Gurbetten kurbete bir yol gider

Yorum | Süleyman Sargın

Bir hayat yaşıyoruz ki, herşey muamma, herşey iç içe düğüm. Zulümler, haksızlıklar, işkenceler ve vahşetin binbir çeşidi bu dünyanın günlük rutinlerinden. Kalabalıklar ise adeta gözlerine mil vurulmuş gibi olan bitene kör ve duyarsız. Etraf, geneli itibariyle bir matemhane görüntüsü veriyor ve her taraf kasvetle örülü.

Dünyanın kendisi diyar-ı gurbet zaten. Asıl vatanın hasreti içinde kıvranan insan ruhu, kapkaranlık bir atmosferde, kalabalıklar içinde yalnızlığın, vefasızlıkların, türlü cefaların ve heykelleşmiş egoların arasında tarifsiz bir gurbet yaşıyor. Hem fert olarak hem de topluluk olarak gurbetin bütün çeşitlerini iliklerimize kadar hissediyoruz. Necip Fazıl’ın “öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” ifadesi tam da bizi anlatıyor.

Gurbetin ve garipliğin ete-kemiğe bürünmüş hali Hocaefendi, garibi sadece “yurdundan yuvasından uzak kalan, dostundan, ahbabından ayrı düşen” olarak görmüyor. Ona göre garip, “yaşadığı dünya içinde, bulunduğu toplum itibarıyla hâlinden, yolundan anlaşılamayan; çevresi tarafından yadırganıp irdenen ve her davranışıyla garipsenen insandır.” Garipsenmekle kalmaz “Yardımlarına koştuğu yığınlar, onu, kâh azarlayıp kapı kapı kovar, kâh derdest edip zindanlara tıkar, kâh memleket memleket sürgünlere yollar, kâh onun için darağaçları hazırlar “Aman vermen öldürün!” der, çığlıklar atarlar.”

Bir başka garib, Bediüzzaman’ın altıncı Mektup’ta kaleme aldığı hisleri ise gurbet diyarından sılaya açılan yolculuğun, bu yolculukta gerekli azığın, yolun hedefinin terennümleriyle dopdolu. Bir yanda, Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) “Bu dünya ile benim ne münasebetim olabilir? Ben, bu dünyada bir ağaç altında az dinlenmek için konaklamış ve kalkıp yoluna devam edecek bir yolcu gibiyim.” tesbitleriyle ifade buyurdukları dünya hayatının, gurbet diyarında bir yolculuktan ibaret olduğunu anlatıyor. Diğer yandan ise, bu kısa ve fânî yolculuk gibi, bu geçici diyarın da ebede açılan bir kapı, ebedi hayat için gerekli zâd ve zahirenin ekilme sahası olduğuna işaret ediyor o ifadelerde. “Gayretli kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyar-ı gurbette medar-ı tesellilerim” diyerek hitap ettiği arkadaşlarına, “Madem Cenâb-ı Hak sizleri, fikrime ihsan ettiği mânâlara hissedar etmiştir; elbette hissiyatıma da hissedar olmak hakkınızdır.” diyerek içini döküyor Üstad:

“Şu iki üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen on beş yirmi günde bir defa misafir yanımda bulunur. Sair vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne yakındır dağcılar yakınımda yok dağıldılar.

İşte gece vakti, şu garibâne dağlarda, sessiz, sedasız, yalnız, ağaçların hazinâne hemhemeleri içinde, kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm:

İhtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet-i mutlaka ile akran ve ahbabım ve akaribimden yalnız ve garip kaldım. Onlar beni bırakıp âlem-i berzaha gittiklerinden neş’et eden hazin bir gurbeti hissettim.

İşte, şu gurbet içinde ayrı diğer bir daire-i gurbet açıldı. O da, geçen bahar gibi alâkadar olduğum ekser mevcudat beni bırakıp gittiklerinden hâsıl olan firkatli bir gurbeti hissettim.

Ve şu gurbet içinde bir daire-i gurbet daha açıldı ki, vatanımdan ve akaribimden ayrı düşüp yalnız kaldığımdan tevellüt eden firkatli bir gurbeti hissettim.

Ve şu gurbet içinde, gecenin ve dağların garibâne vaziyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi.

Ve şu gurbetten dahi, şu fâni misafirhaneden ebedü’l-âbâd tarafına harekete âmâde olan ruhumu fevkalâde bir gurbette gördüm. Birden, ”Fesübhânallah!” dedim, bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır düşündüm. Kalbim feryatla dedi:

Yâ Rab, garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem,

Bî-ihtiyarem, el-aman-gûyem, afv-cûyem, meded-hâhem, zidergâhet İlâhî!”

Gurbetler, gurbet içinde gurbetler, insanı sarsıyor. Bir yaşa geldikten sonra özellikle anne-baba başta olmak üzere pek çok yakınını, arkadaş ve dostunu kaybetmekten kaynaklı gurbeti oluyor insanın. Bazen gelişen iletişim ve ulaşım imkanlarının etkisiyle genç kuşaklarla ortak bir dil konuşamamaktan, onları anlayamamak ve kendini onlara anlatamamaktan kaynaklı gurbetleri yaşıyor. En yakınlarının yabancılığından, hal bilmezliğinden de derin ızdırap duyuyor.

Etrafında aynı duygu ve düşünceleri paylaşacak kimsenin neredeyse kalmaması da en acı veren gurbetlerden. Vefasızlıklar, değişen hayat tarzları ve türlü hoyratlıklar hep insana gurbeti yaşatan durumlardır. Geçmiş güzel günlerin hatıraları, hiçbir menfaat gözetilmeden ortaya konan samimi gayretler, neşe ve sürur dolu arkadaş buluşmaları, çay sohbetleri ve insana dünyada cenneti yaşatan ortamlar aklına düştükçe insanın, gurbetler daha bir ağır ve acı hissediliyor.

Tek bir ilacı var

Bütün bu gurbetlerin tek bir ilacı vardır. O da, varlığına kainattaki bütün varlıklar ve hatta kainat kitabının harfleri sayısınca deliller bulunan; bütün canlılar, onların uzuvları, duyuları, duyguları ve latifeleri, onlara sunulan yiyecekler, içecekler, maddi ve manevi gıdalar sayısınca delillerle şefkat ve rahmetini gösteren Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un dergahına sığınmak ve O’nun marifetine ermektir. Hocaefendi’nin ifadeleriyle ”her türlü gurbetin iksirinin, Allah’a kurbet” olduğunu idrak  etmektir.

İşte Bediüzzaman, ”beş gurbeti iç içe yaşadığı böyle bir yalnızlık döneminde birden, nur-u iman, feyz-i Kur’ân, lütf-u Rahmân imdadıma yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri, beş nuranî ünsiyet dairelerine çevirdiler” sözleriyle gurbetten çıkış yolunu gösterir. O yalnızlık haleti içinde dili ”Hasbünallâhu ve ni’mel-vekîl” okurken kalbinin ”Fe in tevellev fe kul, hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hû, aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbü’l-arşi’l-azîm- Onlar senin yolundan yüz çevirecek olurlarsa de ki, Bana Allah kâfîdir, O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Ben O’na dayandım, O’na güvendim ve O, Büyük Arşın Rabbi (bütün kâinatın mutlak Sultanı, bütün varlıkların yegâne sığınağı, besleyip yaşatanı, koruyup gözeteni) dir.” (Tevbe Sûresi, 9/129) ayetiyle diline refakat ettiğini söyler.

İnsanın aczi ve zaafı Allah nezdinde en makbul şefaatçilerdir. Aczin ve zaafın en çok hissedildiği anlar ise gurbet anlarıdır. Bu şefaatçileri vesile kılarak iç içe yaşadığımız ve kalbimizin derinliklerinde hissettiğimiz gurbetleri, durmak ve doymak bilmeyen bir dua maratonuyla kurbete çevirmenin yoluna bakmalıyız.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin