Gök Ekini Biçmek: İslamcılar ve Cumhuriyet Rejimi

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

İttihat ve Terakki (İTC), II. Meşrutiyetin ilk yıllarında İslamcı aydınların çoğunun desteğini aldığı gibi Birinci Dünya Savaşı ile birlikte cihad fetvasının çıkarılmasından propaganda faaliyetlerine kadar ulema ve İslamcı aydınlardan istifade etmeye çalıştı.

Savaşın kaybedilmesi, İTC’nin sonunu getirmiş ve yaşanan işgallere karşı Anadolu’da Millî Mücadele doğmuş, diğer yandan Hilafet merkezi İstanbul’la Ankara arasında kıyasıya bir mücadele başlamıştı.

Bu mücadele ulema ve İslamcı aydınları da ikiye bölmüş, bazıları M. Kemal’in yanında yer alırken bir kısmı da İstanbul Hükümetlerinde görev üstlenmişlerdi

Fetva Savaşları 

İstanbul’la Millî Mücadele arasındaki rekabet, Temsil Heyeti’nin Anadolu’ya hâkim olmasıyla farklı bir konuma geldi. Bu gelişme İstanbul’u hem siyasi hem de ekonomik güçten mahrum bırakırken İstanbul Hükümeti, buna tepki olarak fetva çıkardı ve Halifeliği “iç düşman Kuvvacılara” karşı kullandı.

Dürrizade’nin Fetvası

Damat Ferit Hükümeti’nde şeyhülislamlık görevini üstlenen Dürrizade Abdullah Efendi tarafından 20 Nisan 1920’de onaylanan fetvada; Padişahın izni olmadan asker toplayanların, vergi alanların ve Padişah-Halife’nin otoritesini dinlemeyenlerin “katlinin şer’an caiz olduğu” ifade edilerek Kuva-yı Milliye hareketi “âsi ve bâği” ilan edildi.

Ankara Hükümeti de Ankara Müftüsü Rıfat Bey’e (Börekçi) bir fetva hazırlattı ve Anadolu’daki pek çok müftü, kadı, müderris ve İlk Meclis’teki ilmiye kökenli mebuslar bu fetvayı imzaladı. Fetvada memleketlerini düşmandan kurtarmak için mücadele eden Müslümanların “âsi ve bâği” olmayacakları, ölenlerin şehit, kalanların gazi olacakları ve düşmanların baskısı ile çıkarılmış fetvaya uyulmasının “şer’an caiz olmadığı” belirtiliyordu.

Yaşanan fetva savaşları, iki taraf arasındaki mücadelenin dini yönden de gerçekleştiğinin bir göstergesidir. Bu mücadeleler, Millî Mücadele’nin başarıya ulaşmasıyla birlikte M. Kemal hakkında “idam kararı” veren Padişah-Halife Vahdettin’in şahsında önce altı yüz yıllık Osmanlı saltanatının sonra da hilafetin tarihe karışmasına zemin hazırlamıştır.

Laik Devlet

Ankara Hükümeti, yapacağı devrimlerle laik bir rejim kurmayı amaçlamıştı. 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı ve Vahdettin’in 17 Kasım 1922’de ülkeyi terk etmesinden sonra da Abdülmecit Efendi halife seçildi. Hilafet makamı sembolik bir kuruma dönüştürülse de varlığı devam etmedi ve 3 Mart 1924’de tarihe karıştı.

Aynı gün Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulüyle de yüzlerce yıllık geçmişi olan medreseler kapatıldı. Yeni rejim laikliği amaçlasa da Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurarak dini hayatı kontrol etmeyi amaçladı. Başkanlığa da Ankara Müftüsü Rıfat Bey getirildi.

Bu aşamalarda Mecliste büyük bir tepki olmaması ve kararların genellikle oybirliğiyle alınması dikkat çekmektedir. Yine enteresan konulardan birisi de M. Kemal’in gerek saltanatın gerekse hilafetin kaldırılmasında bazı İslamcılardan destek alabilmesidir. Hilafetin kaldırılmasındaki dini gerekçenin “İslamcı fıkıh müderrisi” Adliye Vekili Seyid Bey tarafından ortaya konulması buna ilginç bir örnektir.

Adliye Vekili Seyid Bey

Devrimler hızla devam ediyor, bir taraftan “Frenk sembolü” olarak görülen şapka zorunlu kıyafet olarak benimsenirken diğer yandan “Osmanlı toplumunun vazgeçilmezleri” olan medreselerden sonra tekke, zaviye ve türbeler de 30 Kasım 1925’de kapatılıyordu. Bu sürecin hem dini hayata hem de din adamları, müderris ve tarikat şeyhlerinin geçim kaynaklarına büyük bir darbe indirdiği açıktır.

Bu gelişmelerden dini yayınlar da nasibini almış, Meşrutiyetten bu yana yayın hayatına devam eden İslamcılığın sembol mecmuası Sebilürreşad kapatılmış, 1928’de Latin harflerinin kabulünden sonra Arap harfli yayınların basılmasına da izin verilmemişti.

İdam Sehpaları 

Yeni rejim yeniliklerin önünde en büyük engel olarak ulema, din adamları ve İslamcı aydınları görmekte ve onların faaliyetlerini “irtica” olarak değerlendirmekteydi. Dolayısıyla devrimlere destek vermeyen Birinci Dünya Savaşı ve Millî Mücadele’nin “kahraman hoca, alim ve yazarları” artık “mürteci” olarak görülmekteydi.

Bu yeniliklere ilk büyük tepki 1925 Şubat’ında Şeyh Sait’in başlattığı “Kürt-İslam” ayaklanması oldu. Hükümet, isyanı çok sert bir şekilde bastırmış, Şeyh Sait ve adamları idam edilerek hem Kürtlere hem de dindar kesime önemli bir mesaj verilmişti.

Osmanlı Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi ve İskilipli Atıf Hoca

Benzer bir hadise de şapka devrimi sonrasında yaşandı. İskilipli Mehmet Atıf Efendi, kanun çıkmadan bir yıl önce Maarif Nezareti’nin onayıyla yayınladığı “Frenk Mukallitliği” kitabından dolayı 1925 Aralık’ında tutuklandı ve ilk yargılamada serbest bırakılsa da ikinci yargılamada “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu (Anayasa) kısmen veya tamamen değiştirmeye teşebbüs” suçundan mahkûm edilerek eski Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi ile birlikte idam edildi.

Aslında “Atıf Hoca” bir semboldü, kendisi daha önce Bediüzzaman Said Nursî’nin de kurucuları arasında bulunduğu İslam Teali Cemiyeti’nin başkanlığını yapmıştı. Böyle bir isim idam edilerek bütün İslamcı çevrelere “devrimlere karşı çıkmanın ve rejime muhalif olmanın bedelinin ne olacağı” gösteriliyordu.

İslamcı kesime en önemli mesajlardan birisi de Menemen olayı sonrasında verildi. Olay sonrasında Kelamî Dergâhı Şeyhi Erbilli Esat Efendi hadiseyle ilgili olduğu gerekçesiyle oğluyla birlikte yargılandı. Oğlu idam edilirken kendisi hakkındaki idam kararı, yaşlılığından dolayı müebbede çevrildi ve kısa bir süre sonra tedavi gördüğü Menemen Askerî Hastanesi’nde vefat etti.

Bu hadiselerin İslamcı aydınları nasıl etkilediğini anlamak zor değildir. Rejim tarafından “mürteci” olarak damgalanmaları, her adımlarının takip edilmesi, düşüncelerini duyurabilecekleri yayın organlarından mahrum olmaları, İslamcılık düşüncesinin bir duraklama dönemine girmesine yol açmıştır.

Türkçe Ezan ve Yeni Projeler  

Yeni rejim laiklik yolunda yeni adımlar atıyor ve yıllar önce Ziya Gökalp’in şiirinde ifade ettiği “Türkçe ezan” uygulamasını başlatıyordu.

“Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur, 

Köylü anlar manasını namazdaki duanın…

Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kuran okunur,

Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Huda’nın…

Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın!

Gökalp’ın hayal ettiği Türkçe ezan, 1932’de Ayasofya Camii’nde ilk defa okundu ve Arapça ezan yasaklanarak bütün yurtta mecbur kılındı. Ardından “binlerce müminin” bulunduğu bir Kadir Gecesi’nde yine Ayasofya’da Türkçe Kur’an okundu. Amaç Gökalp’ın şiirindeki gibi Türk halkının Kur’an’ın muhtevasını anlamasıydı.

Bu süreci Ayasofya’nın camiden müzeye çevrilmesi takip etti. Yeni Türkiye “fethin sembolü” bir mabedi müzeye çevirerek yeni rejimle ilgili son mesajını veriyordu.

Bu gelişmelere karşılık ilginç olansa Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından “Kur’an meali, tefsiri ve Sahih-i Buhari tercümesi” için bir proje geliştirilmesiydi. Devlet emrindeki Diyanet, Ahmet Hamdi Efendi’nin (Aksekili) aracılığıyla bunun için İslamcıları görevlendiriyor; Akif’e meal, Elmalılı Hamdi’ye tefsir, Babanzade Ahmet Naim’e de Buhari tercümesi görevi veriyordu. Bu üç İslamcı da aslında “muhalif kişilerdi”. 

Akif mealini teslim etmese de Elmalılı meşhur tefsirini kaleme almış, Babanzade üç cildi tercüme edebilmiş, diğer ciltler Kâmil Miras tarafından tamamlanmıştı.

İnziva ve Sürgün

Yeni rejim İslamcılık ideolojisinin gelişimine önemli bir sekte vurduğu gibi İslamcı aydınların hayatlarında da önemli değişikliklere yol açtı.

Bu süreçte Bediüzzaman Van’dan alınarak sürgün edilecek ve bundan sonraki hayatı sürgünler ve hapishaneler arasında büyük bir çileye dönüşecektir. O da bu zor şartlarda “siyasetten çekilip kendisini Hizmet-i imaniye ve Kur’aniye’ye” adayacaktır.

Elmalılı Hamdi Efendi de Atıf Hoca gibi Mütareke döneminde kurulan hükümetlerde bakanlık yaptığı için idam talebiyle yargılanmışsa da beraat etmiş fakat bundan sonraki hayatını “inziva ve göz hapsinde” geçirmiştir. Buna rağmen Diyanet’in tefsir teklifini kabul ederek bugün bile önemini koruyan eserini kaleme almıştır.

Millî Mücadele’nin başarıya ulaşmasıyla İstanbul Hükümetine destek veren ulema ve aydınların bir kısmı da yurt dışına çıkmak zorunda kaldılar. Bunların başında Kuva-yı Milliye aleyhinde fetva veren Dürrizade Abdullah gelmektedir. Dürrizade 1922 Eylül’ünde Rodos’a sonra İtalya’ya ardından da hac için Mekke’ye gitmiş ve Nisan 1923’de Harem-i Şerif’te vefat etmiştir.

Yeni rejimin hışmına uğrayanlardan birisi de Mustafa Sabri Efendi’dir. Yıllarca müderrislik yapan ve II. Meşrutiyet’te Tokat mebusu olarak meclise giren Sabri Efendi, sonradan İTC’ye muhalif olarak kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na dahil oldu. 1913’de İTC’ye muhalefetinden dolayı ülkeden kaçmak zorunda kalan Mustafa Sabri, yurda döndükten sonra İTC karşıtlığını devam ettirdi. Mütareke dönemindeki Damat Ferit hükümetlerinde Şeyhülislamlık yaptı ve Millî Mücadele’yi de “İttihatçı bir hareket” olarak değerlendirerek aleyhte faaliyetlerde bulundu.

Yüzellilikler arasında yer alan Mustafa Sabri Efendi’nin sürgün hayatı Hicaz, Mısır, Lübnan ve Yunanistan’da çok zor şartlarda devam etti. Ankara Hükümeti’nin kendisini takip etmesi düşmanlığını daha da artırdı ve meşhur “Türklükten İstifa” şiirini kaleme aldı hatta Yüzelliliklerin affedilmesine rağmen yurda geri dönmedi.

Yeni rejim Millî Mücadele’ye destek veren M. Akif ve Hasan Basri (Çantay) gibi kişileri de tasfiye etti. Akif çareyi Mısır’a gitmekte bulurken Hasan Basri de memleketi Balıkesir’e döndü.

Atatürk ve onu takip eden İnönü devri, bu yönleriyle İslamcıların büyük bir tasfiye, takip ve sürgüne uğradıkları bir dönem oldu. Bunun sonucu olarak Türkiye’de İslamcılık ideolojisi, önceki yılların hareketliliğini kaybetti. İslamcılığın yeniden görkemli günlere dönmesi ise çok partili hayata geçilmesi ve özellikle Menderes iktidarıyla gerçekleşecektir.

Kaynaklar

G. Çağlar, “Millî Mücadelede Fetvalar Olayına Değişik Bir Açıdan Bakış”, AÜ TED, 1999, S. 11; A. Manaz, Atatürk Reformları ve İslam, 2015; K. Gurulkan, “İslam’ın Siyasallaşması Sürecinde Cemiyet-i Müderrisin’den Siyasal İslam’a”, Köprü, Güz 2000, S. 72; İ. Kara, “Üç Devir Üç Elmalılı Hamdi”,  Elmalılı Hamdi Yazır Sempozyumu Bildirileri, Ankara, 2015; M. İpşirli, “Dürrizade Abdullah Beyefendi”, C. 10, S. Albayrak, “İskilipli Mehmed Atıf Efendi”, C. 22, H. K. Yılmaz, “Esad Erbîlî”, C. 11, TDV İA.

1 YORUM

  1. Yüksel Hocam ağzınıza sağlık.

    Allah Allah…
    Gerçekten de Türkçe ezan 1938 öncesinde mi okundu? Yoksa “mürettip hatası” mı?

    Nasıl yani!
    Arapça ezan, asli ezan, İslam’ın şiarı olan ezan, ya da düpedüz ezan kardeşim, Ismet Paşa döneminde değil de Atatürk döneminde mi Türkçe okunmaya başladı?

    Anlamadım, cahilliğime verin:
    yani minarelerden günde beş defa “La ilahe illallah” demek, “Muhammedün Rasullullah” demek yerine, Türkçe “Tanrı uludur” denilmesini başlatan Mustafa Kemal Atatürk müydü !?

    Tabii ki dizgi yanlışı değil…
    Tabii ki öyle…

    2000li yılların başları.
    Bir üniversitenin, bir fakültesinin yönetim kurulu.
    Hem de sosyal bilimler alanında bir fakulte.
    Kaç bölüm başkanı, dekan yardımcısı, dekan var toplantıda.
    Bir arkadaş, Türkçe ezan çalışmalarının Atatürk döneminde başladığını ve ilk o dönemde okuduğunu söyleyince arkadaşların neredeyse tamamı şaşırmış, böyle olduğunu bilmediklerini söylemişlerdi…

    Onu hatırlayınca paylaşayım istedim. Hani belki ilk olarak farkeden başkaları da vardır; vurgu olsun…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin