Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) 25 Eylül 2025 tarihli Şerif Özmutlu kararıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Yüksel Yalçınkaya kararında tespit ettiği yapısal ve sistemik hak ihlallerini gidermek yerine, bu ihlalleri “etrafından dolanarak” meşrulaştırmayı amaçlayan tarihi bir yargısal manevra olduğuna işaret eden hukukçu Dr. Ufuk Yeşil, ‘‘Anayasa Mahkemesi’nin Şerif Özmutlu kararı, evrensel hukukun ve Yalçınkaya kararının gereğini yapmak yerine, o içtihadı bypass etmeye odaklanmış sistematik bir tasfiye ve “yasak” kararıdır.’’ ifadelerini kullandı.
AYM’nin Şerif Özmutlu kararıyla, ByLock’u “yan delil” konumuna indirgediğine dikkat çeken Yeşil, ‘‘Tanık beyanlarını bağımsız suç delili gibi göstererek ve “milat” karinesiyle manevi unsuru otomatikleştirerek, AİHM’in Yalçınkaya kararında tespit ettiği yapısal sorunu (AİHM § 413-415) birebir kopyalayarak kalıcılaştırmıştır. Bu sorunlu yaklaşımın, henüz yayımlanmamış “hayalet karar” formunda aylarca tutularak on binlerce başvurunun hukuka aykırı şekilde kapatılmasında araç olarak kullanılması, bireysel başvuru mekanizmasının güvenilirliğini tamamen yok etmiştir.’’ dedi.
Sosyal medya hesabından paylaşımda bulunan İnsan hakları savunucu ve hukukçu Dr. Ufuk Yeşil, Anayasa Mahkemesi’nin AİHM’in Yalçınkaya kararını tasfiye etmeye çalıştığını söyledi. Yeşil, “Anayasa Mahkemesi’nin Yasak Kararı: Yalçınkaya’yı Tasfiye Planı” başlıklı paylaşımında şu ifadeleri kullandı:
ŞERİF ÖZMUTLU KARARININ GENEL ÇERÇEVESİ
Anayasa Mahkemesi (AYM), 25 Eylül 2025 tarihli Şerif Özmutlu Genel Kurul kararında, başvurucunun silahlı terör örgütü üyeliği suçundan mahkum edilmesini Anayasa’nın 38. maddesi (suçta ve cezada kanunilik) ile 36. maddesi (adil yargılanma hakkı) bağlamında incelemiş ve herhangi bir hak ihlali bulmamıştır. AYM, mahkumiyetin ByLock programı ve aleyhteki tanık beyanlarıyla “bir bütün olarak” değerlendirildiğini (AYM § 76-77) ve ByLock’un dosyada “tek veya belirleyici delil” olmadığını (AYM § 98) öne sürerek bu kararın hukuka uygun olduğunu söylemiştir. AYM, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Yüksel Yalçınkaya kararındaki “geniş ve öngörülemez yorum ile objektif sorumluluk” tespitlerini şeklen aktarsa da (AYM § 80), bu evrensel ilkeleri somut olaya uygulamaktan ısrarla kaçınmıştır. Oysa AİHM, Yalçınkaya kararında Türk yargısının ByLock kullanımını ve yasal ve rutin faaliyetleri otomatik bir suçluluk karinesine dönüştürmesini yapısal ve sistemik bir ihlal olarak kabul etmiştir (AİHM § 413-415). Şerif Özmutlu kararı, AİHM’in mahkum ettiği bu “otomatik suçlama” şablonunu, “tanık beyanları ve milat tarihi” kılıfı altında aynen yeniden hayata geçirerek, AİHM kararını uygulamak yerine onu fiilen “yasaklamayı” ve etrafından dolanmayı amaçlayan bir stratejinin ürünüdür.
YAYIMLANMAYAN KARARA ATIFLA REDDEDİLEN BAŞVURULAR
Bu karardaki esaslı hukuksuzlukların ötesinde, bizzat karar alma ve uygulama sürecinde yaşananlar, Türk yargı tarihinde eşine ender rastlanan bir usul garabetidir. AYM Genel Kurulu, Şerif Özmutlu kararını 25 Eylül 2025 tarihinde vermiş, ancak karar Resmî Gazete’de tam 5 ay 16 gün sonra, 13 Mart 2026 tarihinde yayımlanmıştır. Bu uzun süreçte AYM, içeriği ve gerekçesi hiç kimse tarafından bilinmeyen bu “hayalet kararı” emsal kabul etmiş ve yüzlerce, belki binlerce bireysel başvuruyu Şerif Özmutlu kararına atıf yaparak reddetmiştir. Hukuk devletinde bir kararın bağlayıcı içtihat niteliği taşıyabilmesi ve hukuki sonuç doğurabilmesi için erişilebilir, okunabilir ve denetlenebilir olması zorunludur. AYM’nin, ortada olmayan bir karara dayanarak binlerce insanın dosyasını kapatması, başvurucuların savunma hakkını, gerekçeli karar hakkını ve hukuki belirlilik ilkesini ağır biçimde ihlal etmiştir. Dahası, reddedilen başvurucular, AYM’nin hangi hukuki argümanlara dayandığını bilmeden AİHM’e başvuru yapmak zorunda bırakılmış ve böylece AİHM’e etkili başvuru yolu fiilen sabote edilmiştir. AYM, kendi kararını aylarca ‘saklayarak’, adil yargılanma hakkını (Anayasa m. 36) daha usul aşamasında ortadan kaldırmıştır.
AYM’NİN ISRARLA GÖRMEZDEN GELDİĞİ HUSUS; SUÇUN MANEVİ UNSURU
Şerif Özmutlu kararında AYM, başvurucunun nihai amaç kabul edilen cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzeni ortadan kaldırmayı bilip bilmediği, yani suçun manevi unsurunun (özel kastın) oluşup oluşmadığı hususunu somut delillerle ispatlamak yükümlülüğünden kaçmıştır. Mahkeme, MİT Tırları, 17/25 Aralık soruşturmaları veya Milli Güvenlik Kurulu açıklamaları gibi olaylardan sonra başvurucunun Cemaat içindeki konumunu sürdürmesinin, iddia edilen nihai amacı “bildiğinin kesin bir kanıtı” olduğunu savunmuş ve bu yerel mahkeme yorumunun “öngörülebilir” olduğu sonucuna varmıştır (AYM § 81-87). Oysa bu yaklaşım, AİHM’in Yalçınkaya kararındaki bulgularıyla doğrudan tezat oluşturmaktadır. AİHM, Hükümetin ısrarla savunduğu bu “milat ve öngörülebilirlik” tezini açıkça çürütmüş; devletin idari ve yargısal organlarının dahi Cemaati 2016 yılına kadar terör örgütü olarak kabul etmeyip faaliyetlerine yasal zemin tanıdığı bir dönemde, sıradan bir vatandaşa “nihai amacı biliyordu” karinesi yüklenemeyeceğini vurgulamıştır (AİHM § 264-265). AYM’nin yargılamanın odağını “kast var mı?” sorusundan çıkarıp uyduruk “milat tarihlerinden sonra irtibat devam etti mi?” şablonuna indirgemesi, AİHM’in Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamında ihlal gerekçesi yaptığı “şekli suç” ve “otomatik suçluluk” mantığının bizzat anayasa yargısı eliyle tescillenmesidir (AİHM § 268-271). AİHM’e göre, bu tür varsayımsal karineler, iç hukukun gerekliliklerinden dahi ayrılarak kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin özünü zedelemektedir (AİHM § 272).
GÖZDEN DÜŞEN DELİL BYLOCK!
Kararın kurgu ve temelini oluşturan en büyük stratejik hamle, ByLock’un dosyada tek veya belirleyici delil olmadığı, mahkumiyetin diğer delillerle (özellikle tanık beyanlarıyla) desteklendiği tezidir (AYM § 98). AYM, bu argümanla Yalçınkaya kararında ByLock uygulamasına getirilen ağır kanunilik ve adil yargılanma eleştirilerini görmezden gelmeyi ve ByLock’u “yan delil” seviyesine indirgemeyi hedeflemiştir. Daha önce ByLock ana suçlayıcı delil, diğer kriterler ise ancak yan delil ve mahkumiyet gerekçesinde sadece bir bir dolgu malzemesiyken; AİHM’in bu mantık ve döngüyü çöpe atmasından sonra AYM, AİHM’in “sistemik sorun” olarak adlandırdığı bu hukuksuzluğu devam ettirmek için yeni bir yola sapmıştır. AYM, tıpkı ByLock verilerinin istihbari yollarla elde ediliş hikayesini hukuki bir kılıfa sokabilmek için dijital delilin elde ediliş sürecini geriye dönük olarak tersine çevirdiği gibi; Özmutlu kararıyla da artık ByLock’un yan delil, diğer delillerin ise ana delil olduğu söylemiş ve bu hukuksuz döngüye ne pahasına olursa olsun devam etmek istediğini ortaya koymuştur. Ancak AİHM, Türk hükümetinin daha önce sunduğu “mahkumiyet sadece ByLock’a dayanmıyor, başka deliller de var” savunmasını incelemiş ve bunu net bir dille reddetmiştir. AİHM’in tespitine göre, Türk yargı pratiğinde ByLock kullanımı, örgüt üyeliği ve kast hususunda adeta otomatik ve kesin bir varsayım yaratmakta; bu eşik aşıldıktan sonra dosyaya dahil edilen banka, sendika üyeliği veya tanık beyanları gibi unsurlar bağımsız bir ispat gücü taşımayıp, yalnızca ByLock üzerinden kurulan bu kesin üyelik kabulünün bir uzantısı olarak işlev görmektedir (AİHM § 257, § 262). AİHM, kastın fiilen ByLock üzerinden varsayıldığını açıkça belirterek bu illüzyonu çökertmiştir (AİHM § 263). AYM’nin “deliller bir bütün olarak değerlendirildi” diyerek diğer eylemleri büyütme çabası, AİHM’in işaret ettiği asıl sorunun delil sayısı ve çeşidinde değil, yargının delilleri kategorik olarak yorum biçiminde olduğu gerçeğini (AİHM § 344) kamufle etme girişimidir.
YASAL FAALİYETLERİN SUÇLULUK KARİNESİNE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ
AYM, ByLock argümanını zayıflatmak için kararında tanık ifadelerine önemli bir ağırlık atfetmiş ve başvurucunun “büyük bölge imamı” olduğuna dair beyanları bağımsız ve yeterli bir manevi unsur delili gibi sunmuştur (AYM § 83-86). Oysa Yalçınkaya kararı ışığında bu tanık beyanları incelendiğinde, anlatılan eylemlerin suçun işlendiği iddia edilen dönemde tamamen yasal olan, kanunilik karinesinden yararlanan rutin sosyal ve sivil toplum faaliyetleri olduğu ortadadır. AİHM, kişilerin yasal dernek, sendika, banka veya sohbet faaliyetlerinin sonradan geriye dönük ve öngörülemez bir yargısal yorumla terör örgütü üyeliği delili sayılmasının hak ihlali doğurduğunu net biçimde ifade etmiştir (AİHM § 343). AYM’nin, tanıkların anlattığı dönemin yasal sosyal hiyerarşisini alıp zorlama bir yorumla “silahlı terör örgütünün kast unsuru” haline getirmesi, AİHM’in şiddetle eleştirdiği “hiyerarşi üzerinden kast ikamesi” uygulamasının en çarpıcı örneğidir (AİHM § 262). Bağımsız bir şiddet çağrısı veya suça iştirak eylemi barındırmayan bu tanık beyanları, kendi başlarına kastı ispatlamamakta ve sadece otomatik suçluluk kurgusuna dolgu malzemesi yapılmaktadır.
AYM’NİN YASAK KARARI ÜZERİNDEN OYNADIĞI TEHLİKELİ OYUN
AYM, Şerif Özmutlu kararında, AİHM 2. Daire’nin Yasak/Türkiye kararında ortaya koyduğu yaklaşımı şablon haline getirerek on binlerce dosya için bir kaçış stratejisi geliştirmek istemiştir. Yasak kararında başvurucuya isnat edilen eylemleri nedeniyle Yalçınkaya korumasından yararlanamayacağı belirtilmişken, AYM bu istisnai durumu genelleştirerek dosyasında ByLock dışında Bank Asya hesabı, sendika üyeliği veya tanık beyanı gibi herhangi bir diğer delil bulunan başvurucuları da Yalçınkaya içtihadının dışında tutmaya çalışmıştır. Bu hamle, yasal görünümlü faaliyetleri “örgütsel nitelikte” göstererek Yalçınkaya kararını fiilen bypass etmeyi amaçlamaktadır. Bu stratejinin tehlikeli yanı, görünüşte çok delilli ve bireyselleştirilmiş bir yargılama yapılıyor görüntüsü altında, yasal ve rutin faaliyetleri örgüt üyeliğinin manevi unsurunu ikame eden unsurlara dönüştürmesidir. Böylece ByLock’un dosyadaki fiili ağırlığı geri plana itilmekte ve otomatik kabul “diğer deliller” söylemiyle meşrulaştırılmaktadır. Ne var ki bu yaklaşım, AİHM Paneli’nin Yasak kararını Büyük Daire’ye sevk etmesi ve Yasak kararının hukuken yokluğa mahkum edilmesiyle ortadan kalkmıştır. Aynı şekilde, AİHM’in Yalçınkaya sonrası verdiği Demirhan ve diğerleri ile 16 Aralık 2025’te verdiği kararlarla da bu durum tescil edilmiştir. Zira bu kararlarda, dosyada ByLock dışında diğer deliller bulunsa dahi ihlal tespiti yapılmış ve yasal faaliyetlerin Yalçınkaya koruması altında kaldığı teyit edilmiştir. Ayrıca AYM’nin kesinleşmemiş bir Yasak değerlendirmesi üzerinden içtihat hattı kurma aceleciliği ve nihai kararı beklemeden fiili durum oluşturma arzusu da manidardır. Yalçınkaya sonrasında neredeyse 2,5 yıl bekletilen dosyalar, henüz yayımlanmamış Şerif Özmutlu kararına ve tartışmalı Yasak çizgisine indirgenerek topluca reddedilmiştir. Kısaca, “dosyada başka delil varsa ihlal yoktur” şeklindeki toptancı formül, AİHM’in Yalçınkaya kararında vurguladığı suçun manevi unsurunun kişiselleştirilmesi ve yasal faaliyetlerin otomatik suç deliline dönüştürülememesi ilkeleriyle çelişmektedir. AYM’nin bu yöntemle kısa vadede dosyaları kapatma hedefi, sorunu çözmek yerine Türkiye aleyhine adil yargılanma hakkı ve kanunilik ilkesi bağlamında yeni bir ihlal dalgasına neden olacaktır.
SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ VE ÇELİŞMELİ YARGILAMA İLKESİNİN GÖRMEZDEN GELİNMESİ
Adil yargılanma ilkeleri yönünden Şerif Özmutlu kararı, hukuki dayanaktan tamamen yoksundur. AYM, ByLock’un “tek ve belirleyici delil” olmadığı iddiasına sığınarak, ham ByLock verilerinin (log kayıtları, tam mesaj içerikleri) mahkemeye getirtilmemesinin ve bağımsız bir teknik bilirkişi incelemesi yaptırılmamasının sanığı dezavantajlı duruma düşürmediğini (AYM § 98, § 100), tanıkların istinabe yoluyla dinlenmesinin adil yargılanma için yeterli olduğunu (AYM § 99) savunmuştur. Oysa AİHM, ByLock verilerinin bütünlüğünün yargısal denetimden kaçırılması ve ham verilerin savunma makamına verilmemesi sorununu yapısal bir ihlal saymıştır (AİHM § 329-340). AİHM’e göre, dosyada başka tanıklar veya deliller bulunsa dahi, yargılamanın temelini oluşturan dijital delilin ham halinin savunmaya verilmemesi silahların eşitliğini yok etmekte ve diğer deliller bu ağır usul sakatlığını dengelememektedir (AİHM § 343). Üstelik AİHM, dijital delillerin hacmi ve karmaşıklığı nedeniyle ulusal mahkemelere düşen sorumluluğa dikkat çekmiş ve mahkemelerin sanığın veri bütünlüğüne yönelik itirazlarına sessiz kalmasını ihlal gerekçesi saymıştır (AİHM § 332, § 340). Savunma makamının ham ByLock verilerine (roster isimleri, ID eşleşmeleri) erişimi engellendiğinde, beyanları bizzat bu ByLock verileri üzerinden şekillenen tanıkları mahkemede etkili bir şekilde çapraz sorguya tabi tutması imkansızlaşmakta ve dolayısıyla AYM’nin “tanıklar usulüne uygun dinlendi” savunması gerçeği yansıtmamaktadır.
SONUÇ: AYM’NİN YALÇINKAYA KARARINI BYPASS ETME STRATEJİSİ
Son tahlilde, Anayasa Mahkemesi’nin Şerif Özmutlu kararı, evrensel hukukun ve Yalçınkaya kararının gereğini yapmak yerine, o içtihadı bypass etmeye odaklanmış sistematik bir tasfiye ve “yasak” kararıdır. AYM; ByLock’u “yan delil” konumuna indirgeyerek, tanık beyanlarını bağımsız suç delili gibi göstererek ve “milat” karinesiyle manevi unsuru otomatikleştirerek, AİHM’in Yalçınkaya kararında tespit ettiği yapısal sorunu (AİHM § 413-415) birebir kopyalayarak kalıcılaştırmıştır. Bu sorunlu yaklaşımın, henüz yayımlanmamış “hayalet karar” formunda aylarca tutularak on binlerce başvurunun hukuka aykırı şekilde kapatılmasında araç olarak kullanılması, bireysel başvuru mekanizmasının güvenilirliğini tamamen yok etmiştir. Bu karar, Türkiye’de adil yargılanma ve suçta kanunilik ilkelerinin yeniden inşasına değil; aksine, Avrupa Konseyi sistemi içinde Türkiye aleyhine doğacak çok daha büyük, kalıcı ve kitlesel bir ihlal dalgasına zemin hazırlayan tehlikeli bir yargısal manevradır.”
