Hind nefreti!

YORUM | M. NEDİM HAZAR

Tarih okuması yaptığınızda, kültürü, coğrafyası, inancı ve zamanı ne olursa olsun; bir toplumun akıl almaz nefret ile birbirini kırdığı tabloları anlamak epey güçtür. Klasik argümandır; “dönemin şartları içinde değerlendirmek lazım” diye.

Dönemin şartlarının bir toplumu önce nasıl ortadan çatlattığını, sonra bu çatlaktan kerameti kendinden menkul karakterlerin nasıl derin uçurumlar oluşturduğunu görebilmek içinse galiba benzer süreçler yaşamak gerekiyormuş.

Ağızlarından adaleti, imanı, inancı düşürmeyenlerin geldikleri noktada, ne tür bir savrulma ile gözlerini kararttığını görmek ise şüphesiz korkutucu.

Bu ülkede iktidara yaranmak isteyen medyacı kılıklı şaklabanlar baro başkanlarının ölümüne sebep oldular dostlar. Öyle bir nefret tohumu saçtılar ki dört yana, evladı katledilen anne yuhalatıldı seçim meydanlarında, cinayete kurban giden hukukçuların eşleri tehdit edildi acısı taze iken.

Bir kadın siyasetçi çıkıp “Ülkeyi zor duruma düşürmek için talimatla hamile kalıyorlar” diyebilecek kadar insanlıktan çıkmışsa ve bu durum ‘Bir dakika neler oluyor bize?’ sorusunu sordurmuyorsa, öfke ve nefret toplumun genel karakterini zehirlemeye başlamasını tamamlamış, artık hakim renk olmuş demektir.

Menfur bir saldırı neticesinde öldürülen insanın eşine “sıra sana da gelecek” diye tehditler savurmak, ülkenin üzerindeki epeydir solgun şekilde duran güneşin de artık tamamen batmaya yakın olduğunu gösteriyor. Bu sebeple koyu gölgelerin boyu uzadıkça uzuyor sanırım.

Romalı meşhur şair Vergilius, “Eşek arısı, açtığı yarada can verir.” diyor. Anlatılmak istenen, öfkenin ele geçirildiği ruhların düşmanın canını yakma adına kendi canından olma kaygısının bile unutulmasıdır. Pahası ne olursa olsun, nefretle vızıldayarak dolaşır düşmanının etrafında eşek arısı. Öylesine bir yaralama ve yok etme güdüsüdür ki, bir süre sonra kendi zehri ölümüne sebep olur nefret sahibinin.

Her akşam TV ekranında kendilerine muhalif olan ne varsa onun ipini çeken, yorulmaksızın hain ve düşman üreten, birilerinin ekmeğiyle oynamayı vatanseverlik ve kahramanlık olarak görenler başköşeyi tutmuşsa, Vergilius’un tasvir ettiği çağ başlamış demektir. Zehirlemeyi ve yok etmeyi hayatın tek gayesi haline getirenlerin bırakınız bir medeniyet inşa etmesini, hazırladıklarının aslında kendi sonları olduğunu söylemek de bir yönüyle anlamsızdır. Zira öfkeyle beslenen nefret pek çok hissiyat gibi, iz’an ve vicdanı çoktan yürürlükten kaldırmıştır artık.

Aklıma hep Hind bin Utbe gelir böylesi manzaralarda.

Hatırlarsınız…

Ebû Süfyân’ın hanımı ve Hazreti Mu’âviye’nin annesi olan Hind b. Utbe’yi.

Bedir’de babası Utbe bin Rebia’yı kaybetmiştir. Savaşın gerekçesi ve haklı/haksızlık umurunda bile değildir Hind’in. Kocası Ebu Süfyan’ı bile korkaklık ve fırsatçılıkla suçlar. İntikam ateşiyle yanıp tutuşurken Hz. Vahşi’ye gider. Hz. Hamza efendimizin öldürülmesi karşılığında özgürlük ve zenginlik vaat eder.

Gözünü bürüyen intikam hissi, o kadar kuşatmıştır ki, canını almak yeterli olmayacaktır düşmanının. Ölü bedenin göğsünü yarıp ciğerini çıkarıp çiğnemek bile yatıştırmaz nefretini.

Hind’in nefretiyle kuşatıldık adeta. Hasım olarak gördüklerimizi yok etmek yeterli bile gelmiyor. Atılan tekmeler, vurulan darbeler, entrikalar, iftiralar yeterli olmuyor adeta. Göğsünü yarıp kalbini, ciğerini çiğnemek istiyor nefret ile kuşananlar.

Diyojen, öfkeyi bir meyhaneye benzetir. Ona göre görünmemek için ne kadar arkalara gidersen, meyhanenin o kadar içine girmişsindir. Ve çıkışın o kadar zor olur.

Nefret ile vızıldıyor insanların içlerindeki eşek arıları. Açtıkları yaranın dehşetini görmek bir yana, daha da derinlerine girmek için kendi sonlarını umursamadan yükleniyorlar sürekli. Uzayan gölgeye, kararan gökyüzüne bakacak halleri de yok ne yazık ki!

Samimi ikazlar da ihanet gibi geliyor böylesi anlarda.

Eskiden “Allah bu milletin akıbetini hayreylesin” diye dua ederdim ama inanır mısınız artık içimden bu bile gelmiyor!

2 YORUMLAR

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin