Hukuki mücadele tercih değil; zorunluluktur!

AV. NURULLAH AYBAYRAK | YORUM

Otoriter rejimlerde yalnızca hak arama yolları daraltılmaz; aynı zamanda insanların adalet arayışına olan inancı da sistemli biçimde zayıflatılır. Bu tür rejimlerin temel stratejilerinden biri, toplumun mücadele azmini kırmak ve direnç kanallarını devre dışı bırakmaktır. İşte tam da bu nedenle, böyle baskıcı ortamlarda hukuki mücadele yürütmek sadece bir hak değil; aynı zamanda bir zorunluluktur.

Bugün Türkiye’de, Gülen Hareketi mensuplarına yönelik ağır ve yaygın hak ihlalleri yaşanırken, “Hukuki yollarla bir şey yapılamaz!” veya “Hukuki mücadele yapılmamalı!” gibi söylemler gerçeği yansıtmadığı gibi, mücadele iradesini kırmaya yönelik mesnetsiz beyanlardır.

Elbette her strateji döneme ve bağlama göre değişebilir. Bazen konuşmak, bazen susmak bir stratejidir. Ancak Türkiye gibi hukukun üstünlüğünden, insan haklarına saygıdan uzaklaşmış ülkelerde sessizlik strateji değil, teslimiyetin başlangıcıdır. Sessizlik bu koşullarda tarafsızlık ya da denge anlamına gelmez; statükoya, hatta baskıya destek anlamına gelir.

Unutulmamalı ki görünüşte “demokrasi” havası estiren seçim süreçlerine bile katılmamak, dezavantajlı grupların sesi olmaktan vazgeçmek anlamına gelir. Sandığa gitmeyen her kişi, oy kullanmayan her birey, farkında olmadan mevcut gücü pekiştiren bir rol oynar. Aynı şekilde adaletsizliğe karşı hukuki mücadele yollarını kullanmamak, hukuki mücadele yapılmaması gerektiğini söylemek bu hukuksuz düzenin değişmeyeceği inancını besler.

Benzeri görülmemiş düşmanlaştırma!

Hizmet Hareketi, 15 Temmuz sonrası süreçte tarihte benzeri az görülmüş sistematik bir dışlanma, kriminalize edilme ve hak gasplarına maruz kaldı. Ve bu süreçte sessizliğe yönelmenin, baskıyı hafifletmediği gibi daha da ağırlaştırdığı sayısız örnekle görüldü. O halde, bu gerçeklik karşısında sessiz kalmak bir tercih değil, iktidarın oluşturduğu bir tuzaktır.

Hukuki mücadele yalnızca mahkemelerde hak aramak değil aynı zamanda kamuoyuna gerçekleri anlatmak, uluslararası mekanizmaları harekete geçirmek, kamu vicdanını diri tutmaktır. Bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden gelen kararlar, Birleşmiş Milletler kararları, gazetecilerin ve insan hakları örgütlerinin raporları ısrarlı hukuki mücadelenin ürünüdür.

Bazıları, “Ama Türkiye’deki mahkemeler bizim aleyhimize karar veriyor, sonuç alamıyoruz!” diyebilir. Bu kısa vadede doğru olabilir. Ancak unutmamak gerekir ki, önce siyasetçi kazanmış gibi görünse de nihayetinde hukuki mücadeleyi sürdürenler her zaman kazanır. Tarih bunu hep göstermiştir. Siyasi zaferler gelip geçicidir; ama hukuki mücadele biriktirir, kayıt altına alır, tanıklık oluşturur. Hukukun terazisi bazen yavaş işler ama sonunda doğruyu tartar.

Bugün Türkiye’de yaşanan hak ihlallerine karşı güçlü şekilde hukuki mücadele yürütmek, sadece iktidarı ve destekçilerini geri adım atmaya zorlamakla kalmaz; aynı zamanda iktidarın mağdurları şeytanlaştıran söylemini de etkisizleştirir. Eğer biz konuşmazsak, hakkımızı aramazsak, hukuksuzlukla mücadele etmezsek bizim yerimize başkaları konuşacak ve gerçekleri çarpıtarak anlatacaktır.

Zulmün kaynağı mağdurlar değil!

Hukuki mücadelenin otoriter bir rejimi “kışkırtacağı” ve geride kalan mağdurlar üzerinde daha fazla baskı oluşturacağı yönündeki söylem de ilk bakışta temkinli bir yaklaşım gibi görünebilir. Ancak bu düşünceye sarılarak hukuki mücadeleyi terk etmek, uzun vadede hak ve özgürlük arayışında olan herkes için çok daha büyük ve kalıcı zararlar doğuracaktır.

Bu tür bir anlayış, zulmün kaynağını gerçekte olduğu gibi otoriter sistemde değil; ona karşı verilen tepkilerde arar. Hukuksuzluğun suçunu, o hukuksuzluğa karşı direnmeye çalışanlara yükler. Oysa gerçek tam tersidir: Otoriter yapılar en çok sessizlikten beslenir. Karşılık görmeyen her adaletsizlik, yeni ihlallerin zeminini hazırlar. Sustukça baskı azalmaz; aksine daha da pervasızlaşır, kuralsızlaşır.

Bugün yaşanan baskıların büyük bir kısmı, geçmişte gösterilmeyen tepkilerin birikmiş sonucudur. Bunu görmek için çok uzağa bakmaya gerek yok; uzun yıllar hukuksuzluğa karşı çıkmayan muhalefetin, bugün CHP’li belediyelere yapılan operasyonlar karşısındaki şaşkınlığı buna açık örnektir. “O zaman ses çıkarsaydınız, şimdi bu kadar kolay üzerinize gelemezlerdi!” demek acı ama gerçek bir tespittir. Hukuksuzluğa sessiz kalmanın bedeli, yalnızca o anı değil, geleceği de ipotek altına alır.

Bu yüzden hukuki mücadeleyi bırakmak, “Geride kalanlara zarar gelmesin!” düşüncesiyle değil; sadece mücadeleden vazgeçmenin rahatlığıyla açıklanabilir. Oysa asıl yapılması gereken, geride kalanların gelecekte de aynı zulme uğramaması için sağlam ve kararlı bir mücadele yürütülmesidir. Bu da ancak sistemli, kararlı, sabırlı ve tüm boyutlarının ele alındığı bir hukuk mücadelesiyle mümkündür.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin