Hristiyan toplumlar daha mı Müslüman?

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Bu elbette provokatif bir başlık, bunu biliyorum! Bundan on yıl kadar önce “Bir Ekonomik İslamilik Endeksi” ve “İslam Ülkeleri Ne Kadar İslami” adlı iki makalede İran kökenli iki akademisyen, George Washington Üniversitesi’nden S. Rehman ve H. Akari, Müslüman ülkelerin ve toplumların İslami ölçütler bakımından ne kadar İslami olduklarını analiz ettiler.  Akabinde, birçok İslamcı veya Müslüman çevrede bu konuya inanılmaz bir ilgi oldu. Bu makalelerden hareketle her yıl bir sıralama yapılıyor ve bu sıralamada, nüfusları içerisinde son derece düşük oranda Müslüman olan birçok Batılı ülke “İslami ölçütler” bakımından “en İslami ülkeler” olarak nitelendiriliyor. Bu durumda mesela Norveç, Kanada veya Japonya gibi nüfuslarının neredeyse tamamına yakını veya çok büyük çoğunluğu gayrı-Müslim olan ülkeler, “en İslami ülkeler” veya “İslami ölçütlere en fazla tekabül eden ülkeler” olarak değerlendiriliyor. Bunun yanında nüfuslarının çok büyük çoğunluğu, hatta tamamına yakını Müslüman olan Afganistan, Türkiye, Fas, Suudi Arabistan, İran, Yemen, Mısır, Irak, Ürdün vs. gibi ülkeler, endeks sıralamasında bu gayrı-Müslim ülkelerin birçok basamak altında, “İslami ölçütlere” daha az tekabül eden ülkeler olarak gösteriliyorlar.

Ben yukarıda adı geçen yazarların makalelerini okudum ve kanımca bu makalelerde kullanılan karşılaştırma metodolojisinin keyfi korelasyonlar – hatta nedensellikler – kurduğunu, olanı değil olması gerekeni ele aldığını, bununla – sanki buna ihtiyaç ya da gereklilik varmış gibi – bir nevi İslam savunması yaptığını, bunu yaparken İslam’ın çoğulcu uygulama biçimlerini bilerek veya bilinçli olarak görmezden geldiklerini düşünüyorum. Bunu yaparken son derece teleolojik yaklaştıkları kanısındayım. Böylece, bir amaç uğruna, tarihsel gerçeklerin ortaya çıkma koşullarını görmezden gelerek, bazı ideal etik (ya da teolojik – Tanrısal) normlar çerçevesinde, sosyolojik İslam’a (yani uygulamada karşımıza çıkan, tarihte ve bugün mevcut olan gerçek İslam’a) ret gerekçesi üretiyorlar. Ve uygulamada var olmayan tarihsel görüngüleri İslam dininin teolojik kaynaklarına dayandırarak kuramsal (nazari) ve kendileri tarafından “doğru olan İslam” olarak gördükleri bir İslam’ı gerçek İslam olarak kabul ederek, bu idealize edilen teorik dinin yansımalarını İslami olmayan toplumlarda gözlemlediklerini iddia ediyorlar! İsveç veya Almanya bu durumda Cezayir veya Türkiye’den daha “İslami” olabiliyor! Bu saydığım temel metodolojik hatanın dışında birçok irili ufaklı hata var.

Birinci hata, devletlerin Müslüman olduğu varsayımı. Devletler sosyal bir kurumdur. Dinleri olamaz. Eğer kast edilen bu devletlerin rejimiyse, her rejim kendisine istediği ismi verir ve bu ismin altını istediği ideolojik diskurla ve ekonomi-politik, yasal, yönetsel vs. uygulamalarla doldurur. Bu o devletleri Müslüman veya İslami yapmaz. Devletler (ve onların rejimleri, ideolojileri veya ekonomi-politikleri) İslami referanslar veya İslam’dan esinlenmelerle bezenebilir. Fakat bu devletlerin ideoloji veya uygulamalarının ne derece İslami olduğu meselesi, öznel bir değerlendirme olacaktır. Oysa toplumlar Müslüman olabilir. Çünkü bireylerden oluşur. Bir devletin halkının büyük bölümü kendisini Müslüman olarak tanımlıyorsa, o devletin politik kültüründe bunun yansımaları olacaktır. Nitekim birçok siyasal ve sosyal konsept politik kültürle yakın bağa sahiptir. 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

İkinci hata, endekse Kur’an’ın temel alınması, sosyolojinin es geçilmesi. Kutsal kitaplar veya dinsel metinler normatif olan (olması gereken kural ve kaideleri, davranış ilkelerini ve doğruları, olmaması gereken veya yasak olan davranış ve uygulamaları ele alan) bir genel prensipler bütünüdür. Dahası tarihsel metinlerdir. Yani metinde geçen sosyolojik örnekler (savaşlar, büyük günahlar, yaşanan tarihsel önemde hadiseler vs.) yüzlerce yıl öncesinin toplumlarında, dönemsel “zamanın ruhuna” bağlı, bugüne “tercüme edilmesi” kolay olmayan, yani örnek alınmaları durumunda çok yaratıcı olunması gerekli olan analojilerdir. Bu metinler içinde her dönemde uygulanabilecek genel kaideler olduğu gibi (mesela yalan yere şahitlik yapmamak, öldürmemek vs.), çok daha afakî tavsiyeler (mesela devlet yönetiminde adil olmak, eşitliği gözetmek, düzeni bozmamak vs. gibi) de vardır. Bu olması gerekenler manzumesi, çağdan çağa, nesilden nesle, toplumdan topluma, coğrafyadan coğrafyaya farklılıklar göstermektedir. Bunların bazılarının bugün karşılığı bile olmayabilir. Yorum yaparak bireysel ve toplumsal bazda uygulanır veya uygulanmaz. Bu genel ve afaki normatif yapıdan hareketle modern devletlerin uygulamalarını “İslami” veya “İslami olmayan” diye tasnif etmek, bilimsel ve rasyonel bir yol değildir. 

Üçüncü hata, Batılı medya ve akademisyenlerin dünyadaki İslami yönetimleri ele alırken bunları İslam’la ilintilendirmesini eleştirerek, madem bu yapılıyor, o halde bunun tersi de yapılabilir yaklaşımını meşrulaştırmak. Yukarıda adı geçen iki akademisyen, Batı’da İslam toplumları hakkında geri kalmışlık ve İslam korelasyonu kurulmasından hareketle, İslam ve ilerleme korelasyonu kuruyor. Oysa iki yanlış bir doğru etmez. Birincisi ne kadar hatalıysa, ikincisi de o kadar hatalıdır. Dahası, bu algıları da tam doğruyu yansıtmıyor. Çünkü Batı’da benim okuduğum hiçbir aklı başında makalede İslam dini kuramsal düzeyde (yani teolojisi nedeniyle) bugün Müslüman ülkelerin çoğunda kronik olan sorunların nedeni ilan edilmiyor. Tam aksine, yorumlar sosyolojik gerçeklerden (rakamsal olarak ölçülebilen durumdan) hareketle, sosyolojik, siyasal veya ekonomik yapıları veya görüngüleri (fenomenleri) ele alıyor ve eleştiriyor. Mesela kadına şiddet veya kadın hakları konusunda rakamsal veriler ortaya konuyor, bu veriler diğer toplumların verileriyle mukayese ediliyor ve bu yolla (yani olan durumdan hareketle!) çözümlemeler ve projeksiyonlar yapılıyor. “Yok, bu uygulamalar zaten İslami değil ama!” demek, kendimizi kandırmaktan başka bir şey değildir. Çünkü İslami toplumlarda ortaya çıkan her türlü sorun, İslami toplumların sorunudur. “Bu sorunlar Finlandiya’da yok, o zaman Finlandiya İslam’a en uygun toplumdur” türü yaklaşım, a) var olan sorunu görmemizi veya tespit etmemizi güçleştirir, b) o sorunu çözmemizi olanaksız kılar.  

Dördüncü ve en önemli hata, ahistorik yaklaşımdır. Bu, son derece önemli tarihi gelişmeleri, medeniyet ve toplumların kültürel, sosyal ve sosyopolitik, ekonomik ve diğer parametrelerde geçmişlerini ve evrimlerini görmezden gelmektir. Örnek olarak, kadın erkek eşitliğini alalım. Çünkü bu insani gelişmişlik endekslerinde standart bir ölçüttür. İnsani gelişmişlik endekslerine göre kadın ve erkek ne kadar eşitse o toplum o kadar gelişmiştir. Kadının toplumsal konumu, yasal hakları, eğitim seviyesi, okullaşma oranındaki payı (erkeklere denk mi meselesi), iş piyasasındaki durumu (çalışıyor mu, eşit koşullarda rekabet şansı var mı, erkeklerle aynı işi yaparak aynı maaşı alabiliyor mu gibi konular) birer veridir. “Bu veriler zaten İslam’a uygundur” demek naif hatta manipülatiftir. Tarihsel gerçeklerle örtüşmez. İslam’ın gelmesi elbette kadınlara haklar vermiştir. Fakat kadınlar İslami toplumlarda örneğin miras hukukunda, ya da uygulamada iş yaşamında temsil oranlarında ileride olmamışlardır. Olmaları istenir (ki bunu istemeyenler de bol miktarda vardır Müslüman toplumlarında!) ama bu olduğu anlamına gelmiyor. Dahası, bunun olduğu toplumlarda mesela Reformasyon veya Aydınlanma gibi tarihsel dönemleri görmezden gelen her yorum sığ kalır. İşte Finlandiya’da veya Almanya’da kadının konumu bu nedenle İslami endekslere göre “İslami” kabul edilemez. Edilirse bu endoktrinizasyondan da öte, gelişime ket vuran, olası ilerlemeleri de baltalayacak bir rehavete sebep olacaktır. 

İslam, Norveç’teki sosyal devlet, ABD’deki özgürlük, Kanada’daki etnik haklar, İtalya’daki sanat ve mimarlık, Almanya’daki sağlık sistemini emrediyor demekle sadece kendimizi kandırırız. Biri çıkıp “İyi de neden bunlardan hiç birisi herhangi bir İslam coğrafyasında bugün gözlemlenmiyor?” diye sorsa ne diyeceksiniz? Kuran’da emredilen budur diye mi cevap vereceksiniz? Gelişim için elin taşın altına konması ve hatta bazen acı çekilmesi lazımdır. Batı’da bu seviyeye gelmek için Reformasyon ve rasyonel akıl, sekülerizm (devletin ve kamusal alanın dini dogma dışında ölçütlerle organize edilmesi), politik devrimler (Fransız Devrimi, Amerikan Devrimi), sınırlı iktidarın sağlanması, sınıf mücadelesi (sosyal hakların ve refah devletinin inşası için!) ve başka onlarca mücadele gerekti. Oysa İslam toplumları 19 ve 20. yüzyıllarda “Batı’dan tekniği alalım, sosyolojideki değişimlere gerek yok” ana akımının zararlarını gördü. Bugün, sosyolojik değişim olmadan ekonominin ve siyasetin dönüşmeyeceği artık iyice meydana çıkmış durumdadır. Yöneten ve yönetilen ilişkisi, cinsiyetler arası ilişkiler, ezen ve ezilen ilişkisi (sınıfsal ilişkiler), çevresel meydan okumalar, özgürlük alanındaki inanılmaz genişlemeler gibi alanlarda ilerleme, salt teknikle veya bazı ekonomik reform ve işbirliği (hatta bütünleşme) adımlarıyla olmuyor. 

Bakın adını koymakta yarar var. Bugün tüm gelişmişlik endekslerine göre ‘İslami ülkeler’de ve toplumlarda büyük temel yapısal sorunların varlığı göze çarpmaktadır. Bunlara yokmuş gibi yapmakla hiçbir şey olmaz. İki boksörün maçında hakem kararıyla nakavt olan boksöre altın kemer takmak, maçı izleyen kimseyi (en başta da nakavt olan boksörün kendisini) ikna edemez. Çünkü önemli olan, olan durum neyse onu önce ortaya koymaktır. Hasar tespiti yapmaktır. Ya da tıp metaforu kullanacaksak, önce hastalığa teşhisi koymaktır. Finlandiya İslam toplumu değildir. Kanada Müslüman etiğinden esinlenerek etnik dengeleri kurmadı. Almanya Kur’an’daki sosyal adaleti örnek alarak sosyal piyasa ekonomisi gerçekleştirmedi. Özgürlük ortamını sağlarken, ABD onlarca acı yaşadı, yaşamaya da devam ediyor. Bunları İslam’la ilintilendirme çabası takdire şayan elbette. Umarım mesela kadın erkek eşitliği örneğinde olduğu gibi, o pek beğenilen Batılı ülkelerin düzeyine yaklaşmak için çaba gösterilir. Ama “kadın hakları zaten Kuran’da var!” diyerek kadınları Norveç’teki gibi işgücüne katamazsınız. Hristiyan ülkeler İslami değil. Olmaları da gerekmiyor. Olması gereken, İslami toplumların kendi ülkelerindeki standartları Hristiyan toplumlarının seviyesine yükseltecek değişimleri yapmaları!  

5 YORUMLAR

  1. Değerli Çaman hoca, her zamanki gibi dolu dolu ikna edici bir yazı olmuş, elinize sağlık. Üzerinde uzun uzun konuşulmayı yazılmayı hak eden bir konu. Ama bir yorum kutucuğuna bırakılan notun hacmini aşar. Fakat şunu demeden edemeyeceğim: “İslamiliğe ve Kur’aniliğe ulaşmak için İslam’dan ve Kur’an’dan mı vazgeçilmeli?” Niyetinizin ve kastınızın bu olmadığına şüphem yok ama yazıdan çok rahatlıkla çıkarılabilecek bir sonuç.

    Dediğim gibi üzerine çok konuşulması gereken bir mesele. Fakat şunu hiç anlayamadım:

    ***Bu metinler içinde her dönemde uygulanabilecek genel kaideler olduğu gibi (mesela yalan yere şahitlik yapmamak, öldürmemek vs.), çok daha afakî tavsiyeler (mesela devlet yönetiminde adil olmak, eşitliği gözetmek, düzeni bozmamak vs. gibi) de vardır. Bu olması gerekenler manzumesi, çağdan çağa, nesilden nesle, toplumdan topluma, coğrafyadan coğrafyaya farklılıklar göstermektedir. Bunların bazılarının bugün karşılığı bile olmayabilir.***

    Pardon ama dinî metinlerde yer alan ve “afaki” diye nitelediğiniz tavsiyeler niye afaki olsun? Şöyle mi okunmalı bu: “Hadi canım sen de bunların hepsi olsa iyi olur ama tuzlu su rüyasında olabilecek türden şeyler!”

    Böyle düşünmediğinize inanmak istiyorum.

    İster Batı ister Doğu Kuzey Güney dünyada ‘İslamilik’ görmek isteyenler, (İslamilik güdüsüyle kafa kesenlerden bahsetmiyorum) en başta İslam ve onun ‘afaki emirler, yaklaşımlar içeren kutsal kitabı’ Kur’an böyle emrettiği için böyle istiyor, hayatını ona göre dizayn ediyor, etmeye çalışıyor, kimi zaman kendini tehlikeye atıyor vs.

    Bunlar olmasa ne olacak ki… yaşayacağın 80 sene ömür…ister daha demokratik ister daha otokratik ister daha kapitalist ister sosyalist bir dünyada… nerede yaşarsan yaşa, öl ve git. Niye dertlenesin ki değil mi…

  2. Sanirim temel problem Hiristiyan (Bati) toplumunda oldugu gibi Islam toplumlarinda sivil dusuncenin gelisememis olmasidir. Islam toplumlarinda entellektuel dusunce her daim devletin himayesi ve dolayisiyla kontrolu altinda olagelmistir. Bu himayeci yapidan dolayi sivil dusunce kendi gelisimini tamamlayamamistir. Bu carpik anlayisin olusumunda da devlet otoritesinin bazi Islami referanslarda (hadislerde) kutsaniyor olmasinda, veya oyle yorumlanmis olmasindan haraketle devlet otoritesi dini ve sivil dusunce yapisini her zaman kendi kontrolunde tutmus, zamanin ve sartlarin degisimine uygun olarak yeni yorumlamalara meydan vermemistir. Musluman toplumlar dusunce dunyalarini otoritelerin sansorunden kurtarmadiklari surece bu alanda insanliga faydali bir katki sunamayacaklardir; velev ki yazida referans verilen arastirmalarda olcu olarak alinan Islami referanslarin ideali refere ediyor olsalar bile. Saygilar Mehmet Hocam.

  3. Plato demiştir ki: “İstediğini yapma hâli kölelik hâlidir.” Thomas Hobbes ve akabinde gelen benzer görüşten olan düşünürler günümüzünde kökeni “Libertas” kelimesinden gelen “Liberty” kelimesinin târifini kendi yararcı ferdiyetçi düşünceleri ile merc etmişler ve ortaya yeni bir Hürriyet mefhumu çıkmış bulunuyor. Lâkin, kadîm Yunan, İslâm ve diğer medenîyetlerine göre hürriyet kişinin kendini idâre edebilmesi için ve aşağılık arzularına hâkim olabilmesi için erdem ve meziyet sâhibi olma hali idi. Liberaliyye aslında iktidârların keyfî eylemlerine bir tepki olarak çıkmış olsa da uzun ömürlü olmayan, kişiyi toplumdan bağımsız hayâl eden, yararcı ferdiyetçi bir tutarsız düşüncedir.

  4. Ayrıca kastî bir şekilde kullandığınız kelimeler bile aslında ne kadar da farklı olan dil ve an’anelere karşı olduğunuzu gösteriyor. Diskur ne demek Allâh aşkına? Ya da ahistorik? Konuştuğunuz dil hangi dil? Amacınız şahısları geçmişlerinden gelen mîrastan, dil ve inançlarından koparıp onları nesl-i âtîye olan mes’uliyetlerinden kurtarmak mı?

  5. Mehmet bey, guzel ve seviyeli bir yazi, tesekkurler. Cok onemli tespitler yapmissiniz, meselenin sosyolojik boyutuna dikkat cekmissiniz, cok yerinde. Ancak onemli bir noktayi kacirdiginizi dusunuyorum. Bediuzzaman bu meseleyle alakali mutalaalarinda “musluman sifatlari”na gonderme yapiyor. George Washington Unv yazarlarinin yaklasimi da bu acidan ele alinabilir. Batili ulkeler, rejim kuruculari Islamdan ilham almasalar da (bu tartisilabilir, bazi fikri onderlerinin direk veya dogrudan ilham aldigi argumanlari var) uygulamalari mahiyeti itibariyle “islami sifatlar” dir. Zaten Islamin tezi Islami olanin fitri oldugudur. Dolayisiyla, bu onlari “islami sifatlara” daha cok haiz ulkeler haline getirir. Onlara “islami ulkeler” demek sosyolojik olarak yanlis katiliyorum. Devlet veya rejimin islami olamayacagi, ancak bazi islami prensipleri ciddiye alabilecegi tespiti cok onemli. Yazarlarin dikkat cekme veya baska mulahazalari olabilir, ama onlarin calismalarinin ana motivasyonunun Muslumanlari islami sifatlardan ne kadar uzaklastiklarini ve toplumlari buyuk oranda “gayri Muslim” ulkelerin bu sifatlarla daha cok muvassaf oldugunu ihtar etmeye matuf oldugunu dusunuyorum ki bu acidan basarili bir calisma. Temel hurriyetler, bagimsiz ve adil mahkemeler, yolsuzluk ve kokusmusluk (corruption) oraninin az olmasi, halkin yonetime bir sekilde katilabilmesi, gelir dagiliminin nisbeten dengeli olmasi, bunlarin Islami sifatlar oldugunda suphe yok. Bu kriterlerde gunumuzun musluman cogunluklu ulkelerinin geride oldugunda da suphe yok. Dolayisiyla George Washington calismasinin temel tezinde bir yanlis gormuyorum. Yukarda zikrettigim bazi gozlemlerinizi takdirle birlikte paylasmak istedim. Saglicakla kalin.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin