Hâl dili gönül şivesi

YORUM | Dr. REŞİT HAYLAMAZ

Hac mevsiminin yaklaştığı günlerde, gidişatı değerlendirip bölgede kalıcı tedbirler alabilme niyetiyle yine toplandılar.

Adres, akıl hocaları Velîd İbn-i Muğîre’nin evi idi; zira, böylesine kritik konuları konuşurken stratejilerinin ifşa olmasından korkuyor ve aralarında, has adamlarından başka kimsenin olmasını istemiyorlardı!

Onun için, idare merkezi olan Dâru’n-Nedve’yi değil de Velîd İbn-i Muğîre’nin evini tercih etmişlerdi.

Aynı zamanda Hâlid İbn-i Velîd’in babası olan Velîd İbn-i Muğîre, Abdulmuttalib zamanından bu yana, Benî Hâşim’e karşı muhalefetin başını çeken “birinci” adamdı; yaşlılığını ileri sürerek -siz buna, “emeklilik” de diyebilirsiniz- kendini kenara çekmiş ve oturduğu zaman Mekke koltuğundan 50 yıl kalkmayacak birisinin, bundan böyle “Ebû Cehil” olarak tanınacak olan Amr İbn-i Hişâm’ın önünü açmıştı. Bunu o kadar âşikâr ve göstere göstere yapmışlardı ki o güne kadarki bütün teamülleri bozmuş, Mekke’nin idarî yapısındaki merkez olan Dâru’n-Nedve’ye onu, 30 yaşında iken almışlardı. Halbuki o güne kadar Dâru’n-Nedve’ye, 40 yaşından önce kimseyi almazlardı!

Koltuk yarışında önde gözükmüyordu ama yarıştakilere akıl verip yönlendirmede üstüne yoktu.

Yine tek gündemleri vardı.

Burunlarından soluyarak konuşuyorlardı:

  • Bu böyle gitmez!
  • Baksanıza, herkesle görüşüyor; hacca gelip de yurduna dönenlerden konuşmadığı kimse yok; yine gelecekler ve yine görüşecek!
  • Üstelik, bununla da yetinmiyor; kabile kabile, panayır panayır dolaşıp insanların aklını çeliyor!
  • Bize gelince, her birimiz ayrı telden çalıyor, farklı şeyler söylüyoruz; birimizin dediği, ötekini tutmuyor; kendi kendimizi nakzediyoruz! Açıkçası bu, insanlar nezdinde de inandırıcı olmuyor!
  • Öyleyse, ağız birliği yapalım ve hepimiz aynı dili kullanalım!
  • Önce kendi aramızda birleşelim; söylemimiz de eylemimiz de aynı olsun!
  • Peki, ne diyelim?
  • Kâhin?
  • Tutmaz! Kehânetin ne olduğunu bilmeyenimiz yok; bu, onlara hiç benzemiyor!
  • Mecnûn?
  • İnandırıcı değil! Baksana, en aklı başında olanlar bile O’nun peşinden gidiyor!
  • Şâir?
  • Şiirin a’lâsını biz biliriz; bu, şiir de değil!
  • Sihirbaz?
  • Ne sihirler, ne sihirbazlar gördük; buna da kimseyi inandıramayız!
  • O olmaz, bu olmaz; peki, o zaman sen söyle, ne diyelim?
  • Sihirbaz! Evet, her ne kadar tam ifade etmese de sözlerinde bir büyü var ve baksanıza, insanlar bu büyünün peşine takılıyor; O’nun büyüsüne kendini kaptıranlar, anadan-yardan geçiyor, baba ile oğulu birbirinden ayırıyor!
  • Evet, evet; sihirbaz diyelim!
  • Ancak bu yetmez; daha başka tedbirler de almamız lazım?
  • Mesela?
  • Köşe başlarını tutalım ve O’nun konuşacağı insanlarla önce biz konuşalım; Mekke’ye gelen herkesle önce biz görüşelim!
  • Hatta, kabile kabile Hicâz’ı gezelim, gönüllerini alacak işler yapalım ve reisleri yanımıza çekelim!
  • Çok doğru; nasılsa onlara da gidecek! İlk adımı biz atarsak boşa kürek çekmiş olur!
  • Reislerini hediyelere boğalım; dünya nimetlerini vadedelim!
  • Hatta, sadece bizi tehdit eden birisi değil, kendileri için de nasıl bir tehlike oluşturduğuna inandıralım onları!
  • Bunu yapabilir miyiz?
  • Hepimiz aynı dili kullanır ve her gün aynı şeyleri söylersek, bu iş oldu demektir!

Dediklerini yaptı, köşe başlarını tuttu ve kapı kapı dolaşmaya başladılar!

Aslında, öyle bir dertleri yoktu; motivasyonlarını “mü’min”den alıyor ve “dolaştılar” diye dolaşıyorlardı!

Hey’etler oluşturdu ve kabile kabile Hicâz’ı taradı, çölü arşınlamaya başladılar.

Dudaklarından dökülen süslü sözleri, yularından tuttukları yüklü develeri olsa da ana sermayeleri, “yalan” ve “iftira”dan ibaretti.

İşin özü, Mekke kurgusu köhne bir tiyatroyu, sıcaktan mayışmış çölün soluk yüzlerine “turfanda” diye tezgahlıyorlardı!

Hem de hiç hız kesmeden…

Yenileyerek ve yeniden!

Peki, tesiri olmadı mı?

Elbette, oldu; hem de çok!

Akılları koltuklara takılı reisler aynı nakaratı tekrarlamaya başlayınca, sorgusuzca peşlerinden giden câhil ü cühelâ da onlara ritim tutmaya başladı!

Hatta aralarında, durumdan vazife çıkarıp göze girme yarışına girişenler bile oldu; şân ve şöhretlerinin Hicâz’da nâm salması için herkesin gündemi haline gelen bir yerden “zafer” devşirme sevdasına kapılmışlardı!

Halbuki ne görmüş ne de duymuşlardı!

Dolayısıyla, Mekkelilerin tezviratından başka hakkında hiçbir malumatları yoktu!

Ama, açıktan ve yaman bir “düşman” kesildiler!

O kadar ki Hudeybiye’ye kadar yaşanan “seriyye” ve “gazve”lerin sebeplerine bakıldığında, hep aynı tablo ile karşılaşmaktayız; Medîne’ye saldırmak için ordu toplamaya başladıklarının haberi alınır alınmaz harekete geçiliyor ve kalabalıklar henüz ordu hüviyetine bürünmeden yapılan baskınlarla hevesler kursaklarda bırakılıyor!

Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) özel yetiştirdiği Ashâb-ı Suffa’dan 79 canın solduğu iki acı hâdise, Racî ve Bi’r-i Maûne’nin arkasında da aynı tezgâh var.

Her iki olay da Safer ayında, hatta aynı hafta içinde gerçekleşiyor; Uhud’dan 4 ay sonra.

Arada, Zilkâde, Zilhicce ve Muharrem ayları, yani hac mevsimi var.

Hicâz’daki kabilelerin hepsi yine Mekke’de.

Mekke’nin değişmeyen gündemi; intikam, intikam!

Bedir hezimetini Uhud’un sahte zafer havası unutturamamış; kin ve nefretin kollarında fırsat avcılığı peşindeler!

Ses getirecek daha büyük olaylara ihtiyaç var!

Hazır, göze girmek için sırada bekleyen gönüllüler de gelmişken!

Dururlar mı?

Durmadılar!

Mekân itibariyle Racî, Mekke’nin hemen yanı başında olmasına karşılık Bi’r-i Maûne, bir haftalık mesafede.

Ne garip ki “söylem” de “eylem” de aynı.

İhtimal hesaplarına göre ve o günün iletişim ve ulaşım şartları nazara alındığında, bu kadar ayniyetin, başka izahı yok!

Tabii, bunu mümkün kılan bir tezgâh varsa, o başka!

İkisinde de aynı masum yüzle Medîne’ye geliyorlar!

Belli ki cephede yiğitlik devşirmekten aciz düşenler, perde arkası kahpelikte menfaat devşirme yarışına tutuşmuşlar!

“Sabahın erken saatlerinde ‘müslüman olduk!’ deyip, öğleden sonra, “Burada bir şey bulamadık, aslımıza dönüyoruz!’ tezgahından defalarca geçmiş, pişirdikleri yalan ve iftiralara, dünyanın en yalın hakikati gibi yapışan pişkinler, sahte yüzlerine samimiyet maskesi takıp gelmişler!

  • Biz Müslüman olduk!” diyor ve kendilerine dini öğretecek “muallim” talep ediyorlar!

Şeytan’ın bile hayranlıkla seyre daldığı bir taktik bu; çukurlukta seri imalata geçen adamlar, âdeta yalanın romanını yazmış!

Bir insanın imanına vesile olmayı, dünya dolusu nimetlere değişmeyen bir Peygamber’e, kuzu postuna bürünüp en hassas olduğu yerden yaklaşıyorlar!

Şeytana bile “pes” dedirtip pabucu tersinden giydirenlerle baş etmek öyle kolay değil!

Endişelerini dile getiriyor, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem); ancak, söz üstüne söz dizip “emân” veriyorlar!

“Mü’min, kerîm, temiz kalpli ve saftır; kâfir ise hilekâr ve alçak!”

Sonuç, iki hâdise de birbirinin kopyası!

Aynı zamanda pişirilmiş, aynı taktiklerle sahnelenmiş ve aynı meyveler devşirilmiş!

Ortada, tuzağa düşürülen masum ve ehl-i ilim 79 cân var!

Hedeflediklerinden değil, bulduklarından intikam alıyorlar!

Zahiri görüntüde, kin tüccarlarının keyif çattığı bir bayram var! Hakikatte ise, “Aldanırız ama aldatmayız!” duruşunun gönüllerde yeşerttiği cennetimsi bir dünya!

Evet, ne acılar yaşandı, ne yuvalar söndü ama aynı zamanda o gün, sırtından yediği mızrağın üstüne kapanırken, “Kâbe’nin Rabbi’ne yemin olsun ki kurtuldum!” diyen bir Harâm İbn-i Milhân gördü dünya.

Nasıl işti o; ölüme giderken kurtulmak?

Katilinin beynine batan bir kıymıktı artık o, gözü dönmüşün bile gönlünü açan!

İşkence için Âsım İbn-i Ömer’in cansız bedenine ulaşmak isteyenler, korunan bir masumiyete şahit oldular, irkilerek.

Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) ulaşacak zerre miktar bir zarar karşısında ölüme bayram neşvesiyle koşmaya namzet Zeyd İbn-i Desinne’nin, Hubeyb İbn-i Adiyy’in güven veren duruşu nakşedildi Fârân dağlarına!

Ve daha niceleri…

Öyle ya, bunca yalan, bunca iftira ve bunca taylasanlı büyüsüyle bir yere kadar!

Her şeyin bir sınırı var!

Anlaşma ile biten Hudeybiye’den sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), kabile kabile, şehir şehir herkese ulaştı; mektuplar yazdı, elçiler gönderdi!

Gün doğunca, yıldız böceğinin hükmü kalır mı hiç?

Bir tarafta, düne kadar anlatılanlar, diğer yanda realitenin yalın gerçekliği!

Ne mi oldu?

Kâğıttan kurgular eriyip gitti ve baştan sona Hicâz, Medîne’ye akmaya başladı!

19 yıllık yalan ve iftira sarmalı, hâlin dili, duruşun asaleti, Hudeybiye’nin içten ve mütebessim yüzü karşısında kül olup gitti.

Haince kurgularla canımıza kastetmiş, malımıza musallat olmuş olabilirler; doğru!

Mekke’nin yalan sarmalı hız kesmese de dünya görüyor!

Her şeye rağmen duruşunuzla tescil ettiğiniz Hudeybiye, kanaatleri de algıları da değiştirecek ve şüpheniz olmasın ki Hicâz, medenîlerin otağı Medîne’ye yeniden akacak!

Birbiri ardınca sökün eden emareler de onu gösteriyor.

Boşa giden hiçbir şey yok; hâlin dili, gönlün şivesi dünyada mekik dokuyor!

Ve o gün biz, “Allah, Allah!” diyecek ve ödediğimiz bir miktar bedele karşılık, sağanak sağanak yağan lütuflar karşısında taaccübümüzü gizleyemeyeceğiz!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin