Godot gelmedi ama ‘Martix’ bekliyor

Ekrem Dumanlı, Okuma Zamanı programının 95. bölümünde Samuel Beckett’in tiyatro tarihindeki kırılma anlarından sayılan Godot’yu Beklerken eserini merkeze aldı. Dumanlı, oyunu “olaylar tiyatrosu”ndan “durum tiyatrosu”na geçişin simgelerinden biri olarak yorumladı; metindeki kopuk diyalogları, iletişimsizlik ve varoluşsal boşlukla ilişkilendirdi. Programda “hayatın anlamı” sorusu, absürdizm-varoluşçuluk ekseninde “neyi, neden bekliyoruz?” sorusuna bağlandı.

Ekrem Dumanlı, tiyatro tarihinin “dönüm noktası” eserlerinden biri olarak nitelediği Godot’yu Beklerken’i güncel bir gelişmeyle gündeme taşıdı. Dumanlı’nın aktardığına göre, sinema dünyasından Keanu Reeves ile Alex Winter oyunu Broadway’de sahnelemeye başladı; bu durumun Beckett’in eserini yeniden geniş kitlelerin gündemine soktuğunu söyledi.

Dumanlı, Beckett’in tiyatro anlayışını klasik dramatik yapıdan ayrıştığı yerden tarif etti. Geleneksel tiyatroda “bir olay olur, onun neticesi başka bir şey olur” diyerek ilerleyen zincirin bulunduğunu; Beckett’in ise bunun yerine “durum tiyatrosu” kurduğunu anlattı. Bu yaklaşımın komedi ile trajediyi iç içe geçiren “trajikomik” bir etki ürettiğini, bunun da “kara mizahın fotoğrafı” gibi okunabileceğini ifade etti.

Program boyunca Dumanlı, eserin dilinin neden “kolay okunup zor anlaşılan” bir yapı taşıdığını da açtı. Metindeki kopuk cümleler, kısa ifadeler ve karşılıksız kalan soruların; modern insanın yaşadığı “boşlukta kalma”, “iletişimsizlik” ve “manevi buhran” hissini yansıttığını söyledi. Oyunun temel eksenini de “bekleyiş” kavramıyla kurdu: İki ana karakterin (Estragon–Vladimir) beklediği “Godot” figürünün, izleyiciye göre farklı anlamlara çekilebileceğini; kimi yorumlarda bunun Tanrı, kimi yorumlarda kurtarıcı, kimi yorumlarda ise kişinin kendi “arayışı” olabileceğini aktardı.

Dumanlı, burada özellikle “hayatın anlamı” tartışmasını öne çıkardı. Beckett’i, savaşların ve modern çağın bunalımlarının içinden konuşan bir yazar olarak anlattı; insanın “varlığının amacını kaybetmesi”, “dini/metafizik boşluğun dolmaması” ve “anlamın değersizleşmesi” üzerinden 20. yüzyılın düşünsel iklimini hatırlattı. Bu çerçevede varoluşçuluk ve absürdizmden söz etti; Beckett’in Camus’yle temasına değinerek “hayata anlam yükleme” tartışmasının eserin arka planında durduğunu söyledi.

Programın dikkat çeken bölümlerinden biri, Dumanlı’nın oyunu Hamlet’le karşılaştırarak kurduğu soruydu. Hamlet’teki “olmak ya da olmamak” ikilemine karşılık, Godot’yu Beklerken’in daha çok “neden bekliyoruz, neyi bekliyoruz, neden buradayız?” sorusunu ortaya koyduğunu vurguladı. Dumanlı’ya göre oyun, tam da bu yüzden “çağın buhranlarını” sahne üzerinde görünür kılan kalıcı bir eser niteliği taşıyor.

Dumanlı, sahneleme tarafına da geniş yer ayırdı. Broadway’deki dekor tasarımını; tünel/döngü/boşluk hissi veren, ışık ve zaman algısıyla oynayan bir kurgu olarak anlattı ve bunun oyunun ruhuyla uyumlu olduğunu söyledi. “Her şey aynı… aynı sorular, aynı diyaloglar” vurgusuyla, oyunun döngüselliğinin sahne tasarımında da karşılık bulduğunu belirtti.

Bölümün son kısmında Dumanlı, Beckett’ten açtığı “anlam” tartışmasını, Netflix’te izlediğini söylediği bir film üzerinden genişletti. Adını “J. Keley” diye andığı kurgusal bir karakterin hikâyesi üzerinden şöhret, yalnızlaşma, pişmanlık ve “değdi mi?” sorusuna geldi. Dumanlı, filmde anlatılanın tek bir kişiden çok “sönen bütün yıldızların hikâyesi” gibi okunabileceğini; şöhretin “tatlı ama zehirli” bir tortu bırakabildiğini söyledi. Bu bölümde, insanın hayatı yaşarken “kendi iç huzurunu temin edecek” bir anlam arayışını ihmal etmemesi gerektiğini vurgulayarak programı kapattı.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin