SALİH HOŞOGLU | YORUM
Dostlarımdan eleştiriler alıyorum; yazılarım çok ciddi ve ağır içerikler taşıyormuş. O nedenle bugün daha neşeli bir yazı yazmaya çalışacağım.
Geçen iki yazıda laik mahallenin Türkiye gerçeklerine ne kadar uzak ve irrasyonel bir yaklaşım içerisinde olduğunu irdelemeye çalıştım. Bunun bir örneği olarak İstanbul’daki bir miting sonrası yaşanan tatsız bir yumruklama olayından yeni bir ‘Hasan Tahsin’ yahut bir ‘Kubilay’ çıkarma gayretlerine işaret etmiştim.
Bu gayretlerin absürtlüğü çok açıktı ama koca koca yazar-çizerlerin, siyasetçilerin başka bir mitingdeki pankartın görselini paylaşıp, göz göre göre yalan söyleyerek, bir Hilafet tartışması çıkarma teşebbüslerine şahit olduk. Yani laik elitler başkalarını dürüst olmamakla suçlarken kendileri sütten çıkmış ak kaşık değiller.
‘Laik kesim’ denilince akla tek fikir etrafında birleşmiş bir topluluk gelebilir ama gerçekte öyle değil. Türkiye’de ‘laik mahalle’ yahut ‘laik kesim’ diye adlandırılan ve seçimlerde CHP’ye oy verdiği varsayılan bu topluluk aslında çok heterojen ve karmaşık bir yapıya sahiptir. İçlerinde Kemalistler, jakobenler, su katılmamış kafatasçı Türkçüler, Nazi hayranları, Marksistler, sosyal demokratlar, liberal aydınlar, dine saygılı laikler, hatta muhafazakârlar gibi çok farklı kişiler/gruplar var.
Ancak mahallede sesi en çok çıkan ve kitleyi yönlendiren bazı siyasetçi ve aydınlar (bunlardan bazılarının aydınlığı tartışılır ama) özellikle laik mahalleyi gerçeklikten koparma misyonunu üstlenmektedirler.
Bu siyasetçilerin prototiplerinden birisi birkaç yıl önce ölen Deniz Baykal’dı. Parlak bir genç akademisyen iken girdiği siyasette hep laiklik üzerinden yeni kavgaların ateşlenmesine sebep oldu. Beklenmedik zamanlarda yaptığı hamlelerle siyaseti karıştırdı ve laik mahalleyi sıkıntıya sokmasıyla ün yaptı.
Özellikle Türkiye’nin olağanüstü durumlara taşınmasında hep kritik roller oynadı. Siyasette etkili bir şekilde bulunduğu sürede (ki elli yılı aşkın bir zamandır) daima çelişkilerle anıldı. Bizde ölenlerin arkasından olumsuzlukları konuşulmaz ancak tarihi olayların doğru analizi de bir gerekliliktir. Eski dönemdeki faaliyetleri bir yana sadece 28 Şubat döneminde ve 2002-2010 arasındaki demokrasiye ayar verme gayretlerinde açık bir şekilde rol aldı.
Bu dönemlerde darbeci askerlerin yolunu açacak girişimleri çok bariz ve rahatsız ediciydi ama kendi mahallesinden ciddi bir tepki almadı. Bu durum bile laiklerin ne kadar yanlış kişilerin peşine düştüğünü göstermeye yeter de artar. 2007’deki 367 rezaletindeki rolü ve hâlâ askerler ve yüksek yargı üzerinden ülkeyi yönlendirmeye çalışması, Türkiye’nin değişen sosyolojisini okuyamaması yahut okumak istememesi, bunları tipik örnekleridir. Onun ve müttefiklerinin bu anti-demokratik çabaları dindar kitlelerin Erdoğan’a kopmaz bağlarla bağlanmasına yol açtı ve sonraki yıllarda demokrasi liginden düşüşümüze neden oldu.
Akademiden bir prototiple devam edelim. Uzun zamandır Türkiye’de din ve dine ait meseleleri magazinleştirme gayreti büyük başarı kazandı. Özellikle İslamcılık iddiasındaki bir iktidar zamanında televizyon kanallarında ve sosyal medyada, güya bir kısım bilimsel adlar altında, dini aşağılayan ve hatta Allah’ı inkâr eden tek taraflı, akla ziyan programlar bir moda haline geldi. Bu dönemde öne çıkan figürlerden biri de aslında bir jeolog olan Prof. Celal Şengör oldu.
Kendisi ateistliğini saklamayan birisi ve bunu her ortamda rahatça ifade edebiliyor. Bugüne kadar da İslamcı iktidar tarafından herhangi bir dışlamaya maruz kalmadı. Demokrasiye de müthiş bir hayranlığı var! Ama sadece kendisi ve kendisi gibi düşünenler için bu demokratik hakları istiyor.
Kendisi başörtülü bir kız öğrenciye ders anlatmak istemediğini de açıkça beyan ediyor. Bu da bir şey mi, Güneydoğu’da bir kısım askerlerin köylülere pislik yedirmesini bile meşrulaştırabilen birisi. Askeri darbeleri ve darbeci generalleri kutsadığını da saklamıyor. Gazete haberi şöyle: “Jeoloji profesörü Celal Şengör, “Kenan Evren’in yaptığı her şeyi istisnasız onaylıyorum, insanlara dışkı yedirmek işkence değil” sözleriyle tepkilerin hedefi oldu.”
İnsanlara zorla pislik yedirmenin (herhalde isteyerek kimse yemez, belki kendisi müstesnadır) bir işkence olmadığını ve pislik yemenin de bir zarar vermeyeceğini televizyonlarda söyleyecek kadar cesur ve özgüvenli birisine nasıl hayran olmazsınız!
Böyle olağanüstü cesur ve birikimli birisi tabii ki her konuda konuşacaktır. Nitekim kendisi felsefeden girip tarihten çıkarak her alanda otoritesini konuşturuyor! Hem bir evrim uzmanı, hem Osmanlı Tarihi konusunda otorite! Laf aramızda, benim beklentim güzellik yarışmalarında da, Altın Portakal’da da jürilere dahil edilmesi yönünde ama henüz bunun gerçekleştiğini duymadım.
Karşımızdaki bu büyük ahlaki(!) yaklaşımı görüyorsunuz değil mi? İnsanlara pislik yedirilmesini meşrulaştıran bu yaklaşımla başka türlü insan hakları ihlallerine çözümler üretemezler mi? Elbette üretirler. Bu yaklaşımla cinsel saldırı ve tecavüz de bir işkence olmaktan çıkabilir. Ne de olsa pislik yedirilen bunu tabii karşılayacaksa (çünkü gaita doğal bir şey imiş, açıklaması böyle) aynı mantık niçin tecavüze uğrayan için geçerli olmasın?
Deniz Baykal’ın kaset rezaletinden sonraki pişkinliği ve Celal Şengör’ün darbecileri ve işkencecileri savunmadaki fütursuzluğu karşısında insanın küçük dilini yutması işten bile değil. Esas vahim olan laik kesim dediğimiz kesimin bu insanları baş tacı yapmaları, kendilerini temsil makamına oturtmalarıdır. Bundan sonrasını tartışmak artık anlamsız hale gelmektedir. Aslında laik olmayan siyasilerin ve akademisyenlerin de bu kişileri dışlamaması çok büyük bir hatadır. Böyle kişileri asla normal karşılayamamalıyız.
En vahiminden başlarsak; askerleri demokrasiye müdahaleye çağıran bir siyasetçiye herkes tavır koymalıydı. Demokrasiye ara verme yolunu açanlar ve buna fetva verenler teşhir edilerek dışlanmalıydı. Hakeza insanlara pislik yedirilmesini problem etmeyen bir kişiye aydın denmez, ne deneceğine siz karar verin ama bu yaklaşıma işkenceyi meşrulaştırma denir.
O kişinin bir kısım bilimsel çalışmaları olması ayrıdır. Demokrasi ve insanlık karşıtlığı bâkidir. Bu kadar net olan konularda sesimiz çıkmadığı için toplum günden güne savrulup gidiyorlar, gençler de bu tarz parlatılmış kişilerin bir şey bilip konuştuğunu zannederek onlara hayran oluyorlar. Ben de bunu nasıl başardıklarını anlamaya çalışıyorum ve kendilerini bu kadar iyi kabul ettirmelerine hayran oluyorum.

Elinize sağlık efendim.
Deniz Baykal’ı, sadece 367 krizi sırasındaki tutumu üzerinden, lait elitçilik konusunda örnek olarak işlemek pek muvafık gelmedi bana. Yazarın dediği gibi, ülke siyasetine 50 yıl damgasını vurmuş bir kişinin bu süre boyunca çizdiği yanar-döner grafik ciddi bir tahlile değer gibi görünüyor. Yaşım öncesine (yani bu sürenin ilk yarısına) çok müsait değil ama 28 Şubat sürecindeki tutumundan başlarsak (ki partisinin meclis dışında kalmasına neden olmuştur), sonrasında 2003 yılında bir demokrasi kahramanı gibi ortaya çıkıp rakip partinin liderinin siyasi yasağının kaldırılarak ara seçim ile kendisine doğrudan rakip olmasına olanak tanıması (siyaseten bir nevi intihar yani), sonra bahse konu 367 krizi sırasındaki tutumu, derken kaset skandalı ardından ilk tepki ve açıklamaları ve en son 2015 seçimleri ile birlikte saraya yanaşarak şu anki rejime giden yola asfalt döşemesi gibi -kaba bir hafıza yoklaması ile aklımdan dökülen- hadiselerin her biri ayrı bir renk taşıyor adeta (dikkat edelim; renkler ayrı gibi görünse bile, perde gerisindeki aktör aynı olabilir elbette). 28 Şubat karanlığının etkileri henüz çok taze iken partisine törenle çarşaflı bayan üye kaydı yapması da klasik laikçilik ile çok bağdaşmıyor, daha ziyade ülkedeki kronik kaos ortamına yatırım yapma eylemi gibi duruyor.