Hakikatin en büyük düşmanı her zaman yalan değildir; bazen ihmal de hakikati görünmez kılar. ‘Spotlight’ filmi tam da bunu anlatıyor: Yanlışı yapanların kadar, görüp görmezden gelenlerin de payı var. Ama öte yanda başka bir tehlike daha var; çözüme kavuşturulmuş meseleleri yeniden dolaşıma sokarak insanları yıpratmak, toplulukları zan altında bırakmak. Gerçekler ortaya çıkmalı, yanlışlar düzeltilmeli; ama hakikat kadar haysiyet de önemlidir, adalet kadar merhamet de. Asıl mesele hakikati ararken insan kalabilmektir.
ALİ TOPDAĞ | YORUM
Geçtiğimiz günlerde 2015 yapımı ‘Spotlight’ filmini izledim. Film, Boston Globe gazetesinin araştırmacı gazetecilik ekibinin yıllar boyunca gizli kalmış yerel Katolik Başpiskoposluğu içindeki çocuk tacizi ve bunun örtbas skandalını nasıl ortaya çıkardığını anlatıyor.
Filmde şehrin önde gelen isimlerinden bazıları gazetecilere açık veya örtülü olarak, “Bunu haber yapmayın. Şehrimiz zarar görür. İnsanların kiliseye olan güveni sarsılır.” diyordu.
Hayatın birçok alanında buna benzer durumlarla karşılaşıyoruz. Bir tarafta, “Haber yapmayalım, bunu duyurmayalım!” diyenler, diğer tarafta “Herkes bilsin!” diyenler. Aslında ihtiyaç duyduğumuz üçüncü bir yol daha var; ne her şeyi örtmek ne de her şeyi meydan yerine taşımak…
Filmi izlerken zihnimde, “Gerçekler ortaya çıkmalı, buna itirazım yok. Hatalar düzeltilmeli, sorumlular hesap vermeli, buna da itirazım yok. Ama bunun yolu mutlaka teşhir etmek midir? İnsanların isimlerini, kurumların itibarını ve yılların emeğini yerle bir etmeden de yanlışlarla mücadele edilemez mi?” sorusuna cevap aradım.
Tam bu sırada filmde dikkatimi çeken başka bir sahne oldu. ‘Spotlight’ ekibinin başındaki gazeteci, yıllar önce aynı konunun kendi önlerine kadar geldiğini, ancak çeşitli sebeplerle yeterince üzerine gitmediklerini itiraf etti. O an filmin yönü değişti benim için. Çünkü mesele artık sadece yanlış yapan insanlar değildi. Bir yanlışın büyümesinde onu yapanların payı olduğu kadar, görüp de görmezden gelenlerin payı da vardı.
İnsanlar genelde kötülüğü savunmazlar. Yapılan şeyin yanlış olduğunu bilirler ama her seferinde başka gerekçeler vardır: “Şimdi sırası değil… Ortam uygun değil… Daha önemli meseleler var… Bu konu büyürse herkes zarar görür…”
Yıllar geçer; kimsenin savunmadığı ama çözmek için de yeterince çaba harcamadığı o problem büyür, kök salar ve daha ağır sonuçlar doğurur. Evet, hakikatin en büyük düşmanı her zaman yalan değildir; bazen ihmal de hakikati görünmez kılar.
Bununla birlikte bizim inanç ve kültür dünyamızda insanların kusurlarını araştırmak, dile getirmek hoş görülmez; ‘kol kırılır, yen içinde kalır’ sözünden hareketle dostun kusurunu örtmek erdem sayılır.
Hepimizin hayatında hata yaptığı dönemler olmuştur. Eğer o günlerde çevremizdeki insanlar bizi teşhir etmek yerine düzeltmeyi tercih etmeseydi, bugün bulunduğumuz yerde olabilir miydik? Muhtemelen olamazdık.
Unutmamak gerekir ki merhamet ve benzeri erdemlerin gölgesine sığınarak hakikati sürekli ertelemek başka bir tehlike doğurur. Filmde anlatılan hikâyenin temel problemi tam da buydu. İnsanlar biliyordu ama o veya bu sebepten çözüm üretemiyordu. Böyle durumlarda sessizlik artık merhamet olmaktan çıkar, problemin devam etmesine hizmet etmeye başlar.
Bu noktada Peygamber Efendimiz’in (sav) fitne dönemleriyle ilgili hadisini hatırlamakta fayda var: “Fitne zamanında oturan ayakta durandan, ayakta duran yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlıdır.” Bu hadis ilk bakışta pasifliği tavsiye ediyor gibi görünebilir. Oysa bana göre burada verilen mesaj çok farklıdır. Çünkü Efendimiz adaleti ayakta tutmayı, doğru şahitlik yapmayı ve zulme karşı durmayı da emretmiştir.
Burada anlatılan şey, insanın aceleciliğine karşı yapılan bir uyarı olsa gerek. Fitne zamanlarında insanlar çoğu zaman gerçeğin peşine değil, tarafların peşine düşerler. Bir haber duyulur, bir iddia ortaya atılır, bir ekran görüntüsü paylaşılır ve insanlar daha ne olduğunu tam anlamadan koşmaya başlarlar. Bir kısmı savunmaya, bir kısmı suçlamaya koşar, bir kısmı da başkalarının koşusuna katılır.
Oysa ortada henüz bütün yönleriyle ortaya çıkmış bir hakikat yoktur. Belki de hadisin bize öğrettiği şey, her duyulan şeyin peşinden koşmamak, her iddiaya sahip çıkmamak, her kavgada taraf olmamaktır. Önce durmak, dinlemek, araştırmak, anlamaya çalışmak; sonra da karar vermek en uygun davranıştır.
Bugün sosyal medya çağında yaşadığımız birçok problemin temelinde bu acelecilik yatıyor. İnsanlar bazen hakikati öğrenmek için değil, çoktan verdikleri hükmü doğrulatmak için araştırma yapıyor, olgu bükme yoluna giriyorlar. Bir insanı seviyorsak onunla ilgili bütün suçlamaları reddediyor, bir insandan hoşlanmıyorsak onunla ilgili bütün suçlamalara hemen inanıyoruz. Böylece hakikat ikinci plana düşüyor.
Spotlight filminde dikkatimi çeken önemli noktalardan biri de şuydu: Gazetecilerin amacı yıllar önce yaşanmış ve kapanmış bir meseleyi yeniden dolaşıma sokmak değildi. Ortada hâlâ yeni mağdurlar, çözülmemiş bir problem ve yanlış işleyen bir sistem vardı. Bu yüzden araştırma yapıyorlardı.
Bazı problemler gerçekten çözülür. Taraflar konuşur, yanlış anlaşılmalar giderilir, özürler dilenir, haklar teslim edilir, insanlar barışır ve mesele kapanır. En azından öyle zannedersiniz ama yıllar sonra o problemin yeniden ortaya çıktığını görürsünüz. Üstelik bu kez tarafların kendileri değil, üçüncü kişiler konuşmaktadır. Problemin tarafları çoktan barışmıştır ama problem yaşatılmaya çalışılmaktadır.
Bir ticari anlaşmazlık, aile içi bir kırgınlık veya bir kurum içerisinde yaşanmış ihtilaf yıllar sonra yeniden dolaşıma girer. Ancak bu kez amaç çözüm üretmek değildir; çünkü çözüm zaten üretilmiştir, mevzu kapanmıştır. Burada amaç çoğu zaman bir insanı yıpratmak, bir topluluğu zan altında bırakmak, bir kurumu itibarsızlaştırmak veya geçmişten bugüne taşınmış bir etiketi canlı tutmaktır.
Bir insan hata yapabilir, bir yönetici yanlış karar verebilir, bir çalışan görevini kötüye kullanabilir, bir kurumun içerisinde problemler yaşanabilir. Bunların hepsi mümkündür. Fakat bütün bunlardan yola çıkarak binlerce, yüz binlerce hatta milyonlarca insan hakkında hüküm vermek başka bir şey, hakikati aramak daha başka bir şeydir.
Bunu yapanlar gerçekten hakikati mi arıyor, yoksa hakikatin bazı parçalarını kullanarak yeni bir hikâye mi kuruyor? Çünkü günümüzde insanların önemli bir kısmı olaylarla değil, tarafların kimlikleriyle ilgileniyor. Bir olay yaşanıyor ve ilk sorulan soru çoğu zaman “Ne olmuş?” değil, “Kim yapmış?” oluyor. Sevdiğimiz biriyse savunuyor, sevmediğimiz biriyse suçluyoruz. Böylece hakikat, tartışmanın ortasında sessizce kayboluyor.
Oysa adaletin dili farklıdır; önce olaya, sonra delile, sonra da kişiye bakar. Önyargı ise bunun tam tersini yapar. İnsanlık tarihi boyunca yaşanan birçok haksızlığın temelinde de bu vardır. Bir kişinin hatası bir topluluğa, bir topluluğun hatası ise milyonlarca insana yüklenmiştir. İşte bu yüzden bireysel hata ile toplu suçlama arasındaki çizgiyi korumak zorundayız.
Gerçekler ortaya çıkmalı mı? Evet. Yanlışlar düzeltilmeli mi? Evet. Sorumlular hesap vermeli mi? Evet.
Peki insanlar teşhir edilmeli mi? İşte bunun cevabı o kadar kolay değil. Çünkü hakikat kadar haysiyet de önemlidir. Adalet kadar merhamet de önemlidir. Asıl mesele hakikati ararken insan kalabilmektir. Çünkü bir yanlışı örtmek ne kadar tehlikeliyse, çözüme kavuşturulmuş bir problemi sonsuza kadar yaşatmak da o kadar tehlikelidir.
Hakikat adalet ister, insan ise merhamet…
Hayat boyunca öğrenmeye çalıştığımız şey de belki bu ikisi arasında kaybolmadan yürüyebilmektir.

Hüküm cümleleri mutlaka bilimsel bir araştırma sonucuna bağlanmalı. Yoksa üzerine bina edilen yeni düşünceler uzun süre ayakta duramaz. Mesela
İnsanlık tarihi boyunca yaşanan birçok haksızlığın temelinde de bu vardır. Bir kişinin hatası bir topluluğa, bir topluluğun hatası ise milyonlarca insana yüklenmiştir.