ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM
Muhtemelen size de öyle oluyordur. Merkezinde ABD Başkanı Donald Trump’ın olduğu bir haber ya da görüntü önüme düştüğünde önce “Gerçek mi, yapay zeka mı?” diye bakma ihtiyacı hissediyorum. Mesela geçtiğimiz günlerde trans bir halterciyi taklit ettiğini gördüğümde, “Acaba yapay zeka ile mi üretildi?” diye bakmıştım.
Benzer bir refleksi Perşembe akşam saatlerinde göstermem gerekti. Twitter gündemine düşen habere göre Trump “uluslararası hukuka ihtiyaç duymadığını” söylemişti. Haberin kaynağına gittim; New York Times gazetesinin web sayfasının manşetinde ilgili haber vardı.
Okudum ama şaşırmadım. Haber doğruydu. Hem Venezuela’ya el koyup devlet başkanını kaçırmanın hem de ICE polisinin şiddetinin gündemde olduğu bir dönemde Trump, Oval Ofis’te New York Times’a röportaj vermiş ve çok tartışılacak açıklamalar yapmıştı.
Haklısınız, Donald Trump bugüne kadar uluslararası hukuku hiçe sayan ilk Amerikan başkanı değil. Diğerleri bunu çoğunlukla “istisna”, “olağanüstü durum”, “ulusal güvenlik” gibi gerekçelerle yaptılar. Fakat Trump bunu ilk kez bu kadar açık, bu kadar filtresiz ve bu kadar iddialı yapan başkan oldu.
Trump, New York Times’a verdiği kapsamlı mülakatta, ABD Başkanı olarak sahip olduğu gücün tek sınırının “kendi ahlakı” olduğunu söyledi. Uluslararası hukuk, anlaşmalar, sözleşmeler, kurumlar… Hepsi bu çerçevenin dışında kaldı. Trump’a göre onu durdurabilecek tek şey, yine Trump’ın kendisi.
Keşke bu basit bir özgüven gösterisi olsaydı ama öyle değil. Bu, uluslararası hukukun fiilen reddi anlamına geliyor. Bu cümle, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan düzenin tabutuna çakılan yeni bir çivi. Trump’ın yaklaşımı basit bir “Amerika önce” söylemi değil. Daha derinde, daha köklü bir zihniyet var:
Uluslararası sistem, güçlü olanın hareket alanını daraltmamalı. Bu nedenle Trump için anlaşmalar bağlayıcı değil, geçici. İttifaklar ilkesel değil, koşullu. Egemenlik kavramı ise karşılıklı tanınan bir hak değil, güçle aşılabilecek bir engel.
Hukuk yerine güç
Trump’ın dünya görüşünün merkezinde basit ama tehlikeli bir fikir var: Güçlü olan haklıdır!
Ona göre uluslararası hukuk; zayıfları korumak için değil, güçlüleri sınırlamak için var. Dahası hiçbir süper güç, sınırlanmayı kabul etmemelidir. Yasalar, normlar, ittifaklar; hepsini Amerikan gücünün önüne engel koyan “yükler” olarak görüyor. Bu yüzden Trump Venezuela’da doğrudan rejim devirebiliyor, Grönland’ı istemekten çekinmiyor. Bu yüzden NATO’yu bir yük, müttefiklerini ise “yeterince ödeme yapmayan kiracılar” gibi görüyor.
Grönland örneği bu bakışın en berrak yansıması. Trump için mesele, askeri erişim ya da stratejik iş birliği değil. Açıkça “sahip olmak”tan söz ediyor. Mülkiyet, anlaşmanın; kontrol, ortaklığın önüne konuyor. Diplomasi, emlak diliyle yeniden tarif ediliyor.
Trump’ın sözleriyle özetlersek: “Egemenlik, sınırlar, anlaşmalar… Bunlar ikincil detaylar. Asıl mesele sahip olmak.”
Bu yaklaşım, klasik emperyalizmin 21. yüzyıl versiyonu. Ama fark şurada: Eskiden bu niyetler örtülürdü. Bugün alenen ilan ediliyor. Trump’ın “Ben yaptım çünkü tehdit vardı” savunması, küresel sistem için en riskli noktayı oluşturuyor.
Çünkü bu mantık, herkese aynı kapıyı açar. Çin, Tayvan için aynı gerekçeyi öne sürebilir. Rusya, Ukrayna için bunu zaten yaptı. Başka ülkeler, komşularını “tehdit” ilan edip askeri müdahaleye girişebilir.
Trump bu itiraza da hazır: “Benim tehdidim gerçekti, onlarınki değil.” Ama uluslararası hukuk tam da bu yüzden vardır. “Tehdidin gerçekliğine” kimin karar vereceğini tek bir lidere bırakırsanız, hukuk değil keyfilik doğar.
Bugün Trump’ın ahlakına teslim edilen sınır, yarın başka bir liderin ihtirasına teslim edilir.
İçeride de aynı zihniyet
Bu anlayış sadece dış politikayla sınırlı değil. Trump, ülke içinde de benzer bir çizgi izliyor.
Yargının, Kongre’nin, eyaletlerin yetkilerini “şartlı” görüyor. Gerekirse İsyan Yasası’nı devreye sokabileceğini, Ulusal Muhafızları federalize edebileceğini açıkça söylüyor. Yani mesele sadece Venezuela, Grönland ya da İran değil.
Mesele, gücün denetlenmemesi. Trump’ın zihninde denge-denetleme mekanizmaları, demokrasinin temeli değil; hız kesici engeller.
Ya ahlakı gereksiz gören de çıkarsa?
Trump’ın sözleri, bir gaf ya da anlık çıkış değil.
Bu, yeni bir doktrin. Yeni dünya düzeninde hukuk değil, güç geçerli. Uluslararası anlaşmalar değil, mülkiyet esas alınıyor ve denge değil, baskı esas. Söylemesi kolay ama bu doktrin yayılırsa dünya daha güvenli bir yer olmayacak. Tam tersine daha öngörülemez ve daha tehlikeli hale gelir. Çünkü kuralların olmadığı yerde, herkes silahlanır. Herkes ön almaya çalışır. Her kriz, daha büyük bir çatışmanın provası olur.
Trump belki şunu düşünüyor: “Ben varken kimse cesaret edemez.”
Ama tarih şunu defalarca gösterdi: Kuralsızlık, eninde sonunda herkesi vurur. Bugün “ahlakım yeter” diyen bir lider varsa, yarın ahlakı bile gereksiz gören bir başkası çıkar. Bu tutum, sadece ABD’nin attığı adımlarla sınırlı kalmaz. Aynı mantık, başka aktörler tarafından da kolaylıkla kopyalanabilir. Eğer “tehdit” tanımı tamamen liderin takdirine bırakılırsa, her sınır ihlali meşrulaştırılabilir, her saldırı savunma olarak sunulabilir.
Bu noktada mesele Trump’ın niyetinden çok, oluşturduğu emsal haline geliyor.
Uluslararası hukukun varlık nedeni tam olarak bu keyfiliği sınırlamaktı. Trump ise bu sınırlamayı bilinçli biçimde devre dışı bırakıyor.

15 Temmuz sonrasi hukuk yok KHK’lar var (KHK’larin siniri RTE ahlaki ile sinirli idi). RTE doktrini diyleim buna.
Venezuella sonrasi dünyada hukuk yok, Trumpk doktrini olacak, tabir caizse KHK ile dünyayi yönetecek.