Av. ÖZGE ELİF HENDEKÇİ | YORUM
İnsan karanlıkta doğar ve orada büyürse, ışığı özleyemez. Çünkü tanımadığı bir şeyi özlemesi zordur. Ne zaman ki ışığı görür o zaman algılamaya başlar. Ancak herkesin tepkisi, algısı derecesinde olur. Kimi bu değişimi kabul eder, kimi kendini ona layık görmeyip reddeder.
Hatta onu karanlıktan kurtarmaya çalışanlara, dünyasını değiştirmeye çalıştıkları için öfke de duyabilir. Çünkü alıştığı karanlığı biri gelip değiştirmek ister. Ve o, bu düzenin bozulmasına razı değildir. Alıştığı karanlığı savunmak, bilmediği aydınlığa tutunmaktan daha kolaydır.
BİLİNMEYEN NORMAL: ZİNDAN
Kızım Bahar ilk adımlarını cezaevinin soğuk, yer yer çukur, pürtüklü zemininde attı. Düştüğünde dizleri parçalandı, elleri kanadı. İlkinde ağladı ama sonra alıştı. Bunun normal olduğunu düşündü ve ağlamayı bıraktı.
İlk kelimelerini dört duvar arasında öğrendi. Parmaklıkların gölgesinde oyunlar oynadı. Uykusu geldiğinde değil, ışığın kapanma saatinde uyudu.
Acıktığında değil yemek saatinde yedi. Oyuncak seçme lüksü olmadı. Ne verilirse onunla oynadı.
O zamanlar yaşadığımızın adı “özgürlükten mahrumiyet”, yaşadığımız yer de “zindan”dı ama o bunu bilmedi.
Onun özgürlüğü annesinin sıcacık kucağıydı. Etrafındaki teyzelerin günlük rutini. Demir kapının büyük bir gürültüyle açılıp kapanması.
Memurların her sabah bağırışları, zaman zaman mahremimize sorgusuz sualsiz girilip tüm eşyalarımızın yerlere saçılması. Hepsi onun normaliydi. Dünya onun için oradan ibaretti.
O yüzden ilk defa oyuncakçıya gittiğinde sadece sakız istedi. Çünkü oyuncak seçme hakkının olduğunu bilmiyordu.
ZİHİNDE ÇİZİLEN SINIRLAR
Bugün bir şeyler yolunda gitmediğinde “Ben sana dışarıya çıktığın için hala kızgınım” diyebilmesinin temelinde yatan gerçek de bu aslında.
Üç aylık bir bebekken gözünü açtığı koğuş onun dünyasıydı, eviydi, güvenli alanıydı.
İki buçuk yaşlarındayken bir gün hastaneye gitmemiz gerektiğinde x-ray cihazının önünde durup, şok halinde ve büyük bir telaşla “-Ama sen buradan sonrasına geçemezsin ki” deyişinin de. Zira bunu kabullenmişti.
Daha önceki dışarı çıkışlarında “Annemi istiyorum” diye çırpınırken annesinin oradan öteye geçemeyeceği söylenmişti. O da bunu kabullenmiş, zihni annesinin o sınırların dışarıya çıkabilme ihtimalini yok saymıştı.
BİR ÇOCUĞUN FISILTISI, BİR TOPLUMUN ÇIĞLIĞIDIR
Bahar’ın sözleri aslında sadece bir çocuğun değil, bastırılmış toplumların da fısıltısıydı.
Özgürlüğü hiç tatmamış toplumlar yıllarca mahrum bırakıldıkları hakların hayalini dahi kuramaz. Tıpkı Bahar’ın oyuncak alabileceğini düşünememesi gibi.
Bu hakların varlığından haberdar olduklarında ise; kendilerinin böyle bir hakkı olmadığını o kadar kanıksamışlardır ki, bunu talep etmenin dahi haksızlık olduğunu düşünürler.
Cehaletin, korkunun ve bastırılmışlığın içinde büyüyen toplumlar bir süre sonra karanlığı “doğal” sanmaya başlar. Işığı gösterenleri ise tehdit olarak algılar bozguncu, hain ya da ülkemize bakan yönüyle “terörist” ilan eder.
Belki de hiçbir zaman ulaşamayacaklarına inandırıldıkları değerlere sahip olanların arkasına sığınarak kendi acizliklerini örtmeye çalışırlar.
ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK VE ADALET
Bugün sokak röportajlarında “Et yemiyorum, ne gerek var, makarna da doyuruyor,” diyerek saraylarda yaşayanları, lüks ve israf içinde yaşayanları savunan bir güruhun psikolojisi başka türlü açıklanamaz.
12-13 yaşındaki bir çocuk, ailesini geçindirebilmek için okulu bırakıp sanayide çalışmaya başladığını anlatırken “Devlet nerede?” sorusuna; bir siyasi partiye hakaret sayıp refleksle karşı çıkan toplumdan adalet beklenemez.
MİT TIR’ları, ayakkabı kutularındaki paralar, devlet korumasındaki çocukların istismarı, tapulu arazilere el konulması, İsrail’le yapılan ticaret, belediyelere kayyım atanması, gençlerin tutuklanması, hamile ve yaşlıların cezaevlerine doldurulması gibi en ağır gerçekler bile bu toplumda tartışmaya kapalıdır.
Çünkü bunların bir kısmı bozguncuların “ürettiği yalanlar”, diğer kısmı ise uslu durmayanların hak edişi.
Haftada bir gün et yemeyi, ayda bir kez dışarı çıkmayı, yılda bir hafta tatil yapmayı kendine lüks gören bir halkın; taparcasına bağlandığı liderini eleştirmesi mümkün değildir.
Çünkü o lidere yöneltilecek bir eleştiri, bugüne kadar inandığı tüm tabuların yıkılması, dünya algısının yerle bir olması demektir.
IŞIK BİZİZ
Oysa ne Bahar o duvarlara ait, ne bizler bu bastırılmışlığa.
Bahar şimdi parklarda oynuyor, gökyüzüne bakıyor. Ve ben, her gün yeniden anlatıyorum ona:
“Gerçek özgürlük sadece güneşi görmek değil, hayal kurabilmek, hayır diyebilmek, empati yapabilmek, her koşulda haksızlığa karşı dik durabilmektir. Aslolan kapının içeriden kilitlenmesidir. Üzerimize kilitlenen her kapı bizim esaretimizdir.
Anahtar sendeyse o ev, o düzen senindir.”
DİRENİŞİN ADI “VAZGEÇMEMEK”
Ve kendime de şunu hatırlatıyorum:
Karanlığa alışmak, ışığı gereksiz kılmaz. Kabullenmek, hak etmediğimiz şeyleri meşru yapmaz. Toplumları “öğrenilmiş çaresizlik” duygusundan kurtarmanın yolu çoğu zaman bizzat o toplumlara rağmen verilen mücadele ile mümkündür.
Bu mücadele; sabırla, özveriyle ve her şeye rağmen yılmadan direnmekle mümkündür.
Bu bir günlük değil, belki yıllar sürecek bir yürüyüştür. Nasıl ki bir insanın alışkanlığı kolay kolay değişmez, toplumlar da kolay değişmez.
Ancak her defasında tekrar anlatmak, her susturulmaya çalışıldığında yeniden ses çıkarmak gerekir. Bazen tek başına, bazen en yakınların bile anlamazken.
Kırılmadan, alınganlık göstermeden ve hatta sonucu arzulamayı dahi geri plana atarak. Çünkü direnmek zaferin anahtarıdır.
DEĞİŞİM
Bazen susmamak, bazen suskunlara tercüman olmak, bazen de sessizliğe anlam kazandırmaktır.
Bazen bir çocuğun gözünde filizlenen bir umut ışığını büyütmek, bazen de sadece vazgeçmemektir.
Işığı, her zaman yolun sonunda aramamak gerekir.
Yolun kendisini de aydınlatacak çareler bulmak, asıl zaferdir.
Zira yolun sonuna ulaşan herkes doğru yolda değildir.
