Dua ve işaret: İnsanın hakikat arayışı!

AHMET KURUCAN | YORUM

Amerika ve Avrupa’da yaşayan ve Hıristiyan arkadaşları olan bazı gençlerimizden bazıları bana dedi ki: “Hıristiyanlar bazen Hz. İsa’dan bir işaret istediklerini, yaşadıkları bazı olaylar ve tecrübeler neticesinde bu işaretleri aldıklarını söylüyorlar. Biz Müslümanlar olarak Allah’ın tek ilah olduğuna ve Hz. İsa’nın da O’nun peygamberlerinden biri olduğuna inanıyoruz. Bu durumda, yaşanan bu tür hadiseleri ve işaret iddialarını nasıl değerlendirmeliyiz? Bunlar gerçekten Hz. İsa ile bağlantılı işaretler midir?”

Bu bağlamda söyleyeceğim ilk husus; bu ve benzeri türden meselelerde acele hüküm vermemek, hem imanî hem de ilmî açıdan en sağlıklı yaklaşımdır. İnsanlık tarihi boyunca farklı dinlere mensup insanlar, zor zamanlarında dua etmiş, manevî yardım talebinde bulunmuş ve sonrasında yaşadıkları bazı hadiseleri ilahî bir işaret veya yardım olarak yorumlamışlardır.

Bu durum sadece Hıristiyanlara da mahsus değildir. Müslümanlar arasında da, Yahudiler arasında da, hatta başka din ve inanç mensupları arasında da benzer tecrübelerden söz edilir.

Hemen her Müslümanın bildiği gibi Kur’ân-ı Kerîm’e göre kainattaki her şeyin gerçek sahibi Allah’tır. O’nun ilmi, kudreti ve iradesi olmaksızın yeryüzünde bir yaprak bile kımıldamaz. Dolayısıyla sebepler dünyasında gördüğümüz her türlü yardım, lütuf, ikram ve inayet O’ndan gelir.

Allah’ın mümin-kâfır ayrımı yapmaksızın bütün insanlara rızık verdiği, sıkıntı anlarında kendisine yönelenlerin dualarına cevap verdiği Kur’an’da sık sık ifade edilir. Bir tane örnek vereyim: “Darda kalanın duasına cevap veren, sıkıntısını gideren kimdir?” (Neml 27/62)

Bu ayette “darda kalan” diye ifade edilen kişinin imanı söz konusu edilmemiştir. Onun için bir Hıristiyanın samimiyetle yaptığı dua neticesinde bir kolaylıkla karşılaşması veya beklemediği bir yardım görmesi, Allah’ın rahmet ve lütfunun bir tecellisi olarak değerlendirilmelidir. 

İkincisi; harikulade sayılabilecek bir olayın gerçekleşmiş olması ile o olayın yorumlanış biçimi aynı şey değildir. Hadise gerçek olabilir; fakat hadisenin anlamlandırılması kişiden kişiye değişebilir. Bir Hıristiyan, yaşadığı olumlu bir gelişmeyi Hz. İsa’nın kendisine özel müdahalesi olarak yorumlayabilir. Bir Müslüman ise aynı olayı Allah’ın doğrudan lütfü ve inayeti olarak değerlendirir. Burada olay ile olayın teolojik yorumu birbirinden ayrılmalıdır.

Bizim inancımıza göre peygamberler Allah’ın seçkin kullarıdır; ancak ilahlık vasfına sahip değildirler. Onlar Allah’ın izni ve iradesi dışında herhangi bir tasarrufta bulunamazlar. Hz. İsa da diğer peygamberler gibi Allah’ın kulu ve resulüdür. Kur’ân’ın açık beyanına göre yaptığı bütün mucizeleri “Allah’ın izniyle” gerçekleştirmiştir. Bu sebeple bir Müslüman, herhangi bir olayın Hz. İsa’nın bağımsız gücüyle meydana geldiğini kabul etmez. Eğer ortada ilahî bir yardım varsa, bunun gerçek faili Allah’tır.

Üçüncü olarak bu noktada insan psikolojisinin işleyişini de göz ardı etmemek gerekir. Modern psikoloji ve din psikolojisi alanındaki çalışmalar göstermektedir ki insanlar, inandıkları değerler çerçevesinde yaşadıkları olaylara anlam yüklerler. Bir kişi bir işaret bekliyorsa, gerçekleşen hadiseler arasında kendi beklentisini doğrulayan unsurları daha kolay fark eder. Buna bugün psikolojide “doğrulama eğilimi” denilmektedir. Bu sebeple bazı tecrübelerin gerçekten ilahî bir ikram mı, psikolojik bir yorum mu yoksa tabii sebeplerin doğal sonucu mu olduğunu kesin olarak belirlemek çoğu zaman mümkün değildir.

Dördüncüsü; İslam geleneğinde salih rüyalar, ilhamlar ve bazı manevî sezgiler bütünüyle reddedilmemiştir. Fakat bunların hiçbirisi dinî hakikatin ölçüsü kabul edilmemiştir. Bir kişinin yaşadığı olağanüstü bir tecrübe, öncelikle kendisini ilgilendirir; başkaları için bağlayıcı bir delil teşkil etmez. Nitekim büyük İslam âlimleri, keşif, keramet, rüya ve ilham gibi şahsî tecrübelerin Kur’ân ve sahih sünnetin önüne geçirilmesini doğru bulmamışlardır.

Bu açıdan bakıldığında, bir Hıristiyanın da “İsa’dan işaret istedim ve aldım” şeklindeki ifadesine peşinen yalan demek doğru değildir. Yukarıda söylediğimiz gibi gerçekten samimi bir dua etmiş, Allah da ona bir çıkış yolu göstermiş olabilir. Fakat aynı şekilde bu tecrübeyi Hıristiyanlığın bütün inanç esaslarının doğruluğuna kesin delil saymak da isabetli değildir. Çünkü tarih boyunca birbirinden farklı ve hatta birbirine zıt inanç sistemlerine mensup insanlar da benzer tecrübeler yaşadıklarını söylemişlerdir. Eğer bu tür tecrübeler tek başına hakikatin ölçüsü olsaydı, birbirine zıt bütün dinlerin aynı anda doğru kabul edilmesi gerekirdi ki bu mantıken mümkün değildir.

Sonuç olarak Müslüman, bu tür hadiseleri ne küçümser ne de mutlak delil kabul eder. Allah’ın rahmetinin bütün insanları kuşattığını, samimi yönelişlere farklı şekillerde karşılık verebileceğini kabul eder. Ancak nihai ölçüyü şahsî tecrübelerde değil, vahiyde arar. Bir olayın meydana gelmiş olması, o olay hakkında yapılan yorumun da doğru olduğu anlamına gelmez. Bizim açımızdan önemli olan, bütün yardım ve inayetin Allah’tan geldiğine inanmak; peygamberleri ise Allah’ın seçkin kulları ve elçileri olarak görmektir. Bu sebeple böyle iddialar karşısında dengeli bir yaklaşım benimsemek, hem Kur’ân’ın ruhuna hem de sağlıklı din anlayışına daha uygundur.

 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin