Gri alanda kaybolan devlet

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Gri bir alan var, sözde  dışında, ama bal gibi devlet kontrolünde olan. İnsanlar kaçırılıyor, insanlar! Ankara’da, İstanbul’da gündüz vakti, herkesin gözleri önünde, MOBESE kameralarının olduğu sokaklardan alınıyorlar. Faruk Gergerlioğlu ve bir avuç dürüst ve şahsiyetli siyasetçi dışında kimsenin ilgilendiği yok. Gökhan Türkmen. Özgür Kaya. Yasin Ugan. Erkan Irmak. Salim Zeybek. Mustafa Yılmaz. Nerede bu insanlar? Birkaç küçüğün gözünde iki damla gözyaşıdır, sebep olduğunuz, inciden değerli. Eşlerin burun direklerinin sızlaması, dudaklarını ısırmasıdır, miniklere belli etmemek için! Ak saçlı annelerin babaların kalp ağrısıdır, tek duasıdır. Bu insanların bulunması, Türkiye’nin vicdani görevidir.

“Biz devletiz” diyor kaçıranlar! Eğer siz devletseniz, varlık nedeniniz nedir sizin diye sormak gerekmiyor mu? Bu tür bir suç devlet adına işleniyorsa, devletin birimlerinin bu olayları araştırması ve faillerini bulması değil midir, olması gereken? Eğer bu yapılmıyorsa, devamlı baştan savılıyorsa eşleri, anne-babaları, ne gelir aklınıza? Hele de insan kaybetme sicili Türkiye gibi kabarık bir ülkede oluyorsa bu olaylar. İddialara göre insanların ailelerine emniyet birimlerine gitmemeleri telkin ediliyor; yoksa daha fena olurmuş! Ne yapacaksınız? Onları da mı kaçıracaksınız? Binlerce insan kaçırıldı, ortadan kaybedildi geçmiş on yıllarda. Cumartesi Anneleri hala yavrularının hesabını sormak için toplanıyor İstiklal’de. 1990’larda, 1980’lerde, 1970’lerde! Hatta 1974’te Kıbrıs’ta! Ve elbette Dersim’de. 1915’te. Her yerde kaybettiğiniz insanların ahları geziyor, bir hüzünlü ruhlar ordusu halinde Anadolu’da! Her yaştan, kadını-erkeği, her ideolojiden, dünya görüşünden insanı, “devletle” tersleştikleri için veya âli çıkarlarından dolayı “devletin”, ortadan kaldırdılar! Tekrar ediyorum: o devletiniz ne işe yarar?

Devletin birincil görevi adaleti sağlamaktır. Şiddet kullanma tekeli buradan gelir! Vatandaş şiddet kullanamaz, kullanırsa eğer, bu suçtur. Ama devlet şiddet kullanabilme hakkıyla donatılmak zorundadır. Şayet insanların güvenliğini tehdit eden bir durum olursa, devlet yasalarına uygun olmak kaydıyla zorlayıcı önlem alır. Bunu yapabilmesi için bazı şartlar gerekir. Öncelikle güvenlik tehdidinin yasal mevzuatla tanımlanmış olması lazımdır. Bunu anayasa-yasalar yapar, yönetmelikler düzenler. Yasalarda açıkça tanımlanmamış hiçbir eylem suç değildir. Yani devleti yönetenler kendi kafalarına göre kim güvenliği tehdit ediyor, kim etmiyor, buna karar veremez. Yasalar bunun için var! Ve eğer bir güvenlik tehdidi olduğu ortaya çıkarsa, yine yasalarla kısıtlanan ve prosedürlere bağlanan şeklide zorlayıcı önlem alınır. Kısacası polisin birini gözaltına alması veya mahkemelerin birini mahkûm etmesi, bir takım afakî gerekçelere dayandırılamaz. Mesela filanca grupla ilintili veya iltisaklı olmak gibi bir gerekçe, hukuk dışıdır. Bu tür gerekçeler sadece hukukla bağını kopartmış, yöneticilerinin hukuki denetime tabi olmak durumunda olmadığı rejimlerde olur ancak. Bu tür rejimler zorlayıcı önlemleri güvenliği sağlamak için değil, rejimin devamını sağlamak için kullanır. Osmanlı ve Türkiye tarihleri bu tür siyasi takibatlarla doludur! Devlet Türkiye modern tarihinde şiddet kullanma tekelini kötüye kullanmayı alışkanlık haline getirmiştir.

Adam kaçırmalar, bu tarihi bağlamda okunmalıdır! Türk modern tarihinde devlet, gücü sınırlandırılamamış bir canavardır (Leviathan). Dünya modern siyasi tarihinde demokrasi ve insan hakları mücadelesindeki en kritik mücadele alanlarından biri, devletin (hükümetin) gücünün sınırlandırılmasıdır. Bu ancak devletin karar alıcılarının ve onların enstrümanlarının (bürokrasi, askeriye, polis, diplomatik teşkilat, istihbarat vs.) da hukukun üstünlüğü altına girmeleridir. Bir diğer ifadeyle, devletin yönetiminde kim varsa, tıpkı sade vatandaşlar gibi, anayasal-yasal mevzuata tabi olmalıdır. Türkiye’de hukuken (kâğıt üzerinde) bu uzunca bir süredir garanti altında görünse de, hepimiz deneyimlerimizden ve gözlemlerimizden bilmekteyiz ki, fiili durum hiç de kâğıt üzerindeki gibi değildir.

Devletsiz alan

Devletin keyfi uygulamaları dediğimiz gri bir alan var. Bu alanda devlet bir mafya organizasyonu gibi hareket ediyor. İşkence ettirtiyor, adam kaçırtıyor, insanları öldürtüyor, köyleri yaktırtıyor. Asit kuyuları ve beyaz Toroslar gibi uygulamalar her ne kadar kanıksanmış da olsa, bu onların birer yasadışı anomali oldukları gerçeğini ortadan kaldırmıyor. İnfaz eden bir fiili devlet varken, idam cezası da anlamını yitiriyor. Roboski’de olanlar, Berkin Elvan veya Ethem Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Mustafa Sarı, Zeynep Eryaşar, Ali İsmail Korkmaz! Gezi’de hayatını kaybeden bu insanlar devletin keyfi uygulama olarak, bilerek-isteyerek sahada tatbik ettiği orantısız güçle infaz edildiler. Cizre’de, Sur’da ve birçok başka Kürt yerleşim biriminde yerleşim birimlerine ağır silahlarla saldırıldı, çok sayıda can kaybı yaşandı! Bunlar devletin keyfi güç kullanımında bulunduğu gri alana bazı örnekler sadece. Devlet bu uygulamaları yapabilmek için bir şey yapmak zorunda. O da, anayasal düzenin dışına çıkmaktır! Bunun başka bir olasılığı yok. Ve bunu yapan, yani anayasal nizamını delen devlet, fiilen varlık nedenini de bitirir! Can güvenliğinizin devletin “inisiyatifine terk edildiği” anayasasız-yasasız alan, devletsiz alandır!

Diğer bir gri alan, işkence olaylarını kapsıyor. Türk devletinde tıpkı adam kaçırmalar gibi, işkencenin de ayrı bir yeri vardır. Türk tarihinde hukuksuzluklar başlıklı bir kitap yazılsaydı eğer, işkenceler mutlaka ayrı bir bölüm olurdu. 1980’lerde Yargılayan Savunma isimli bir kitap okumuştum. Daha 17 yaşındaydım! Bu kitap, 12 Eylül döneminde yapılan işkenceleri anlatıyordu. İşkenceye maruz bırakılan kurbanlar ve avukatlarının ifadelerinden derlenmiş, sol bir yayınevi tarafından basılmış bir kitaptı. Orada okuduklarım, beni devlete yönelik eleştirel tutum konusunda şekillendiren başlıca faktörlerdendir. İşkencenin, Türkiye’deki sosyolojik “şiddetin kabul görmesi” olgusuyla beraber ele alınması gerektiğini o zamanlar düşünmüştüm. Normal bir hukuk devletinde insanlar polise güvenir. Benim hayatım boyunca hiçbir polisiye işim olmadı. Yani başım yasalarla derde girmedi. Ancak polisten hep korktum, korktuk. İşte bu korkunun sosyal-genetik arkeolojisini yaptığımızda, aileden ve İlkokuldan itibaren şiddet kültüründe geçirdiğimiz erken sosyalizasyon sürecimiz ciddi bir belirleyici olarak ortaya çıkar. Şiddete övgünün yapıldığı geleneksel, dini, milli meşrulaştırma mekanizmaları, şiddet uygulayanlara cesaret verir ve şiddet mağdurlarının korkup konuşmamalarına neden olur. İşkenceye uğrayan insanlara bilhassa cinsel işkencelerde bulunulması da bundandır. Cinsel işkenceye uğrayan mazlumlar, toplumsal itibarlarını ve konumlarını (sosyal ilişkilerini) düşünerek çoğunlukla işkenceyi bildirmez. Zaten bildirse de ne yazar! İşkenceyi yapanlar bunu bildiklerinden, mahkûmları ruhen yıkabilmek adına bu tür aşağılık uygulamaları sistematik olarak uygular. Bugün 1980 darbesi dönemlerini geride bırakan işkence haberleri duyuyoruz. Faruk Gergerlioğlu ve Sezgin Tanrıkulu gibi tek tük vekil haricinde bu konuları gündemine alan kimse yok. Oysa ana muhalefetin görevi bu konuları gündeme taşımaktır. CHP niçin adam kaçırmalara ve işkencelere susuyor? Hapishanedeki bebekleri örneğin sol-feminist örgütler neden gündeme almıyor? Bu tür “gri alan” sorunlarını ele almamanın mantığı, o “gri alandaki” müttefiklerini korumak mı? Yoksa mağdurların kimliklerinden (ve dolayısıyla kendilerinden) edilen nefret mi? Bu ise sebep, böyle bir partinin kendisine “sol” sıfatını yakıştırması sorgulanmamalı mıdır?

Gri alanın varlığını sürdürmesi, anayasanın rafta olmasına, yasaların uygulanmamasına (veya seçici olarak uygulanmasına) bağlıdır. Mesela Osman Kavala’ya sahip çıkarken, Ahmet Altan’a veya Nazlı Ilıcak’a sahip çıkmamaktır. Örneğin Barış Akademisyenlerine sahip çıkarken, akademiden KHK’larla ihraç edilmiş diğer binlerce üniversite hocasına sırtını dönmektir. Yasaların seçici uygulanması, yasaların olmamasıdır aslında. Ve tam da budur gri alanın nedeni! Rejim tüm fenalıkları ve yıkıcılığıyla buradan besleniyor. Kaçırılan insanların bulunmaması, insanlara işkence yapılması, fabrikasyon gerekçeler üretilerek insanların hapse atılması, Sippenhaft (aile boyu) suçlamalarla anne-baba, eş, çocuk, tümden kriminalize etme ve sosyal soykırım, hepsi de ancak devletin kendi yasalarına uymadığı ortamlarda meydana gelebilecek hak ihlalleridir.

Rejimin görünürdeki ortakları, Erdoğan, AKP, Bahçeli, MHP diyelim ki bu gri alandan besleniyor. Peki, sormayalım mı muhalefet bu gri alana neden karşı çıkmıyor diye? Rejimin karakterine bir adım daha yaklaşırsınız bu soruyu yanıtladığınızda ama. Kendi başıma gelenler, sizlerin başınıza gelenler, ülkenin başına gelenler, milyonların takibata uğratılması, yüzlerce gazetecinin üç yılı aşkın süredir içerde tutulması, ve tüm bunlara tek kelime etmeyen bir muhalefet bir anomalidir. Lütfen tartışalım bu gri anomalinin genel kabul görmesinin, o gri alanda devletin yitip gitmesinin nedenlerini!

4 YORUMLAR

  1. Merhaba Can..atomun yapısına bakıp görelim diyom…fakat bir farklılık var..iki çekirdekli bir nutfe…istanbul ve ankara üzerinde yaşayan insanlar ve hayvanat nebatat gibi birer zat..KocaAnadolu da öyle…Başı Smyrne..MeryemAnaEvi var GüllükDağı efelerde…Ayakları Van Zehra HorHor Kayalıkları diyince Hacer geldi hatrıma.. Sağ El Antalyaya düşüyor… Söl Eli de insÂNbul! Kalbi Enkara gibi.. Yani Hacerül Esveti karar’ttığımız gibi biz kararttık heralde…Vatan bölünmez dedikleri Õ gerçekten! Fakat KÎM olduğunu bilmiyorlar…Ô ÂNNA!
    Kelebek
    Evet..atoma dönersek…dönmeyelim demi! Tamam..SEVgiyle…veYineMeryem

  2. Pardon göremeyince sildin sandım sinirlendim birden..öbür yazarlarınkilerde de göremeyince yorumları üzüldüm.. neyse geçmiş olsun…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin