’ olma ihtimali de söz konusuydu.

Bu, en az üç bin kişilik bir ordu demekti ki bunun altı bine kadar yolu vardı!

Bir gün önce yedi yüz kişi ile başa çıkamayıp geri dönmeyi tercih eden Mekkeliler, Hamrâü’l-Esed semalarını aydınlatan ışıklardan tırstı ve gerisin geriye dönme kararı aldılar!

Haklılardı; dün karşılaştıkları ve baş edemeyip geriye çekilmek zorunda kaldıkları ordunun en az altı katıyla yeniden hesaplaşmanın bedeline katlanamazlardı!

İşte onları bu noktaya taşıyan en önemli faktör, Uhud yolundan dönen İbn-i Selûl ve adamlarıydı.

O gün ne telefon vardı ne de mesaj; uzaktan görmüşler ama onların kim olduğunu ve hangi maksatla döndüklerini bilmiyorlardı!

Görüldüğü üzere, her bâdireyi en az zâyiatla atlatmaya odaklı bir Peygamber feraseti, yoldan dönüşleri bile ayrı bir dönüm noktası olarak değerlendiriyor, İbn-i Selûl’ün yan çizmesinden bile artı değer üretebiliyordu! 

Daha farklı bir ifadeyle Allah (celle celâlühû), ‘racul-i fâcir’ ile de dinini teyid ediyor ve Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) stratejisine münafıkların dönüşünü de bir tuğla olarak yerleştiriyordu. 

3 YORUMLAR

  1. Resit haylamazin bu yazısını yayinlayan tr724ten utanıyorum ciddi bir okuyucu olarak hayal kırıklığına uğradım. Hizmeti eleştiren münafıktir diyor. Hakkımı helal etmiyorum. Ahirette iki elim yakasında olacak.

    • Bazi şahıslar vardır onder aytac gibi zihniyete sahip olanlar bu yazıdan hizmeti eleştirene münafık yaftası yapıştırır. Hizmetin amacı zihniyeti bellidir. Nasıl ki akar suyun kaynağı bellidir. Onder denilen şahsın zihniyeti o akar suya bevleden kişinin kendisi. Alınan istişare kararına karşı çıkan, 15 temmuz günü gidin onlara yardım edin bu arkadaşlar bizimledir deyip insanları yanlış yönlendiren şahıs üzerine alınmış olmalı ki yazmış buraya iki elim yakanızda diye. Eren erdem adıyla yorum yapmıştı. Sahsiyettinden bi haber Nijerya yi karıştırıp çıktın gittin şimdide de almanya dan seytan gibi nifak tohumları ekiyor hizmet eden insanların arasına. Hizmet şahıslara bağlı değildir. Hizmetin davası Allah cc in davasıdır. Ey onder hakkım sana haram olsun kıymete kadar gelecek neslin yer yüzünde de ahirette de Rabbimin merhametinden men olasın. Amin amin amin.

  2. Benim anladığım laf cambazlığı yapılmış. Hizmeti eleştiren derken “cemaati idare edenler” anlaşılmış. Onların hataları ve yedikleri haltlar temize çıkarılmış. Bu açıdan bakarsan Ahmet adlı yorum yapan haklı.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin