Hatalarından öğrenmeyen Türk devleti

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

Dönüp dolaşıp aynı yere varan, sürekli aynı hataları yapan bir devletle karşı karşıyayız. Albert Einstein’ın dediği gibi, herkes hata yapar ama hayattaki en büyük ahmaklar, aynı hataları yapıp farklı sonuçları bekleyenlerdir. Türk devleti aynı hatayı yineleyip sürekli farklı sonuçlar bekliyor. 100 yıllık cumhuriyet tarihinde Kürt politikaları – bazı kısa süreli dönemler haricinde – tümüyle budur. Gelin beraber bakalım:

Mehmet Bayrak, 21 Ekim 2020 tarihinde Mezopotamya Ajansı’nda yayınlanan bir yazısında şunları söylüyor: “Kemalist yönetim, kendinden önceki İttihat ve Terakki’nin bir devamıdır. Etno-dinsel temizlik, tek tipleştirme ve Türk İslamlaştırma politikasını hayata geçiren rejimdir, İttihat ve Terakki. 1915 yılında Ermeni, Süryani, Ezidî, Kürt ve Rumları tasfiye etti. Planın geriye kalan kısımlarını hayata geçirmek ise Kemalist rejime kaldı. Bu nedenle Kemalist kadroların yüzde 95’i eski İttihatçı kadrolardan oluşuyordu. Kemalist rejim, başta Kürtler olmak üzere, diğer halklar ve etnik toplulukların desteğini almak amacıyla İttihat ve Terakki mirasını önce reddetti. Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonra Kemalist rejimin örtülü maskesi çıktı, İttihatçı yüzü ortaya çıktı. Yaptıkları ilk işlerden biri Lozan Antlaşması’nın akabinde etno-dinsel temizlik, tek tipleştirme, Türk-İslamlaştırma politikasını hayata geçirmek oldu. Geriye kalan hedefler ise 1925’te hazırlana Şark Islahat Planı aracılığıyla yapılmak istendi.”

Cengiz Çandar da aynı düşüncede. 30 Ağustos 2009 tarihinde Hürriyet’teki yorumunda, Cumhuriyet döneminde en başından itibaren Kürtlerin yoğun bulunduğu bölgelere Türk yerleştirmek, Kürtçe konuşulmasını yasaklamak ve Kürtçe konuşmakta ısrar edenleri cezalandırmak, Kürtlüğü önlemek ve yeni yetişecek kuşakları Türkleştirmek istendiğini yazıyor ve bunun düpedüz asimilasyon olduğunu belirtiyor. Metin Heper’in dediği gibi “Kürt inkârı” 1930’lar ve 1940’lardaki bir avuç entelektüelin tavrı değil, devletin resmi politikası olmuştur.

Kürt sorunu konusunda yazan ilk akademisyen olan ve yazdığı kitaplar nedeniyle uzun süre hapis yatmak zorunda kalan İsmail Beşikçi, Bilim, Resmi İdeoloji, Devlet, Demokrasi ve Kürt Sorunu adlı kitabında şunları söylüyor: “Cumhuriyetin birincil hedefi, bu topraklarda yaşayan farklı etnik kimlikleri Türkleştirmek ve bir Türk ulus-devleti inşa etmekti. 1924 Anayasasını hazırlayan komisyonun kaleme aldığı gerekçede şöyle deniyordu: ‘Devletimiz milli bir devlettir. Çok milletli bir devlet değildir. Devlet Türk’ten başka millet tanımaz. Millet dâhilinde eşit hak ve hukuka sahip olması gereken ve başka ırktan gelen kimseler de vardır. Fakat bunlara da ırki durumlarına uygun olarak haklar tanımak veya bu anlama gelecek sözler etmek caiz değildir’.”

İlkay Meriç’in Marksist Tutum’da Ekim 2011 tarihinde yayınlanan yazısındaki aktarımıyla, İsmet İnönü Kürtlere ilişkin Türk devletinin ana yaklaşımını şöyle ortaya koyuyor:  “Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemehâl Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır”. Başka bir konuşmasında ise İnönü şunları söylüyor: “Sadece Türk milleti bu ülkede etnik ya da ırki birtakım haklar isteyebilir. Başka hiçbir kişinin buna hakkı yoktur”. Aynı zihniyete sahip Nazi hayranı Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt da, Türk olmayanların nasıl bir muameleye tâbi tutulacağını sakınmadan dile getirenler arasındaydı: “Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır. Türklere hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı.”

Şark Islahat Planı’nda öngörülen tüm hükümler Lozan başta olmak üzere anlaşmalara ve hukuka aykırıydı. Onun için gizli hazırlandı, gizlice yürürlüğe konuldu. 1920’lerden bugünlere, 100 yıldır Güneydoğu coğrafyasında Kürtlerin demografik üstünlüğe sahip olduğu bölgelerde olağanüstü hal uygulaması, son derece sıradan bir Türk devlet politikasıdır. Bu politikanın temeli, Kürtlerin asimile edilmesidir. Bunun sağlanması için katliamlar, zorla göç ettirme, Kürt dilinin yasaklanması, Kürtçe eğitime engel olunması, Kürt çocuklarının okullar aracılığı ile Türkleştirilmesi gibi faşizan ve ırkçı metotlar uygulandı. 1925 yılındaki isyan sonrası Türk devleti 16 uçaklık bir filo ile Kürt bölgelerini havadan bombaladı ve insanlık suçu işledi. Bu operasyonda yaklaşık 15,000 Kürt sivil hayatını kaybetti. Hemen akabinde Ağrı-Zilan bölgesinde 1928-1930 arası dönemde katliamlar yapıldı. 1938’de Dersim katliamı yapıldı ve bu katliam sırasında yine hava unsurları bombalama yaptı. Önceden hazırlanan askeri planlar dâhilinde, evler, köyler ve ormanlar yakıldı.

1980’lerden itibaren, Kürtlerin asimilasyonu, elde ettikleri uluslaşma bilincine oranlı şekilde hız kazandı. Bu dönemde PKK’nın ortaya çıkmasıyla, devlet adeta sivil bölgelerdeki askeri operasyonlarını meşrulaştırdı, köy boşaltma, adam kaçırma, işkence ve kötü muamele gibi insanlık dışı uygulamaların sayısı korkunç oranlara ve rakamlara ulaştı. Eşzamanlı olarak Kürt çocuklarının asimilasyonu, Kürtçe yasağının kamusal alanda daha geniş çerçevede uygulanmaya başlanması, köy yakma ve boşaltmaların artması, ormanlık arazilerin teröristlerin gizlenmesine engel olmak gerekçesiyle yakılması gibi insanlık suçları arttı. Tüm bu politikalar değişik iktidarlar döneminde uygulandığı için bunları bir devlet politikası olarak tasnif etmek gerekiyor.

Konu Kürtler olduğunda, Türkiye’deki siyasal farklılıklar anlam ifade etmiyor. İttihat ve Terakki döneminde etnik homojen ulus yaratma projesi çerçevesinde Ermeniler soykırıma uğratıldı ve onlardan boşalan yerlere Türkler ve Kürtler yerleştirildi. Osmanlı’nın bu son dönemleri ile Kurtuluş Savaşı döneminde ise, hem Karadeniz’de hem de Ege’de Rum varlığına son verildi. Anti-Ermeni ve anti-Rum tarih doktrini, 1920’lerden itibaren anti-Kürt doktrinle takviye edildi. Kemalistler, İttihatçılardan miras aldıkları enik-homojenleştirici Türk ırkçı politikalarını uyguladılar. Dediğim gibi, çok partili hayatla beraber bunu farklı iktidarlar döneminde de görmemiz, bunun bir devlet politikası olduğunu gösteriyor.

Ancak şöyle bir durum söz konusudur: Türk devleti ırkçı milliyetçiliği ve bunun gereği olan insanlık suçlarını işlerken, sadece etnik olarak Türk olmayanlara değil, etnik Türklere de bu ülkeyi bir cehenneme çeviriyor. Devletle sorun yaşayan etnik Türkler de, devletin demokrasiye ve insan haklarına saygılı bir hukuk devleti olmamasından dolayı büyük acılar yaşıyorlar. Farklı dönemlerde İslamcılar, Komünistler, Cemaat, LGBTQ gruplar, kadınlar, CHP dışı sol, liberaller gibi farklı gruplar, etnik Türk olsalar da bu faşizan ceberut devletten kurtulamıyor, onun gazabına uğruyor.

Dahası, bu kuruluş değerleri sorunlu ırkçı devlet, çelişkili olarak savuna geldiği modernleşme-Batılılaşma, “muasır medeniyete” ulaşma, AB ile bütünleşme gibi projelerinde de büyük sorunlar yaşıyor. Derin devlet yapıları ve vesayetçi odaklar, potansiyel olarak demokratikleşme sağlayabilecek hareketleri ve partileri de zamanla ele geçiriyor ve onları istedikleri formata sokuyor. Bunu yaparken, hem o grupların kendi zaaflarından yararlanıyor, hem de Kürt fobisini kaşıyarak, anti-Kürt duygular üzerinden iç siyaseti güvenlikleştiriyor. Böylece bir kısır döngü içinde, Türk devleti aynı hataları sürekli tekrar ediyor, beklenildiği üzere yoksulluk ve azgelişmişlik zincirini kıramıyor. Israrla hatalarından öğrenmiyor.

2 YORUMLAR

  1. Bu yapılanlara hata gözüyle bakmak öyle değerlendirmek fazla duygusal olmuş .Bunlar aleni suç hemde bilerek planlayarak kasti yapılmış insanlık suçu.Yıllarcada üstü örtülmeye çalışılmış devasa bir insanlık suçu hemde hala da görmezden gelinen.O topraklarda yaşayan herkesin eğer insanca yaşama özlemleri varsa durup bir hallerine bakması lazım.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin