Hizmet ve üç zor sınav

VEYSEL AYHAN | YORUM

Her insanın davranışlarının temelinde iki seçenek vardır. Bir olay vuku bulduğunda, “Ne yapmalıyım?” diye düşünürken önüne iki alternatif gelir.

Birincisi, “Ben, bana yakışanı yapmalıyım.” der, doğru olanı, mümince olanı yapar. Muhatabı sadece vicdanı ve Allah’tır. Halk umurunda değildir.

İkinci alternatifte ise, “Ben şunu yaparsam falanlar ne der, filanlar ne düşünür? Bu olayın sonuçları ne olur? Düşmanlarım bundan dolayı mutlu mu olur yoksa üzülür mü?” gibi soruların cevaplarını düşünür ve ona göre hareket eder.

Bu kaygılar ise mümince değil siyasi endişelerdir. Kafamda hep bu kaygılar dönüp duruyorsa ben ‘katışıksız’ bir siyaset erbabı olmuşum demektir. Mümin, “Allah bes bâki heves.” der, doğru olanı yapar. Kimin ne dediğini zerre kadar önem vermez.

Herkesin bildiği olay. ‘İfk’ hadisesi. Hz. Ayşe’ye iftira atılır. Yeryüzündeki en iffetli insana yapılmıştır bu. İftira hızlıca yayılır. Sahabelerden bile buna katılan olur.

Efendimiz (sav) Hz. Ayşe’nin iffetinden emin olmasına rağmen, “Hayır, boşverin bu dedikoduları, deli saçmalarını…” demiyor. Zamanın ve vahyin hadiseyi aydınlatmasını bekliyor. Evine gitmesine izin veriyor. “Gitmende bir mahzur yok!” diyor.

Belki bize danışsaydı şöyle derdik: “Ya Resulullah sakın babasının evine gitmesin. Bu yanlış anlaşılır. İftirayı doğruladığımız anlamına gelir. Sonra müşrikler ne der?”

Bu diyeceklerimiz siyasi endişeler olurdu. Efendimiz (sas), doğru olanı yapıp bize örnek bırakıyor.

Hz Ömer, “Fırat’ın kenarında bir koyun kaybolsa, bundan ben sorumluyum!” der. Bir afet geldiğinde, “Yoksa ben adaletsizlik mi ediyorum? Ömer’in hatalarının yüzünden mi?’’ diye düşünür.

Kûfe Valisi Sa’d b. Ebî Vakkâs’ın halka âdil davranmadığı iddiaları Hz. Ömer’e geldiğinde onu valilikten açığa alarak iddiaları soruşturmak için Medine’ye çağırmıştı. Olay soruşturulur, şahitler dinlenir. Sa’d b. Ebî Vakkâs aklanır. Fakat onu yeniden Kûfe’ye vali olarak atamaz. Çünkü halkın ona karşı güveni sarsılmıştır. Bu nedenle ona başka bir görev verir.

Bir fetih sırasında köprü geçilirken komutan bir askeri riske atıp ölümüne sebep olur. Hz. Ömer, komutanı görevden alır. “Benim için bir Müslümanın hayatı senin fethettiğin yerlerden daha önemlidir. Git diyetini ver ve bundan böyle gözüme görünme.” der.

İlk asırlarda gördüğümüz bu olaylar sonraları nadir hale gelir. Günümüze geldiğimizde kendini müslüman olarak öne sürenlerde tamamen ortadan kalkar.

Soma faciasında 301 madenci ölmüştü. Suç, bakanlığın denetim eksikliği ve tedbirsizliği olmasına rağmen bakan ve genel müdürler görevine devam etti.

Çorlu’da tren faciası oldu. 25 kişi öldü. Facianın nedeni altyapı eksiklikleri ve bakım yetersizliği olmasına rağmen ne TCDD genel müdürü ne de ulaştırma bakanı istifa etti.

Kartalkaya’da daha birkaç ay önce bir otel yandı, 78 insan hayatını kaybetti. Hiç kimse  sorumluluğu üzerine almadı. İstifa eden olmadı.

Böyle onlarca örnek sayabilirsiniz…

Bu davranışların ardındaki ilkel kafa neydi?

“İstifa ederlerse iktidarın beceriksizliği olarak tescil edilir. Siyasi olarak zayıflarız. Kötü görünürüz. Muhaliflerimiz sevinir. Surda gedik açılır…”

HİZMET’İN İLK SINAVI

Hocaefendi’nin irtihali sonrası ilk 6 ayı geride bıraktık. Geriye baktığımızda lidersiz bir hareket tabii ki çok zordu. Beklenen, psikolojik olarak az da olsa dağılma ve gevşeme idi. Bilakis hiç tahmin edilmeyen bir şey oldu. Herkes daha da toparlandı. Kırgınlık ve küskünlüklerle kenara çekilenler tekrar bünyeye döndü.

Hocaefendi’nin kurup oturmasını beklediği sistem beklenenden çok daha iyi işledi. Vasiyet ettiği süreç kusursuz çalıştı. 12 kişilik heyet vakti geldiğinde demokratik bir şekilde seçimini yaptı. Kendi içlerinden iki kişiyi bu seçimle kenara aldı. Daha çok oy alan yeni ve genç iki isme görev verdi.

Bu, sistemin işlerliği açısından ilk ve önemli sınavdı. Hiç bir kırgınlık yaşanmadan problemsizce aşıldı ve sonrası için de yapılması kolaylaşmış bir rutin oldu.

İKINCİ SINAV

İkinci sınav bir problem çıktığında, bir iddia ortaya atıldığında nasıl bir tavır alınacağı ile ilgili.

Eskiden beri Batı ülkelerine şu konuda imrenirdik; mesela bir köyde köprü yıkılırdı. O ülkenin ulaştırma bakanı istifa ederdi. Bir asker intihar ederdi. Genelkurmay başkanı istifa ederdi.

Çoğu zaman o idarecilerin bu skandallarla direkt bir ilişkisi yoktu ama istifa ediyorlardı.

Neden istifa ediyorlardı?

“Yargı sürecinin bakanlık görevini gölgelemesini istemem.”

“Artık görevimi etkili şekilde sürdüremem.”

“Toplumun devlete olan güvenini zedelendiği için.”

Bunlar mümince gerekçeler, altın örnekler.

Hizmet’te de -ne kadar sevinsek azdır- benzer refleksler gördük.

Bir vasiyetin ibrazıyla ilgili ihmal veya unutma veya hangi gerekçe ise bundan dolayı güven duygularının zedelendiğinde iki heyet üyesi onurlu bir davranış gösterip kamuoyu önünde özür diledi. Hizmet’in yıpranmaması için o vazifelerinden feragat edip istifa ettiler.

Bu tavır Hizmet Hareketi’nin geleceği açısından çok önemli. İstifa etmek, bir yenilgi veya kaybetmişlik değil. Bilakis Hizmet’in onur ve izzetini koruma gayretidir.

“Madem ki benim yüzümden Hizmet yıpranıyor veya Hizmet gönüllülerinin nezdinde güvenilirlik yara alıyor veya yara alabilir, Hizmet’in izzeti her türlü nefsi duygumun üstündedir.” demeyi başarabilmektir.

Şunu da diyebilirlerdi. “Biz yanlış yapmadık. Falanın hatası! Filanları dedikodusunu niye ciddiye alalım? Özür dilersek falanlar sevinir…”

Böyle deyip siyasi davranmadılar. Bu nefsi tuzaklara düşmedikleri için her türlü takdir ve tebcili hak ediyorlar. Hizmet’in kaderini bu tür fedakarlıklar belirleyecektir.

Koltuğa yapışma, her türlü hatayı başkalarına atfetme değil. Her kusuru Hz. Ömer gibi kendinden bilmek, onurluca kenara çekilebilmek.

Bir başka endişe Hocaefendi’nin kitapları ve bunların Hocaefendi’nin müsterih olacağı bir  usul ile neşriyata devam etmesi idi. Hocaefendi’nin o işi, bildiğim en emin ve en müstağni insanlardan birinin uhdesindeki bir heyete vermiş olduğunu öğrendim, sevindim.

Bu da bence çok önemli.

ÜÇÜNCÜ SINAV

Hizmetin üçüncü sınavı hangi hayati vazifeyi yapıyor olursak olalım görev süremizin belli olması. Bu kaç yıl olur? Maksimum 4 yıl mı? 6 yıl mı? Bilmiyorum. Bununla ilgili tüzük ve kurallar belirlenmeli. Hizmet’te çok uzun yıllar sürmüş görevlerde belli bir zaman sonra yorulma, belli bir zümreyle sınırlı çalışma usulü gibi komplikasyonlar çıkabilmiş.

Bunlardan ders alırsak o işi yapacak en liyakatli insan biz bile olsak bir zaman sonra kenara çekilmemiz Hizmet’e en büyük vefamız olacaktır. “Ama benden başka kim yapabilir ki? Mecburen yapıyorum. Bu işi başkası nasıl yapsın?” gibi düşünceler şuuraltımda dolaşıyorsa zaten ayrılma vaktim çoktan gelmiş hatta geçiyordur.

“ABİLER”

Sosyal medyada amansızca hücum edilen, akla hayale gelmeyen kirli sözlerle tahkir edilen abiler var. Adı geçenlerin hemen hepsiyle aynı çatı altında uzun yıllar bulundum. Onlara yöneticilik kusuru atfedebilirsiniz, insani kusurları olduğunu söyleyebilirsiniz. Ama kesinlikle hiçbirine “hırsızlık, zimmetine para geçirme, iffetsizlik…” gibi deni fiiller atfedemezsiniz.

Hepsine bu konuda kendimden daha fazla güvenir, şahitlik edebilirim. Hiçbiri Hizmet’in tek kuruşuna tenezzül etmez.

Bu tür iftiraların şöyle bir kaderi faturası olur; nasıl ki ben ehli iman birine küfür isnad etsem bu isnad havada kalmaz, dönüp alnıma yapışır. Öyle de “hırsız ve emsali” itham eğer muhataplarım öyle değilse dönüp ya benim veya çocuklarımın alnına yapışır.

İtham ettiğim suçlar ve umduğum kelepçe havada kalmaz. Döner beni veya ailemi bulur.

HİZMETİN GELECEĞİ

Hocaefendi’den sonra fark etmemiz gereken en önemli konu Hizmet’in yerelleşmesi. Hizmet kalemleri belli. Emri bi’l ma’ruf, nehyi ani’l münker, eğitim, insanî yardım, dünya barışı için vazgeçilmez olduğu her geçen gün ortaya çıkan diyalog hizmetleri. Bunlara yeni bir kalem eklenmeyecek.

Bir başka coğrafyadan liderin veya liderlerin yeni hedefler gösterdiği, istikamet değiştirttiği bir Hizmet söz konusu değil. O nedenle “yok karar alıcılar, yok falanlar, yok filanlar” diye bahane üretmek beyhude. Eğer bir insan yukarıdaki kalemlerden birinde hizmet etmek istiyorsa, elinden tutan yok. Bir başka kıtadaki bir başka heyetin, “Hayır sen hizmet edemezsin!” deme keyfiliği söz konusu değil.

Bu hizmet atmosferini beğenmeyebilirim. Bireysel olarak da hizmet edebilirim. Bu benim tercihim. Kim ne diyebilir?

Ama bir takımın oyuncusu olmak istiyorsam, bir orkestranın enstrümanı olarak hizmet etmeyi düşünüyorsam, daha iyi hizmet edilebilecek bir başka cemaat veya çevrenin var olduğunu düşünmüyorum.

Bilen varsa söyleyebilir. Yani gidecek bir yer de yok. Şu çevremde gördüğüm emin insanlar gibi insanların bulunduğu bir sosyal ortam, bir menfaat ilişkisi olmadan her hafta toplanıp kitap okuyan, Allah’ı anan, ‘Bu hafta neler yapabiliriz’ diye kafa yoran birilerinin olduğu başka bir camia varsa beraberce gidelim, kendimizi ve çocuklarımızı onlara emanet edelim.

Hizmet’in prototipi namazdır. Ben eğer bulunduğum yerel camide (şehir-belde) namaz kılıyorsam bir başka coğrafyadaki imamın veya cemaatin kusuru benim namazımı bozmaz.

Benim namazımı benden başkası bozamaz. Bu, yerelde ‘yanlış bulduğum bir kıraata’ kibarca “sübhanAllah” dememi engellemez. Ama benim derdim namaz değilse, gözüm; kıblesi yamuk cami, sehvi olan imam arar. Ki kendi namazsızlığına bahane bulsun.

12 YORUMLAR

  1. vasiyet ile ilgili açıklamayı en basta yapsalar daha iyi olurdu, sonra bir noktada mecbur kaldılar. sahabe döneminden verdiğiniz örneklerden cikan sonuca göre, bu kişilerin, hizmet ile ilgili bütün,ozellikle idari vazifelerden çekilmesi gerekir di.

  2. Isin ozetini son paragrafta ozetlemissiniz degerli hocam. ARO.

    Hizmet’in prototipi namazdır. Ben eğer bulunduğum yerel camide (şehir-belde) namaz kılıyorsam bir başka coğrafyadaki imamın veya cemaatin kusuru benim namazımı bozmaz.

    Benim namazımı benden başkası bozamaz. Bu, yerelde ‘yanlış bulduğum bir kıraata’ kibarca “sübhanAllah” dememi engellemez. Ama benim derdim namaz değilse, gözüm; kıblesi yamuk cami, sehvi olan imam arar. Ki kendi namazsızlığına bahane bulsun.

  3. Kıraatı yanlış olan imam siz subhanallah dedikten sonra da yanlışını düzeltmeyip bildiği gibi okumaya devam ediyorsa ne olacak? Yanlış okuyanın arkasında durmaya devam mı edeceksiniz?

    • Kiraati yanlis okuyan imam lokal bir imam. Egen sen o lokalde yasiyarsan imami usulunce uyarirsin, cemaat de ayni kanaatteyse zaten imam yanlita direnemez; o lokalde yasamiyorsan zaten senin namazini etkilemez.

  4. Ayrıca başkasının namazı benim namazımı bozmaz ama imamın namazı cemaatin namazını bozar! Teklifim şudur ki HE sonrası kimsenin imamligina gerek yok, Heyet İmam değil müezzin olmalı, temsili bir konuma geçip tabiri caizse bir bayrak, bir sancak gibi değerleri temsil etmeli sadece. Bütün icrai görevlerini yerel hizmet oluşumlarına devretmeli. Sadece coğrafi yerellik değil, hizmet etme metodlariyla ilgili yerellesmeninde onu acilmali. Boylece bütün icrai sorumlulukta yerellesir, herkes kendi namazından mesul olur! Kavgaların ve ayrismalarin onu en baştan alınmış olur. Yoksa bu kadar farklılıklar taşıyan bir yığın ülkeye dagilmsin insanlari herhangi bir heyet temsilde edemez. Ister istemez ayrismalar yasanacak ve yaşanıyor. Heyet HE nin manevi mirasını temsil eden bir manevi şemsiye olmalı en güzel çözüm bu bence.

  5. Veysel Bey,

    Sağı solu bilmiyorum ama bildiğim bir şey var: Sohbetten önceki BEN ile sohbetten sonraki BEN aynı değil. Her defasında, istisnasız bir ruh genişlemesi, bir ferahlık yaşıyorum. Eve döndüğümde eşim bile, “Sende bir enerji var,” diyor. Elbette, çay, tatlı ve sosyalleşmenin psikolojiye iyi geldiğinin farkındayım. Ancak kastettiğim sadece bunları yapmak için gittiğim ortamlardan dönerken hissettiğimden çok daha farklı bir huzur hali. Yani, Sohbet-i Canan sadece sözle değil, yanında sekinesini, hediyesini de getiriyor. Bunu bizzat yaşayarak görüyorum. Öyle ki, başkasının yorumuna ihtiyaç duymayacak kadar net ve derinden hissediyorum. Hakk’al-Yakîn mertebesi dedikleri bu olsa gerek.

    Bir başka ruhsal deneyimim ise, sohbetin namazla birleştiği anlarda yaşanıyor. Tesbih namazı, teravih gibi ibadetlerle desteklenen sohbetler bambaşka bir huzur ve hatta neşe veriyor. Bu his, eskiden beri vardı ama son zamanlarda fark çok daha belirgin hale geldi. Artık sohbetin ÖNCESİ ve SONRASI arasındaki farkı çok daha net görüyorum.

    Benim nazarımda hizmet, bu yönüyle bir çeşit ruhsal arınma ve huzur bulma mekânı. Ama sadece huzur değil mesele. Deneyimlerimden şunu da fark ettim: Sohbetlere birkaç hafta gidemedikten sonra tekrar katıldığımda yalnızca ruhsal değil, zihinsel olarak da yenilenmiş oluyorum. Düşünce tarzım, olaylara bakışım değişiyor. Daha pozitif, yapıcı ve sabırlı bir hâl geliyor üzerime. Bu yönüyle bakıldığında, hizmet ortamları çok yönlü birer terapi merkezi gibi adeta.

    Ve sırf bu yönü bile, Sohbet-i Canan ortamlarının farklı organizasyon hedefleriyle yeniden şekillendirilmesi gerektiğini gösteriyor. Bu bir ihtiyaç. Ve ben bu ihtiyacın adını koyuyorum: Bu bir HİZMET’tir. Hem kalbimle hem aklımla böyle hissediyorum.

    Benim gözümde bir hizmetin performans kriteri de bu: İnsan ruhuna ferahlık, zihnine berraklık kazandırması… Ve biliyorum ki bu hissi tadan biri, o ortama yeniden gelecektir.

    Tüm bunları neden anlattım? Çünkü artık “ayarı bozulmuş” bir çağda yaşıyoruz. Ve bu duyguları hâlâ hissedebiliyor olmak, benim için gerçek bir lütuf. Bu nedenle, bu güzel ortamların oluşmasına vesile olan hizmet organizasyonuna gönülden bir minnet duyuyorum. Bin şükür bu güzel nimet için.

  6. Sevgili Veysel Bey,
    Ne hoş yazmışsınız. Hepsine aynen katılıyorum. Sanırım bu yazıyı daha çok idarecilerin okuması gerekiyor. Zira genelleyemeyiz ama bazıları her şeyi kontrol etmeye, sizin tabirinizle kendi imametleri dışında namaz kılınmamasına, Hizmet denilen her şeyin onlara bağlı olmasına gayret ediyorlar. Bu da hem kendi enerjilerini gereksiz yere harcatıyor, hem de Hizmet gönüllülerinin bir çoğunun kenara çekilmesine sebep oluyor.
    Korkarım bu problemi yerelleşme gerçekten hayata geçmeden çözemeyeceğiz. Yani artık her belde kendi mütevellisi ile kendi yöneticilerini belirleyebilirse ve Hizmetin Merkez Heyeti manevi önderlik düzeyinde olursa çok daha verimli bir döneme geçeriz. Allah hepimize basiret lütfetsin.

  7. Veysel hocam, her zamanki gibi, köşe taşlarını yerine oturtmuş.
    Yukarıdaki yorumları okurken de şu duyguya kapıldım bir kez daha: ‘Ne güzel insanlar arasındayım ben böyle (bana bu lütf ile ihsan nedendir), Rabbim bu yoldan beni de, ehlimi de ayırmasın!’
    Görünen o ki, tüm arkadaşlar, dostlar, yarenler bu yola gönülden bağlı ve daha iyi olmasını arzu ediyorlar can-ü gönülden. Kalpler bu şekilde birlikte attıkça, bu yöndeki dualar külliyet kesbettikçe, Allah (C.C.) da buna uygun karşılığı verecektir mutlaka.
    Heyet ile ilgili tartışmaların olması -bu dünya hayatındaki herşey gibi- çok doğal. Üslup kaçırılmadığı, eleştiriler yapıcı olduğu müddetçe de mutlaka faydalar barındırıyor (‘ümmetin ihtilafı rahmettir’). Bu bağlamda, hayatımı yurt dışında sürdürdüğüm 6 yılı aşkın süre boyunca bu ‘yerelleşme’ kavramı ile çokça karşılaştım ve makul da karşıladım. Buna ilave edilmesi gereken bir diğer nokta ise alabildiğine ‘şeffaflaşma’ olmalı; hem kişiler ve görevler yönünden, hem de mali yönetim açısından. Görevler ve görev tanımları net ve erişime açık olmalı. Müstear isim kullanımına, kriptolu mesajlaşma programı kullanımına kesin olarak son verilmeli. Kısacası, illegal birşeyler yapıyormuş, umumdan birşeyler saklanıyormuş imajı veren ve verebilecek her türlü uygulama ve davranış profilinden hızla uzaklaşılmalı. Ancak bu şekilde tüm dünya ile kucaklaşma mümkün olabileceğin kanaatindeyim.
    Heyet konusuna gelirsek; bunun bir ‘yönetim heyeti’ değil, daha ziyade bir ‘istişare heyeti’ olacak şekilde yapılanması en doğrusu olacaktır. Yerel idarelere her daim kapısı açık olan ve konuları da yine şeffaflık ve açıklıp prensiplerine sadık olarak ele alan, tecrübe ve fikirleri ile yön veren bir yapıya her zaman ihtiyaç vardır zira.
    Veysel Bey’in yazısının bir yerinde ise şu ifade geçiyor: “12 kişilik heyet vakti geldiğinde demokratik bir şekilde seçimini yaptı. Kendi içlerinden iki kişiyi bu seçimle kenara aldı. Daha çok oy alan yeni ve genç iki isme görev verdi.” Bilemiyorum, belki benim takipteki kusurumdandır. Ama böyle bir seçim yapıldığı mevzu tam olarak nerede, hangi yayın organında tüm cemaate ulaşacak şekilde ilan edildi veya bilgilendirme yapıldı? Seçim kriterleri nedir? Seçim yapmaya kimler haizdir? Bir dahaki seçim veya görev değişikliği zamanı ne zamadır? Takvim nasıl işlemektedir? Tüm bu konularda, yukarıda vurgu yaptığım şeffaflık ve açıklık bakımından halen alıncak yol olduğu düşüncesindeyim.
    Selam ve muhabbetle…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin